Ankara’yı sevmek

0

1968’de İzmir’de üç yıl kaldıktan sonra Ankara’ya göç etmemize çok üzülmüştük. Nasıl üzülmeyelim; aldığı hediyelerle, yaptığı enfes İzmir yemekleriyle bizi şımartan anneannemiz, onun bahçeli iki katlı geniş evinden sonra Ankara’da bir apartman katına yerleşmemiz, arkadaşlarımızdan göz yaşları içinde ayrılmamız belki de çocukluğumuzun yeni bir döneminin başlangıcıydı. Annemiz de üç yıldır yaşadığımız İzmir’den ayrılışına üzgündü. Ankara’da o zamanlar roka, börülce, kuzu kulağı, şevketi bostan, tere, kabak çiçeği ve papaz eriği gibi bir İzmirli için önemli temel gıda maddeleri sayılan sebze, ot ve meyvalar o zamanlar yoktu. Neyse ki anneannemiz İzmir’den gönderdiği paketlerle bu sıkıntıyı giderirdi. Bugünkü Ankara’da artık dünyanın her türlü meyva ve konserve halinde sebzesini bulmak mümkün. Örneğin artık davetlerde bile suyu ikram edilen ejderha meyvesi mi ararsınız, Endonezya’nın tropik meyvalarından papaya, mangiz, Latin Amerika’dan getirilen yaban mersini mi, ne ararsanız var.  

Ankara’yı ilk yıllar hemen hiç sevemedik. İzmir’de yaşamanın özelliklerinden olan vapurla Karşıyaka’ya gidip lokma yemek, Kemeraltı’nda dolaşmak, Fuar zamanı ülke pavyonlarını gezmek, yeni teknolojileri, farklı kültürleri görmek bahar ve yaz akşamları kapı önüne çıkarılan sandalyelerde komşularla oturup çay içmek, açık hava sineması, sinemada gazoz içmek,  frigo, sütsan yemek, hep Çeşme’ye, İnciraltı’na gitmek artık  hayal olmuştu.

Ama Ankara bizi hemen kavradı. Babamızın bu mutsuzluğumuzu sezmesiyle birlikte, Gençlik Parkı gezmelerimiz, Atatürk Orman Çiftliği Merkez Lokantasında Ankara tavasından sonra Hayvanat Bahçesi ziyaretleri ve okul yılları bizi bir mücadelenin içine sokmuştu. Burada ilişkiler resmi ve mesafeliydi. Akşam üstleri yürüyerek Kızılay’a inilir ve yolda karşılaştığımız tanıdıkları babam şapkasını kaldırarak selamlardı. Cumartesileri Piknik kafeterya’da sosis, hamburger gibi kültürümüze yeni yeni giren yemekler yenir bazen Sıhhiye’deki Yeşil Köşe’de kebaplar tadılırdı.

Ankara o yıllarda bir kültür merkeziydi. Mülkiye yıllarını yatılı olarak okuyan babamız ve sonradan tanıştığımız sınıf arkadaşları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının her cuma akşamı verdiği konserlere Fakülte yönetimi tarafından toplu olarak götürüldüklerinden sitayişle bahsederlerdi. Bizi de böyle konserlere, opera ve baleye sürekli götüren babamız ve annemiz sayesinde batı kültürüyle tanıştık. İzmir’de sadece büyüklerimize bağlı olarak 54. Sokağa yakın  Köşk  ve Elhamra sinemalarına kışın, yazın da Gözümoğlu, Sahil ve Vadi sinemalarına Sevinç ve Reyhan pastanelerine  giderdik, tabii diğer etkinlikler için yaşımız da küçüktü.

Hititler, Frigyalılar ve onlardan çok önce Bakır Çağını yaşamış bu yerleşim merkezinde, Frig Kralı Midas’ın bir rivayete göre Gordion’dan sık sık Friglerin Ankyra (gemi çapası) adını verdikleri bu yerleşim yerini ziyaret ettiği  tarih kitaplarında kayıtlı. Friglerden sonra bu kenti Persler ele geçirmişler, ve Pers Kralı Darius  tarafından yaptırılan Kral Yolunun buradan geçmesiyle de Ankyra önemli bir ticaret merkezi olmuş. Perslerden sonra gelen Makedonya Kralı Büyük İskender’in bir süre ordusuyla buralarda kaldığı da tarih kitaplarında yazılı. M.Ö.III. yüzyılda kızıl saçlı  Galatlar buraya yerleşirler ve Galatya’nın merkezi Ankyra olur.

Roma İmparatoru Augustus’un M.Ö.25’de  Galatya’yı Roma’nın bir eyaleti yapmasından sonra kent daha da önem kazanmıştır. Son Frig Kralı Pilamenes , Frig tanrıları Kibele ve Men’e adanmış tapınağın üzerine İmparator Augustus’a bağlılık sembolü olarak Augustus Tapınağını  yaptırmıştır.  Bu Tapınağın yanına daha  sonra  Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri yerleşecek ve 1430’da vefatına kadar  Edirne ve Konya ziyaretleri dışında  burada yaşayacaktır. Bayrami tarikatının kurucusu ve tasavvuf felsefesinin önemli bir ismi olan Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin dergahını Augustus Tapınağının yanında kurmasının nedenini buranın tapınaklar nedeniyle  kutsal bir mekan olarak bilinmesine bağlıyorum.  Hatta Aziz Paul’ün Galatyalılara yaptığı  ve İncil’in önemli bir parçası olan (Galatyalılara Hitap) konuşmasını da buraya yakın bir yerde yaptığı rivayet edilir. Aziz Paul’ün Galatyalılara hitaben yaptığı konuşma  din ve kültürler arasında diyalogu tavsiye eden savaşa karşı çıkan ilk açıklama olarak bilinir. Roma’da bir vesile tanıştığım ve Ankara’daki Roma dönemi arkeolojik eserlerde kazılar yapan arkeolog arkadaşım Beatrice, 2007’ye kadar Augustus Tapınağında kazılara katıldığını ancak bir süre sonra kazıların Kültür ve Turizm Bakanlığınca durdurulduğunu, oysa çok önemli yazıt ve bulgulara ulaştıklarını üzülerek ifade etmişti. Kazıların sponsorluğunu ise Fiat’ın üstlendiğini hatırlıyorum. Hacı Bayram-ı Veli’nin öğretilerine ilişkin yazıları okudum. Bugünkü tarikatlarla hiçbir ilgisi yok. Tamamen ilmi bir felsefesi var. Okumanız gerekli derim. Fatih’in babası II. Murat  ilimle uğraşabilmesi için onu ve müritlerini askerlik hizmetinden muaf kılmış.

Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasıyla  Ankyra Bizans egemenliğinde kalmış daha sonra 1071’de Selçuklu Hükümdarı Alparslan, Malazgirt savaşından sonra 1073’de Ankyra’yı fethetmiş, şehir Osmanlılar tarafından alındıktan sonra adı Engürü veya meşhur keçilerinin  yününe verdiği isimle  Angora olarak anılmış. Osmanlı döneminde Angora’nın kadim halkı arasında Ermeni ve Yahudi nüfusunun bulunduğu yine şehir tarihiyle ilgili kitaplarda kayıtlı. Bugün göçler nedeniyle Ermeni ve Yahudi nüfusu çok azalmıştır.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa,  Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti temsilcileri ile birlikte Ankara’ya gelmiş, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türk milleti egemenliğini ilan etmiştir. Böylece  şehir,  Kurtuluş Savaşının idare merkezi yapılmıştır. İstanbul’da Boğaz ve Beyoğlu’nda bulunan ikametgah ve büyükelçiliklerini bırakıp Ankara’ya taşınmak istemeyen çok sayıda büyükelçilik sonunda İstanbul’daki mülklerini daha sonraki yıllarda yazlık ikametgah veya başkonsolosluk olarak muhafaza edip Ankara’ya taşınıyorlar. Ankara’da Atatürk Bulvarı boyunca bayraklarını gördüğümüz büyükelçiliklerin arazilerinin çoğu Atatürk tarafından bu ülkelere dostluk nişanesi olarak verilmiştir. Vatikan, İstanbul’daki temsilciliğini 1960’da, Ankara’ya en geç taşıyan devlet. Slovenya’da görevli iken tanıştığım ve halen görüştüğüm Fransız büyükelçisi arkadaşım iki yıl önce İstanbul’da buluştuğumuzda, Fransız Hariciyesinde, İstanbul için büyük rekabet olduğunu, büyükelçilerin bile başkonsolos olarak bu şehre gelmek istediklerini ifade etmişti. Şair Haydar Ergülen:

”          İstanbul: Herkesin şiiri,

            İzmir : Bazılarının şiiri

            Ankara: Benim şiirim” diyor.

Hasan Ali Yücel’in Ankara şiiri ise Ankara’nın tarihini çok güzel özetler. Son mısraları şöyle der:

            “Harp meydanı orası

              Başkomutan ovası

              Bahtı ak, taşı kara

              Can evimiz Ankara”

13 Ekim 1923’de bir kanun ile Ankara, yeni Türkiye’nin yeni başkenti ilan edilmiş, 29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilanıyla birlikte şehrin imar çalışmalarına başlanmıştır.

Ankara bugün beş milyondan fazla nüfusu, şehrin merkezinden Gölbaşı, İncek yönüne ve diğer yandan Temelli ilçesine uzanan mahalleleri ile artık büyük bir şehir. Maalesef Melih Gökçek’in belediye başkanlığı sırasında kalbine saplanan bıçaklardan yorgun da düşen bir şehir. Atatürk’ün kendi elleriyle çizdiği Çankaya’dan Ulus’a giden ve Atatürk Bulvarı adını alan bu yolun iki yerine açtığı dalçıklar  bu bulvarı bir otoban haline getirdi. Karşıdan karşıya geçmek artık imkansız. Bulvar kenarındaki büyükelçiliklerden yol genişletmek amacıyla talep edilen şerit araziler verilmeyince de kaldırımlar daraltıldı.

Atatürk Orman Çiftliği ise artık yok sayılır. Hayvanat bahçesi de yok. Ordaki ağaçların kesildiği ve hayvanların diğer illere dağıtıldığı gazetelerde yeraldı. Eski Ankara’dan sosyal hafızamızda kalan pek çok mekan artık yok.

Ankara’daki birçok dere de kurutuldu. Bunların arasında Kavaklıdere, Bent deresi ve bugün üzerine Saadet Partisinin genel merkezi ile  Dışişleri Bakanlığının bir kısmının (B Blok binası) üzerine  kurulduğu Balgat Çayı var. Balgat çayı çok yağmurlu havalarda yerden çıkarak taşmaya, mevcut mazgallardan yol bulup isyan etmeye devam ediyor.

Hollanda’daki görevim sırasında Hollandalı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine randevu alarak Rijksmuseum’da görmeye gittiğim A2055 kayıt numaralı ve 2018’de Koç Müzesi tarafından sergilenmek üzere Ankara’ya getirilen XVIII.yüzyılda yapılan  imzasız  yağlıboya Ankara resmi ise belki Ankara’yı daha çok sevmeme neden olmuştur diyebilirim. Uzun süre  Halep şehrinin resmi olarak bilinen bu şehrin Ankara olduğunu 1970’de ilk kez Prof. Dr. Semavi Eyice ispat etmiştir. Onun sayesinde bu resimden  ve resmedilen o zamana ait  sosyal yaşamdan  haberdar olduk

Nazım Hikmet’in  Memleketimden İnsan Manzaraları isimli kitabındaki “Ankara Garı” şiiri ise ne kadar da 10 Ekim 2015 katliamına ağıt gibi. Şiirin son mısralarını hatırlatmak istiyorum: 

“Anlatılması öyle zor (yahut öyle kolay) birşey

vardır ki rüzgarında

bağrılmaz, koşuşulmaz, yüksek sesle

gülüşülmez Ankara Garı’nda.

o kadar ki

kalkacak trenlerini ses -büyütenlerle

haykırdığı zaman

boş bulunursa insan

şaşırır, başka bir dünyadan

sesleniyorlarmış gibi.”

Ne garip değil mi?  Her yaştan 103 vatandaşımızı, canımızı kaybettiğimiz bu katliamı sanki Nazım hissetmiş gibi.

Bugün  çok  sevdiklerimizi kucağına gömdüğümüz Ankara’yı daha çok seviyoruz. Ankara bizi de kucaklayacak elbet birgün. Önderimiz Atatürk’ün ebedi istirahatgahı Anıtkabir ve Müzesi, Ankara Kalesi, Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin türbesi, Arslanhane Camii, Çıkrıkçılar Yokuşu, Ankara’yı seyrettiğimiz Atakule, dünyaca ünlü ve ödüllü Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile  Koç ve Erimtan Müzeleri Ankara’yı bilmeyen yerli yabancı arkadaşlarımızı  götürdüğümüz  yerler. Size de gezmenizi tavsiye ederim. 

Ankara şiirinin son mısralarında  Behçet Kemal Çağlar’ın  belirttiği gibi Ankara’da herşeye rağmen çoşkuyla yaşıyoruz.

“Gönlümü atsalar da dünyanın bir ucuna,

Düşer bir gülle gibi Ankara’nın burcuna,

Bilmem şahin sığar mı avuçların ucuna,

Ankara’da ben böyle çırpınarak yaşarım.”

Ankara denince doğal olarak Ankara Marşı’ndan bahsetmeden olmaz. Halil Bedii Yönetken’in mısraları bu şehri ne güzel de anlatır:

“Ankara, Ankara, güzel Ankara

Seni görmek ister her bahtı kara.

Senden yardım ister her düşen dara,

Yetersin onlara güzel Ankara.”

Ankara’yı sevmek böyle birşey.

Önceki İçerikDin üstü insanlar, din altı insanlar
Sonraki İçerikLisans süreci sonuçlandı..
Deniz Kılıçer
Ocak 2019'da emekli olmuştur. Dışişleri Bakanlığı Statejik Araştırma Merkezi Başkan Yardımcılığı ve Başkan (2011- 2012). Vatikan Büyükelçiliği Birinci ve daha sonra Elçi Müsteşar (2006-2011). Protokol Daire Başkanı (2001-2005). İsveç Stokholm Büyükelçiliği Birinci Müsteşarı (1998-2001). Slovenya Ljubljana Büyükelçiliği Müsteşarı (1996-1998). Boru Hatları ve Enerji Dairesi Başkanı (1994-1996). Kafkas İşleri Dairesi Şube Müdürü (1992-1994). Hollanda Deventer Başkonsolosluğu Başkonsolos Yardımcısı (1988-1992). Enformasyon Dairesi Başkatip (1986-1988). Endonezya Cakarta Büyükelçiliği İkinci Katip (1984-1986). Londra Büyükelçiliği İkinci Katibi (1980-1983). Kıbrıs Siyasi İşler Dairesi İkinci Katip (1978-1980). Papalık Gregoryen Üniversitesi Temel Teoloji Lisansı Diploması(2007-2010). A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü SBF Master Derecesi (1988). Basılı Tez: “İngiliz İmparatorluğundan Commonwealth'e:İki Dünya savaşı Arasında Çanakkale Krizi 1919-1939”. "London School of Economics"'de misafir öğrenci (1988). A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Lisans Diploması (1976). Ödüller İtalya Cumhurbaşkanı G. Ciampi tarafından Ankara'da tevdi edilen “Şövalye” ünvanı (Cavallieri Stella Stara per la Solidarita Italiani) Eylül 2005. İran Büyükelçisi Dowlatabadi tarafından tevdi edilen Humeyni Altın Nişanı Eylül 2005. Dinlerarası diyaloga katkılarından dolayı Papalık Tiberina Akademisi Şeref Üyeliği Kasım 2007. İngilizce, Maley dilleri (Bahasa Endonezya ve Maley) İtalyanca bilmektedir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here