Bilgenin çırağı

2

Her meramımı anlatmaya yöneldiğimde yaptığım ilk iş sözcüklerin insafına sığınmak olur, çünkü onlar olmadan kimseye bir şeyler anlatamayacağımı biliyorum.

Muhtemelen insanların onlarsız anlaşacağı bir zaman gelecektir, ancak bu gelecek ne kadar yakın onu ben de bilmiyorum; zira seçen kendileri olarak bu zaman algısına nasıl ve ne zaman el koyacaklarını ben de bilmiyorum.

İnsanın gerçekliği, umudu üzerine inşadır, zaman algısı ise yalnızca o inşa sürecinin bir parçasıdır.

Herkesin bir zaman istediği gibi ben de umudu soyutlayabilir olmak istedim; ancak şunu gördüm ki, umudu soyutlayabilir olmak için bilge olmak gerek ve bilmek için ise bizzat umudun kendisi.

O nedenle zamanında çırağı olmak için birkaç bilge seçtim, ancak hiçbiri beni kabul etmedi; çünkü bir bilgenin çırağı olmak için o bilgenin inandığına inanmak gerekiyordu. 

Neden kabul edilmedim?

Külli bir inkarcı olmasam da, kuşkusuz inancın bizdeki kavrayışın bir neticesi olduğunu, bilincin bizi arzularımıza esas böylesi bir kavrayışa sürüklediğini söylediğim için. 

Netice iyi mi oldu, yoksa kötü mü, onu ben de bilmiyorum, bildiğim bir bilgenin çırağı bile olamadığımdır. 

Ama doğrusu ne olduğuma ben değil hep başkaları karar verdi ve kimi benim için inançlı dediyse, kimi de inançsız dedi, inancın veya inançsızlığın ne olduğunu ise kimse söylemedi.

Elbette bunu söylemeyi deneyenler oldu, ancak hiçbiri bu şartlı bilincin duyuların arzularına esas bir gerçekliği tahayyül ettiğini görmedi ve o görmediğini kendi gerçekliği şeklinde ifade ettiği gibi, aynı şeyi bana da onu empoze etmeye yöneldi.

Bilgelerle ayrıldığım nokta da hep burası oldu; çünkü onlar sebepsizliğe inanmıyor -ki pratik mantık açısından ben de sebepsizliğe inanmıyorum- ve sebeplerden arzu edilir bir sonuca giderken, benim de o sunuca iştirak etmem gerektiğini söylüyorlardı.  

Ben ise bu sonucun bizden kaynaklı, kendi arzularımıza esas bir sonuç olduğunu söylüyor ve nazikçe gösterilen kapıdan dışarı çıkıyordum.

Bana göre biz geleceği kendi arzularımıza göre tahayyül edip inşa etmeye çabaladığımız gibi, öte bir hayatı da bu şekilde tahayyül ediyoruz.

Pratik hayatta bu anlaşılırdır, çünkü yeterli nedenimiz var, ancak aynı nedenleri başka bir aleme icbar etmemiz anlaşılır değildir, çünkü bu görüş fazla insanidir, bencildir, diğer tüm kainatı ve nebatı görmezden gelen bir görüştür.

Buna görüş diyorum, çünkü kendi ifademizden başka hiçbir dayanağımız yoktur.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, inanmak bilmek değildir, zira bilmek olmaktır, inanmak ise olmasını ummaktır.

O nedenle biz olduğumuz değil, olmasını umduğumuz şeyin inananı olarak bir savunu içindeyiz.

Peki, biz bilmediğimizi, yalnızca olmasını umduğumuzu nasıl olurda bu kadar hararetle savunuyoruz?

Bu, umduğumuzun bir yalan çıkması korkusundan mıdır, yoksa kendimizi inandığımız şeyin doğru olmasına inandırdığımız oranda onun gerçekleşebileceğine olan inancımızdan mıdır?

Aslında bilmiyoruz, ama istemenin kendi başına bir güç olduğunu ve bu gücün pratik hayatta bize istediğimizi elde etmemizi sağladığını bildiğimizden, aynı kuralın öteler içinde geçerli olabileceğini ummuyoruz.

Zira bundan öte başka bir yol bilmiyoruz.

Bu elbette duanın iyileştirici gücüne inanmaktır ki, gerçekte pratik hayatta duanın iyileştirici gücüne inanmanın bir karşılığı vardır, çünkü olumlu düşünmenin her zaman bir karşılığı olmuştur; ancak bu pratik sonuçlardan dolayı inanmaktan başka aynı şeyi öte dünyalara icbar etmenin mantığı nereden geliyor, işte bunu kendisi de bilmemektedir. 

Belli ki insan bilmediğinden istediğini ummuyor, ama zaten karşısında bir bilinmez varsa ummaktan başka elinden ne gelebilir ki? 

Biliyorum, son demlerin bilge ve filozofları da beni çıraklıktan azat edecek ve bitmez sorularıma karşı huzur isterken bana usulca kapıyı gösterecekler. 

Canları sağ olsun.

Umarım ben de bir gün her söylediğime kafayı sallayan bir sallabaş bulur ve o kafayı salladıkça ondan aldığım güçle doğru yolda olduğuma ikna olmuş olurum. 

2 YORUMLAR

  1. “Külli bir inkarcı olmasam da, kuşkusuz inancın bizdeki kavrayışın bir neticesi olduğunu, bilincin bizi arzularımıza esas böylesi bir kavrayışa sürüklediğini söylediğim için.”

    bu cümlenin ifade ettiği anlam, bütün mana’nın çok azına denk gelir. “inanç fıtri bir ihtiyaçtır” cümlesi sırf insan aklının ulaşabileceği son hükümdür ve insan’ın o’ndan istifade etmesi kavrayabildiği nispetindedir. bir ucu sonsuzluğa bakan duygular da ihtiyacı, ihtiyaçlar da duyguları doğurur, bu döngünün sınırını inancın ufku belirler, bu herkes için böyledir. fakat İnanılan din inancı ise insanın kavrayışından ibaret değildir, daha fazlası vardır ve bundan sonrasını insanın sırf kendi aklıyla kavraması mümkün değildir. din inancı ise o dinin Sahib’ini tanımakla başlar. tanımak teslimiyeti getirir. insan ne kadar tanırsa o kadar teslim olur. ne kadar teslim olursa o kadar ikrama mazhar olur. süreç içinde ihtiyaç duyulan bilgi de ikrama dahildir. bütün ikramlar bir sebebe bağlı değildir, ikram Sahibi sebepsiz de ikramlarda bulunabilir.

    her hangi birinin mazhar olduğu ikramlar bu yolu bilmeyen birinin kulağına giderse bunu nasıl karşılar acaba?

  2. … “Pratik hayatta bu anlaşılırdır, çünkü yeterli nedenimiz var, ancak aynı nedenleri başka bir aleme icbar etmemiz anlaşılır değildir, çünkü bu görüş fazla insanidir, bencildir,…”

    Sn Yersiz, “Külliyen inkacı” değilim diyorsunuz. Bu, inkarcılık ve inanç arasında gelip gidiyorsunuz demektir. Sadece analitik düşünerek ve sadece aklen bunlardan birine karar verebilmek pek kolay olmasa gerek. İnsan bencil olmamalı diyebilmek iyi bir nitelik. Hatta inkarcıyım demiş olsa bile bu insan için iyi bir seviye, ona da ister istemez razı olunur. Ancak, bundan daha da iyisi “bencil” olmamayı inançlı olarak başarabilmek. DiNimizde “nefs kontrolü”yle istenen zaten bu değl mi? Yani, bu zaten DiNimizin/Kuran’nın ve her ikisinin sahibi Allah (Al İlah = The God) olduğuna göre, Allah’ın beklentisi dahilinde bir sonuç.

    “… çünkü bu görüş fazla insanidir, bencildir, diğer tüm kainatı ve nebatı görmezden gelen bir görüştür.”

    Sorunlardan biri burada sanki… tüm kainat ve nebat alemi niye görmezden gelinsin? İnanç dahilinde bunlar anlamsız mı? İnsan gibi kainat ve nebat da yaratılanlar arasında. Onlar bizimle paylaşırken, biz de onlarla paylaşıyoruz bu mevcudiyeti… yaratılan milyarlarca denebilecek, teferruatlarına bakılsa her biri muhteşem zerrelerden veya bileşenlerden yola çıkılarak yüce Allah dediğimiz Yaradan’a ulaşabilmek neden o kadar zor geliyor. O’na ulaştıktan sonra vahye inanmak ve “öte taraf”a ve diğer bildirilenlere inanmak niye zor geliyor? Bunlara inançların birer sakıncası mı var?

    “Bana göre biz geleceği kendi arzularımıza göre tahayyül edip inşa etmeye çabaladığımız gibi, öte bir hayatı da bu şekilde tahayyül ediyoruz”

    Burada “bana göre” dediğiniz şey zaten ilahi tasarım kapsamındaki mekanizmalar zincirinin birkaç halkası ise bu durum Allah’ın merhameti ve inayetiyle ile ilişkilidir. “Tahayyül ediyoruz, öyleyse gerçekliği yok” şeklinde bir imada bulunmak istiyorsanız, bunun “kendi kendinize gelin güvey olmak”tan bir farkı var mı? “vahye inanmak” müslümanları tanımlayan en önemli niteliklerden biridir.

    Birinci görsel bizden birileri değil galiba (nedense öyle geldi) ama ikinci görseldeki manzara bizlere ait. Orada Bilge ve Çırak ilişkisinde ben “salla(t)baş” göremiyorum. Merakla bir şeyler öğrenmeğe bakan çocuğu ve hayatının kazanmağa çalışan emektar yaşlı bir amcayı görüyorum. Onları, Bilim-Teknoloji güzergahına yerleştirebilmek var(dı). Asıl önemli iş, asıl Bilge’lik gerektiren durum o. Sizce Mustafa kemal Atatürk Paşamız bu konuda ne kadar başarılı olmuştur? Bu insanları ne kadar anlayabilmiştir? İlimden, Bilimden, Bilgelikten bahsedilince ister istemez akla gelen bir konu…

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here