Beyaz Türkler OUT, AK Türkler IN

0

Günlerdir sosyal medyayı meşgul eden bir olgu ile yüzyüzeyiz.
Bir takım insanlar düğün, nişan, kına, bebek görümü gibi çeşitli kutlamalarla gündeme geliyor.
Bu insanların kimisi profesyonel çekimlerle arz endam ediyor. Kimisi ise ortamın sıcaklığı içinde çekilen aktüel görüntülerle karşımıza çıkıyor.
Bakımlı ve gayet özenli ama istisnasız örtülü ya da mütedeyyin sembollü dış görünümler, şatafata kaçan lüks, kitsch denilecek hatta biraz da zevksiz görülebilecek debdebe ile kendini gösteriyor bu etkinlikler.

Çekimlerin öznesinde AKP ile organik bağı, siyasi geçmişi ve/veya ticari ilişkisi olan insanların da olduğu ifade ediliyor. Bunlardan bir tanesi günlerdir Twitter’ın TT sıralamasında en tepelerde geziyor.
Twitter gediklisi muhafazakar kanaat önderlerinden de olumsuz geri bildirimler eksik olmuyor. Ortak kanaat ‘Beyaz Türk’ denilen kavrama dair. (Bu kavram 2018 seçimlerinde tartışılmış ve benim bir yazıma konu olmuştu.)

Ve şu şekilde özetlemiştim durumu…
“24 yıllık AKP iktidarının “TÜRK-SÜNNİ-REİSÇİ” “Aktürk” politikası bize dolar 5’ten 4,70’e düştü diye sevinmemizi, faizin ne kadar kötü bir şey olduğuna dair ekonomi dışı tezler sayesinde dünyanın en yüksek faizli ülkesi olmamız gerçeğini göz ardı etmemizi, okumanın, tahsilin o kadar da iyi olmadığını, cahil insanların ülkesini daha çok sevdiğini iddia ve tavsiye ediyor. Wikipedia’yı yasaklayıp devlet kıraathanesinde bedava çay, çorba, börek, kek ikramına tamah etmemizi öneriyor.”

Tesettürün modaya dönüşmesi aslında ortaya çıkan tablonun hem nedeni hem sonucu. Bu aslında yeni bir olgu değil. Bu keşif önemli bir ticari başarı olarak çoktan kayıtlara geçti. Tesettürün bir moda aracı haline gelip, yatırımcılarına para kazandırması eskiden de tartışmaya açıktı. Bu defa olan bunun biraz daha ötesine geçiyor.

Sadece modaya uyan örtülüler yok karşımızda, tüketim kalıplarını modanın çok üzerine çıkarmış üst sınıf görüntüleri var. Ufak bir sabinin tek taş yüzüğü, özenle hazırlanmış Fransız Sarayı esintili banketler, profesyonel çekimler, hediyeler, özenle yerleştirilmiş envai çeşit dekor. Bunların pastel renklerle altı kalın biçimde çizilmiş olan mobilya, ev tekstili, giysi ve obje ile zenginleşen pitoresk peyzajı gözü olduğu kadar gönlü de yoruyor.

Sadece bu steril görüntüler değil öne çıkan. Kına eğlencelerinin samimi ortamından fırlayan ve gerçekliğinden şüphe duyuracak kadar tuhaf görünen danslar, eğlenceler de en az diğerleri kadar sorgulamaya açık olarak yerini alıyor.
Burada sorgulanan insanların eğlence anlayışları, gelirlerinden artırdıklarını hangi alanda kullanacakları değil tabii ki. Bu yönüyle bakıldığında söylenecek çok az şey olabilir tercihlerini bu yönde yapan insanlara. Sonuçta tüketilen kaynak şahsi bir kaynaktır. Zaman, para, emek vs…. 

İnsanların kendilerine ait olanı diledikleri gibi kullanma ve tüketme hürriyeti olmalıdır. Bu hürriyet diğer tüm hürriyetler gibi başkasının hakkını kısıtlamadığı sürece sınırsız olarak kullanılabilir.

Sosyal medyada çok yer kaplaması bir hürriyet tahditi olamaz doğal olarak. Burada sorun ülkenin uzun zamandır uzak kaldığı liyakata dayalı sistemde neredeyse tektipleşen, kurumsallaşan ve hemen hemen ikinci kuşağını da imal etmiş, uzun süren bir iktidarın etrafındaki kümeden yansıyan tüketim kapasitesidir.

Denetimden uzak kalan ya da kendi kuralları ile denetimsizliği kural haline getiren (İstanbul’un rantla imtihanı vb) bir iktidar etrafında biriken sermayenin dışarı taşan görselliğinden söz etmeden geçemeyiz.

Öte yandan temelde mazbutlukla, itidalle, ölçü ile özdeşleştirilen örtünmenin hiç de bunları zorunlu görmeyen bir teatrallikle yan yana gelmesi de bir başka dönüşüme işaret eder.
Kimse mazbut olmak zorunda değil.
Kimse itidalini başkasının kriteri ile ölçmeye mecbur ve mahkum değil.

Ancak burada neredeyse ideolojik bir tahakküm aracı olarak uzun yıllardır tüketilen bir kavramsallaştırmadan söz etmek zorundayız.
Çok uzun yılları bulan AKP iktidarı hiçbir zaman ideolojik tercihini gizlemedi.
Bu tercihin görünen yüzünde “sessiz çoğunluğun sesi” olma iddiası vardı.

Toplumun dinsel düşünce ile felaha ereceği, bu amaçla dini eğitimin ana okulu seviyesine indiği bir dönemi idrak ettik.

Oysa görülüyor ki üst sınıfta konumlananlar için tüketim kalıpları bu zamana kadar eleştirilen kesimlerle sadece kısmen şekilsel olarak ayrışmakta. Öz ise geçmişte ya da karşı tarafta görülen ve eleştirilen her ne varsa taklit etmekte. 

Ben bütün bu olanları son derece hayırlı bulanlardanım.
Karl Marx’ın işaret ettiği üzere; “kalpsiz dünyanın kalbi olan dini halklara afyon olarak yutturmak da mümkündür.” İnanç iklimi ne olursa olsun insan ahsen-i takvimdir çünkü insan Homo Faber yani üreten insandır.

Türkiye’yi soğuk savaş döneminin Amerikancı propagandası ile sınıf siyasetinden uzaklaştırmayı başaran akıl; dini (ve milliyetçi duyguları) istismar ederek iktidar olmada gösterdiği maharetin sonucunu ise yine sınıfsal ayrımların en yoğun hissedildiği bir düzene vararak taçlandırdı.

Tarih ileri doğru akışında alt sınıfların motorunu çevirdiği bir mücadeleyi bu ülkede de nihai olarak ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde göz önüne serdi.

Dinsel siyasetin de önünde sonunda sınıf siyasetine kurban gideceği aşikardı.

Siyasal İslam’ın bayraktarlığı ile süren 10 yıllar sonunda varılan netice hazin de olsa umut verici.
Siyasal İslam’ın tarihin dişlileri arasında darmaduman olması için gözyaşı dökecek değiliz. Buna ancak seviniriz.

O zaman sözü yüzlerce yıl önce gerçeği terennüm etmiş Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin’e verelim :
“Allah dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.”

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here