Bilincin duyular üstü bir yeteneği mi var?

0

İnsanın karşısındaki kişinin mükemmel olmasını beklemesi, kendisinin mükemmel olmasıyla ilgili değildir, mükemmel olmayan kendisini tamamlaması arzusuyla ilgilidir. 

İnsanın karşısındaki kişiye verdiği tepki ise ahlaksız bir tepkidir, çünkü hem kendisinden daha mükemmel olmasına tepki vermektedir hem de kendisini istediği gibi tamamlamamasına tepki vermektedir.

İnsanın bu tepkisi her iki şekilde de kendisinedir; yani ya aradığı şeyi bulamadığındandır ya da bulduğu şey aradığı şey olmadığındandır.

İnsan, velev ki aradığını buldu diyelim. O da süreli, belirli bir zamana göredir. Yani bulduğu tüm zamanlara karşılık gelmediğinden arayışını sonlandırmamakta, en fazla bir sonraki arayışa kadar götürmektedir. 

İnsan mutlak olanı arıyor. 

Mutlak ise herkeste kendisince bir tanımı olmakla birlikte, o sonsuzluğu işaret ediyor. 

Sonsuzluk ise bilince çıkarılma şekline göre, kiminde tesellisizliğin hüküm sürdüğü mutlak bir kaos halini ifade ederken, kiminde de mutlak özgürlüğü.

Kuşkusuz bilinç tutsaklığını aşmak, o mutlak sonsuzluğa ulaşmak için can atıyor, ancak bir bedene tutsak ve bedende ona en fazla duyuların görü sınırına kadar çıkmasına izin veriyor.  

Aslında duyular bir bedenin yaşama şartına göre varlık gösteriyor olsalar da, bilince o sonsuzluğun kapılarını aralıyor. Tek sorun o kapıları kendi algılama sınırlarına kadar aralıyor olması, ötesini bilincin akıl yürütme yetkesine bırakmasıdır.

Ki sonsuzluk bilinci zaten duyulardan değil, bilincin duyular üzerinden geliştirdiği bir okumadan geliyor; yani aslında bilinç beş duyunun algıladıklarından hareketle sonsuzluğa bir tanımlama getirmiş oluyor.

Sorun şu ki, bilinç duyuların görü algısından hareketle sonsuzluğu tanımlarken o duyuların ön gördüğü üzere bir doğrulama şartına göre hareket ediyor, çünkü o da kabul verilmiş referanslarla hareket etmenin dışında başka bir yol bilmiyor. 

Oysa şunu biliyoruz ki, duyuların bir algılama sınırı olsa da, açtıkları tüm kapıları o sonsuzluğu anlama şartına göre açıyor ve dahası, her duyu bilincin bir hizmetkarı, karar mercii olarak inisiyatifi bilincin kendisine bırakıyor.

Peki, bilinç bu sonsuzluğa açılan o beş kapıya rağmen neden ilerleme konusunda bu denli kararsız kalıyor?

Hem de sonsuzluk karakterinin bir özelliğiyken.  

Sanırım sorun duyuların alması ve bilincin yalnızca duyuların aldıkları üzerinden hesap yapması olsaydı ilerlemesi bu denli zor olmazdı.  

Ne yazık şeyler göründükleri gibi değiller ve duyularda gördüklerini gördükleri gibi alma yetisi dışında bir yetkeye sahip değildir. 

Duyular kuşkusuz karar mercii değildir, algıladığını incelese de sentezlemiyor, o işi bilince havale ediyor ve bilinç onlara ne şekilde kabul verirse duyular da onlara o şekilde kabul veriyor. 

Yani demem o ki, duyuların bir hükmü yok, bilinç neye karar veriyorsa duyuların da kabul verdiği odur.

Belli ki şeylerin göründükleri gibi olmamaları nasıl bir sorun ise, duyuların onları kendi algılama sınırlarına göre almaları da bir sorundur.

İyi de, duyular bilincin görü pencereleri olsa da, onlar sonsuzluğu karakter edinmiş bir bilince sınır koyabilirler mi?

Sanırım bu öyle hemen cevaplandırılabilir bir soru değil, çünkü karşımızda bir yandan yaşama şartına göre varlık gösteren bir kısım duyu var ve diğer yandan sınırlara inanmayan, inanmak istemeyen, kendisinin hantal bir bedene tutsak olduğunu düşünen bir bilinç var. 

Beden yaşama şartına bağlıdır ve duyular da genelde o şarta göre yapılanmış, bedenin o arzusuna cevap verecek şekilde evirildikleri için belirli bir görü şartına sahip olmuşlar. Kaldı ki, duyuların bir görü sınırı olsa da daha ötesinin olduğunu ve o ötenin bir sınırsızlığa doğru uzandığını biliyoruz.

Ve muhtemelen bilinç de bu sınırsızlığın farkına vardığı için sınırsızlığı karakter edinmiştir.

Yani bilincin bu farkı da duyuların o görü şartı içinden edinilmiş bir farkındalıktır ki, bu da bilinci kendisine müşahhas bir varlık olmaktan çıkarmakta, duyuların aldıklarını sentezleyebilen bir okuyucu yapmaktadır. 

Peki, bilinç salt bir okuyucu mudur?

Bilincin bir okuyucu olduğu doğrudur, ama salt bir okuyucu olduğunu söylemek için henüz erkendir, çünkü görü şartında duyulara bağlı olsa da o duyuları yönetmek gibi bir kabiliyete de sahiptir ki, bu da duyulara bir şekilde duyular üstü bir yetenek kazandırmaktadır. Çünkü duyular salt yetenekleriyle sınırlı kalsalardı alt türlerden kopmamız imkan dahili bile olmazdı.  

Peki, bilincin duyular üstü bir yeteneği mi var?

İşte, sorunun en can alıcı noktası budur ve kimi tam olarak bu soruya cevaben dışımızda veya içimizde mutlak bir güce -tanrıya- ulaşırken, kimi de bilincin bu özelliğini zamanla kazanılmış bir yeti şeklinde almayı tercih ediyor; gaibe ulaşmayı ise bir aşırılık olarak alıyor. 

İki kabule dair nedenlere de bir sonraki yazımda değineceğim, ancak yine de iş seçim ise, bunu kişilerin kendilerine bırakmayı tercih ediyorum.

Ama bildiğini sananın cahilliğinin kaçınılmaz olduğunu söylemeden geçmeyeceğim, çünkü bilgi genelde bir şeye göre olmakla birlikte insanın kendisine koyduğu bir sınırdır.

Dahası, bildiğini sananın sandığına inanması riski hep vardır ve doğrusu kişi sandığına inandı mı, onu sanılarını savunan ve savunduklarıyla avunun biri olmaktan çıkarmak oldukça zordur.  

Her şeye inanan ahmaktır, hiçbir şeye inanmayanın zayıf, her şeyden kuşku duyan ise korkak. 

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here