Bağış Toplamada Kabil Habil Kıskançlığı

1

Kıskançlık insanlık tarihi kadar eski. Kabil, Habil’i kıskandı ve ilk katil oldu. Hristiyanlığın 7 ölümcül günahından biri kıskançlıktır. İlk haset eden şeytandır. Hazret-i Âdem’i çekememesi, kendisini isyana sevk etmiştir. Belki bu yüzden Kabil’in aklını çelmiştir. İslam’a göre “Herkesi memnun etmek mümkündür, yalnız haset edeni tatmin etmek zordur. Çünkü o, haset ettiği şeyin yok olması ile ancak memnun kalır” diye inanılır.

Dünya literatürüne girecek, eşi bulunmaz bir kıskançlık ile önü kesildi belediyelerin.

Günün erken saatlerinde Fox TV’ye konuk olan Meral Akşener canlı yayında maaşının 3’ünü İstanbul, 3’ünü Ankara Belediyesine bağışlayınca günün ilerleyen saatlerinde yaşanacakların da fitilini ateşlemiş oldu.

Tarihin görüp göreceği en zalimane kıskançlık hikayelerinden birine tanık olduk.
Hikayenin bir tarafında topu tüfeği ve bütün bir devlet mekanizması ile hükümet, devlet ve onun kurduğu mekanizma vardı.
Diğer taraftaysa bunun dışındaki herkes.

Uzun yıllardır sırtını yasladığı sürdürülebilir yoksulluğun ve ellenmemiş yapısal sorunların çözümsüzlüklerinin karşısında, ağır dolaylı vergiler ve imar rantlarıyla dik duran iktidar, bu imkanı ortadan kalkınca gözünü az çok sermaye biriktirmiş kesimlere dikti.

‘Devlet nedir, ne işe yarar?’ sorusunun cevabını biz ararken, devlet bir anda herkesi ters köşe yaptı. Biz devletten destek ve yardım beklerken, devlet yardım ve destek istedi.

‘Devlet topladığı vergileri ne yaptı?’ diye sorulduğunda, “gereken yerlere harcadık, size verecek hesabımız yok” denilmişti.

Oysa bu defa tam da hesabı vermekten kaçınılan geniş kitlelere, bu ülkenin üreten ve krizde dahi az da olsa seçeneği olan kesimine hitap gerekiyordu.
Ancak bu kesimle selam sabah kesileli çok olmuştu.
Ülkenin sadece marjinal kesiminden, küçük ilçelerinden oy toplayabilen bir iktidarımız var. Uzun süredir bu böyle.

Reklam

Hiçbir merkezde kazanamayan, çeperlerin merkezinde bile azınlıkta kalan mevcut siyasi iktidar, yardım kampanyasında bile haset ve kıskançlıkla kendisine para göndermeyenlerin elini bağlamayı tercih etti.

Bu vahim tabloyu yardımları tek elde toplamak olarak yorumlamak mümkün olmaz. İktidar kendisine zerre güven duymayan geniş halk kitleleri ile bağını koparalı çok oldu. Bunun bilinciyle amacı başkasından çok toplamak değil, başkasından az toplamamak olan akıl ötesi bir hamle gördük.

Devletin sivil topluma indirdiği ağır bir darbeyi tereddütsüzce gözledik.

Türkiye’nin üretim ve gelir şampiyonu illerinin yönetimini kaybeden iktidar, bu illerin sivil halkının yardımda kendisini değil yerel yönetimlerini tercih edeceğini çok iyi biliyor.
Bütün bunların üzerine Meral Hanımın ortaya koyduğu kendinden emin tavır, iktidarı çileden çıkarmaya yetti.

31 Mart seçimlerinden önce ülkenin gelişmiş bölgelerini, İstanbul’un az çok düzgün ilçelerinin halklarını hakir gören onları duyarsızlıkla suçlamıştı iktidar en tepeden. Akabinde beka söylemi ile girilen seçimde tam da dünden 1 sene önce, yani belediyelerin bağış toplamasına engel olunan günde, kaybedilen seçim bile hazmedilememişti.

Aradan geçen 365 günün sonunda ulaşılan sürreel gündemde karşımıza çıkan tablo, tam da bu süreçten zerre ders alınmadığına delalet ediyor.

Kendi kazanmadığı seçimi murdar ilan edenler, bu defa da kendi toplamadığı bağışı saymıyor.

Ülke üzerine atılmış ölü toprağı artık bir mecaz değil.
Kimse kıpırdayamıyor ve belki de kıpırdamamalı.
Dünya durmuş.
Ve biz ‘bağışı belediye toplayabilir mi?’ bunun sorgusuna tabiiyiz.

Reklam

Daha önce de Güneydoğu’da, Diyarbakır’da ve başka yerlerde HDP’nin yoksul halka ulaştırdığı yardımlara yasak gelmişti. Elazığ depreminde HDP’li belediyelerin yardımları kentlere sokulmuş, imha edilip engellenmişti. İktidar giderek kendine de yabancılaşıyor. İktidar ülkenin ancak kendisine bağımlı kesiminden oy almanın bilinciyle, kendisinden bağımsız kesimin iyiliklerini bile görmemek için, hatları kesmekten kaçınmıyor.

Bu kadar kötü olmak mümkün değildir.
Bu kötülük değil aymazlıktır.

1 YORUM

  1. HABİL-KABİL meselesi sadece Hristiyanlığın değil, Yahudi ve Müslümanların da ortak inançları kapsamında çok önemli bir konu. Bu olay Allah’ın düzeninin ne kadar çetin olduğunu gösteren belki de en önemli olay. Allah, Adem’i tanımadığı için, kıskandığı için şeytanı lenetliyor. Kabil’in kurbanını kabul etmemesinin sebebi olsa olsa Kabil’in şeytanın etkisinde kalarak işini doğru yapmaması. Allah’ın lanetlemiş olduğu şeytanın etkisinde kalınarak rızası için yapılan bir ameli (Kabil’ce kesilen kurbanı ki bu bir sembol!) kabul etmesi mantıki mi? Yıllarca önce bir arkadaşım “Allah niye kabul etmemiş ki, kabul ediverseydi de kan dökülmeseydi ya” şeklinde sorduğunu hatırlıyorum (dini konuları kendimizce konuştuğumuz bir muhabbette). İnançlı bu arkadaşımın sorusunu oldukça masumane bulmuş kendimce Allah’ın, Habil’inkini kabul edip, “işini doğru yap” kabilinden negatif bir karşılıkla Kabil’inkini kabul etmemesini böyle bir mantığa oturtmuştum. Görseldeki resimleri görünce bu muhabbeti hatırladım. Netice olarak, bu sınav aleminde, şeytanın insan üzerinde ne derece etkin olduğunu Allah taa işin başında göstermiş. “Ey insanlar! işte bu şeytan sizin düşmanınız. Sizi bu anormal hallere getirebilir. İyi tanıyın, dikkat edin” şeklinde ikaz etmiş ayetlerinde… Ve o etki o günden bu güne kadar hala devam ediyor. Her olayda aynı şeytanın arka-plandaki izlerini görmek mümkün (ancak bu laikçilik gözlükleriyle pek görülmeyebilir!)….

    Ülkemizdeki, kayıtlara bakarsak anadan doğma müslümanların oluşturduğu bu sözde dindar kültür layıkıyla işleyen bir kültür değil. M.K Atatürk Paşa döneminde bir fırsat vardı. Ancak, Kurtuluş Savaşında kurtulduktan sonra, o işe başlarken DiNi gözlüklerini malesef bir kenara atmıştı. Adresi meçhul bir takım hayallerle tıkır tıkır işleyen dinamik bir kültür inşa edilemedi. İşleseydi, zaten kesinlikle geri kalmazdık. O zaman, sözde dindarlığı terkedip, özde dindarlığı arayıp bulmalıyız. Aslında çok kolay (Akıl-İman Sentezi!). Şayet bugünkü yaşanılan bütün sorunlarda aynı şeytanın etkisini gözardı ediyorsak ciddi bir gaflet içersindeyiz demektir. Ülkemizde, ekseriyet sözde hemen hepsi müslüman! Yani, önemli bir kısmı sözde laikçesine, diğer bir ana kısmı sözde dindarcasına birbirinin kardeşi… ancak bu kardeşlik Habil Kabil’inkinden beter. “Kıskançlık” denmiş. Bu, türevleri olan başka yamuklukları da doğurmuş. “Haksızlık”, “Güvensizlik” işte bu türevlerden. Bunlar izafi haksızlıklar ve izafi güvensizlikler. Kutuplaşma çok ciddi boyutlarda. Ana kutup başları sadece kendi açılarından haklı. Birbirlerine güvenleri yok. Bu virüslü günlerde ellerini bir güzelce yıkayıp “elden gelseler cereyandan çarpılırım” şartlanmışlığı-zannı var (nasırlaşmış bir zan ve şartlanmışlık bu).

    Uzun lafın kısası:

    Milli dayanışma, yardımlaşma gibi partiler-üstü olması gereken bir konuyu da polemik konusu yaptılar. Suçlamalar hesap sormalar siyasi atmosferde uçuşuyor. Davutoğlu ve siz Sn Veysi bey nihai analizde haksızsınız. Herşeye rağmen fedakalık ve daha fazla fedakarlık gerektiren bir zaman ve ortamda devlet yetmiyorsa milletin mali durumu iyice olan kesimi ülkeyi takviye etmeli. Yıllarca, önceliklerini bilememiş olan partizan devlet yöneticileri de haksız (Haklı olan mağdurlar! Haklı olan ülke!). Siyasi survival modunda ancak bu kadar olabiliyor demek ki. Zamanında AK Partiye dindar imajlarından ötürü baskı yapanlar, bir kaşık suda boğmak isteyenler devamlı yıkıcı, köşeye sıkıştırıcı davranmayıp daha bir anlayışlı, daha bir yapıcı olsalardı herhalde bügünkünden daha iyi bir noktada olabilirdik.

    Devlet içinde devlet olmaz. Bütün yardımlar-bağışlar partiler-üstü tek merkezde toplanmalı. Ancak, bunlar ihtiyaç sahiplerine bütün partilerin bir nebze olsun partiler-üstü düşünebilecek temsilcilerinin oluşturacağı karma komisyonun gözetiminde aktarılmalı- hiçbir partizan kaygı-ihtiras olmadan. Bu güvensizlik ortamında ancak böyle olursa birbirimize yetebiliriz!

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here