- İran’dan sonra sıra Türkiye’de mi?/ Nach dem Iran, Türkei? - 13 Ocak 2026
- Bu Üç Adam İlginç/ Diese drei Männer - 10 Ocak 2026
- Trump’a ve ABD’ye Karşı Çıkalım Ama…/ Trump und die USA protestieren - 6 Ocak 2026
Yazı dizisi şeklinde yazmak değil aslında niyetim,
Ama iki tarafa düşen görevleri de irdelemek istediğim için bugün tekrar ‘Avrupa İslamı’nı ele adım, umarım sizlerin de zihin dünyası harekete geçmiştir.
Aslında çok farklı konuları da yazmak isterdim.
Bremen’de açılan ve göçmenlerin hikayelerini anlatan sanat galerisinden,
Frankfurt’ta gerçekleştirilen otomobil fuarından ve her geçen gün artan elektrikli araç üretiminden,
Tekrar yazımı ve basımı yapılan İncil ve eklenen önemli değişikliklerden,
15 Temmuz girişimi ile mağdur edilen ailelerinin yaşadıkları psikolojik ve sosyolojik baskılardan ve haksız yere yaşadıkları sıkıntılardan,
Ya da Ege’nin altın sarısı zeytinyağı ile yapılan taze fasulyenin lezzetini arttırmanın püf noktalarından…
Ancak Avrupa’nın, ülkemizin ve dünyanın yaşadığı olaylar ve gelişmeler her geçen gün daha da keskinleşmekte, normalden uzaklaşmakta ve düşünen bireyler için rahatsızlık verici duruma ulaşmakta.
Bu yüzden Sayın Nilüfer Göle’nin kaleme aldığı eseri değerlendirmek önemli hale geldi takdir edersiniz ki.
‘Avrupa İslamı’nı kaleme almak, eser haline getirmek, din ile ilgili radikalleşen birçok grubun olduğu Avrupa’da ve dünyada aslında çok önemli ve kararlı bir davranış.
Burada ele alınması gereken iki grup çok önemli.
Birincisi; kültürel kodlarında öteki ile yaşama adına alışkanlığı olmayan ve dine karşı durmayla teknolojiyi, bilimsel gelişmeleri gerçekleştiren Avrupa kıtasının tekrar din konusunu ele alması ve bu konuda neler yapması gerektiği.
İkincisi de; en son gelen dine sahip olmanın gururunu her zaman dile getiren, korkuya dayalı ve öbür dünya endeksli ve tepkisel İslam yaşayan müslümanlar ve onların yapması gerekenler.
Biliyorum, çok zor bir konu.
Zor olduğu için zaten başarı olması durumunda, yeni bir Avrupa’nın temelini atacak bir konu.
Avrupa’nın, öncelikle, yerleşik müslümanlar’ı normal bireyler olarak kabul edip, onlara negatif bir bakışaçısı olmadan bakabilmeyi öğrenmesi gerekir.
İslam ile ilgili toplantılar ve çalışmaları sözde değil, özde yapması gerekir.
İslam’ı başka din ve inançlara benzeterek ya da kıyaslayarak değil, İslam’ın kendi dinamikleri ile anlamaya çalışması gerekir.
Müslümanların zekatları ile kurulacak araştırma enstitüleri açması gerekir.
Buna ilaveten, müslümanların gıda tüketimleri için özel helal et kesimi olan ayrı alış veriş imkanları sunması gerekir.
Tabi bu gereklilikler ideal olan konular, olması gerekenler, ama hayatın gerçeklerine baktığımızda bunların olabilmesi için zamana ihtiyaç var.
Daha önemli olan soru, peki ya müslümanlara düşen görevler neler?
Bizde bir söz vardır: danının kuyruğunun kopması diye.
Sözlüğe baktığımızda‚ ‘beklenen ya da korkulan sonucun gerçekleşme anı için söylenen söz‘ olarak geçer.
Evet, beklenen ya da korkulan durum da bu.
Müslümanların aynayı kendilerine tutup, gerçeklerle yüzleşmeleri anı.
İşte bu noktada müslümanlara düşen görevler, zihin yapılanmasını değiştirme adına belki de Avrupa’lılardan daha zor.
Yüzyılların birikimini, durağanlığını bırakıp İslam’a ve yaşanan hayata tekrar bakıp, üzerine düşünülen çözümler üretmek..
Sayın Nilüfer Göle, sosyolog bakışıyla eserini kaleme almış ve müslümanların kendilerini, din anlayışlarını değiştirmeleri üzerine pek değinmemiş.
Bunu da sanırım İlahiyatçılara, İslam danışmanlarına bırakmış.
Müslümanların yapması gerekenler de aslında çok zor konular değil tabii, eğer öğrenmeye açık bireylersek, İslam’ın dinamik hukuk anlayışına inanıyorsak ve İslam’ı tepkisel olarak değil sistem olarak görüyorsak.
Müslümanlar Avrupa’da yaşadıklarının bilincine varıp, bu kültürde İslam algısının farklı olabileceği esnekliği göstermeleri gerekir.
Neden mi?
Çünkü dört farklı mezhep dediğimiz gerçeklik bizim bunu düşünmemize neden oluyor.
‘Denizden babam çıksa yerim‘ sözünü duymuşsunuzdur, İmam Şafii’ye atfedilir.
Biz hanefiler bu şekilde bakmayız deniz ürünleri konusuna.
Hiç düşündünüz mü nedir bunun sebebi?
En önemli olan konu helal et. Avrupa’da camiler, dini gruplar fetvalar yayınlayıp et satışı yapıyorlar.
Maide suresi beşinci ayette diyor ki : ‘Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir‘ (Elmalılı Hamdi Yazır meali)
Bir konuşmamda hararetli bir genç hemen atılmıştı bu ayeti okuduğumda.
‘İyi de o zamanki hristiyanlar ve yahudiler inançlıydı, şimdikiler gibi yaşamıyorlardı‘
Dedim evet doğru.
Ama unutmayın onlar dinlerinde değişiklik yapmışlardı ve o yüzden İslam geldi. Yani onlar çok düzgün dinlerini yaşasalar İslam gelmezdi.
Kitap sahibi o hristiyanlar bugünkü hristiyanlarla aynı insanlar.
Diğer bir soru da, acaba bugünkü müslümanlar o zamanki müslümanlarla aynı mı ?
Demek ki konu o zaman değil.
Konu; bugün bu ayetlerin, yaşanan hayatın içinde anlaşılması ve yaşanması.
Müslümanların öğrenmeye açık, objektif ve sistem İslam’ını düşünmeleri ve çözümler sunmaları gerek.
Avrupalı insanlara ‘gâvur‘ olarak değil, insan olarak bakabilmeyi,
Avrupalı insanları kendi kültürleri içinde değerlendirebilmeyi,
Ayetlerden de öğrendiğimiz gibi, onların içinde de iyi insanlar olduğunu bilerek konuşabilmeyi,
Onlara İslam’ı farklı anlatıp farklı şeyler yaşamamızın mantıksız olduğunu,
Örtünmenin akil-baliğ şartıyla oluştuğunu, alışsın diye başörtüsü baskısı yapmanın dinen yanlış olduğunu,
Devlete verilen vergilerin, aynı Peygamber zamanında olduğu gibi, aslında zekat olduğunu, ayrıca camilerde insanları zekat haracına bağlamanın yanlış olduğunu,
İnanmanın ve müslüman olmanın bir süreç içinde olacağını, 23 yılda tamamlanan Kuran’ı anlamadan, araştırmadan bir anda yaşamanın aslında İslami olmadığını,
Avrupa’nın aslında, Peygamberin yaşadığı ve ortaya koyduğu Medine şehir yapısına çok uyduğunu ve bu yüzden o toplumu çok iyi analiz etmemiz gerektiğini,
Sömürge zamanlarında; karşı koyma olarak başlayan ve İslam’ı da içinde barındıran Kuzey Afrika milletlerinin İslami hayat algısının İslami mücadele olarak ortaya konulmasının (Maalesef ki;ülkemizde 80 li yıllardan sonra yayılmış ve Türkiye’deki İslam algısının değişmesine sebep olup, bugünkü yönetici kadroların bile savunduğu bir doğru haline gelmiştir) aslında tepki İslamı olduğu, İslam’ın kendi dinamiklerine baktığımızda aslında sistem fikrine ve anlayışına dayanan İslam anlayışının Kuran’a ve Peygamberin yaşantısına daha çok uyduğunu,
Dinin bir korku imparatorluğu değil, bir düşünce deryası olduğunu,
İslam Hukuku’nun, dini gruplardan, mistik grupların efendilerinden, hoca kesiminin tekelinden çok daha önemli ve üstün olduğunu,
Azimet ve Ruhsat adlı İslam hukuku kavramının, insanların dinlerini yaşarken şartlarına göre kolaylıkları uygulamaları için olduğunu,
İslam Hukuku’nu ele aldığımızda örf diye bir madde olup, toplumsal alışkanlıkların da dinen delil olduğunu,
İslam’ın kavga değil, birlikte yaşama ve barış sistemini ortaya koyduğunu,
Kendini müslüman olarak gören herkesin düşünmesi, tefekkür etmesi, hayatına taşıması ve uygulaması gerekir.
‘Düşünen toplumlar için birçok ibretler, örnekler vardır‘ diyor Allah.
DüşüneBİLMEK ve yaşayaBİLMEK dileklerimle
Sevgiyle kalın












