Bilinmeyenle Mücadele- COVID: Kimine Güncelleme, Kimine ise Serzeniş Olsun…

1

“Etrafta kimsecikler yoktu! Oysaki saatlerdir doğum sancıları çeken otuzlarındaki bu kadının artık bebeğini dünyaya getirme zamanı gelmişti. Sakın ıkınma, biraz daha bekle demenin artık bir anlamı kalmadığı çoktan anlaşılmıştı, ama yine de acaba diyorduk. Acaba, kadın doğum ekibinden birileri gelir de, doğumu gerçekleştirir mi? Biz de korkuyorduk elbette, virüs bize de bulaşır mı diye!”

Nasıl yayıldığı bilinmiyordu mikrobun ilk zamanlar. Kişiden kişiye nasıl geçtiği hakkında bilgilerimiz yetersiz idi. Dokunmakla veya aynı havayı teneffüs etmekle geçmediğine dair veriler kuvvetli idi. Ama hastanın kanı ile temas edildiği zaman, cildimizde bir hasar yoksa da bulaş olur muydu?

Hastanın vücut sıvıları ile temas da yeter miydi bizlerin de hastalığı kapması için! Cinsel ilişki virüsün bulaşması için şart mıydı, yoksa öpüşmek de yeterli miydi?

Gerçek hayattan bir örnek ile giriş yaptım yazıma. Şu anda HIV hastalığının nasıl bulaştığı gayet iyi biliniyor; ama hastalığın yayılmaya başladığı ilk zamanlar hakkında fazla bilgi olmadığı için doktorlar da korkuyordu.

Kırım Kongo hastalığı keneden bulaşıyordu; ama nefes alamadıkları için o hastaları entübe etmeye çalışan doktorlardan ölenler oldu! Yanlışlıkla hastadan kan aldığı iğneyi kendi eline batıran hemşirenin ölümü gerçekten de üzücüydü…

Afrika’da ortalığı paniğe sürükleyen Ebola mikrobu ile mücadele ederken hayatını kaybeden sağlık personelleri… Muayene ettiği hastanın COVID-19 veya SARS olduğunu bilmediği için yeterli önlemi almayan hekimler, artık aramızda yoklar!

Hastalık ile ilgili elde yeterli veri yoksa bekleriz. Bekleme sürecinde de en kötüsüne göre plan yaparak zaman kazanmaya çalışırız. Yani, sanki virüs aynı suçiçeği veya kızamık gibi havadan bile geçiyormuş gibi kabul ederiz, önlemlerimiz ona göre alırız. Yani hastayı özel hava filtreli odalara alırız; sağlık personelini de ona göre bilgilendirir ve gerekli koruyucu ekipmanları temin ederiz…

Niye mi yazıyorum bunları?

Anlatayım efendim…

Piyasada dolaşan bazı komplo teorileri var. Komplo teorisinin yapısı gereği, bilinen bir gerçeği, ardından gelecek uçuk fikirlerine temel olarak kullanıyorlar. “Vay efendim, katı yüzeylerden geçmeyen ve sıradan grip virüsünden farkı olamayan COVID-19 mikrobunu bizlere üst akıl öyle bir gösterdi ki, hepimizi zoraki evlere kapattı. Zaten virüsün kendisi de laboratuvar ürünü; bakın hemen de aşısını geliştirdiler, ilacını buldular!”

Çip takma muhabbetini insanların espiri olsun diye ortaya attıklarını düşünüyordum. Aşılar yoluyla genetiğimizle oynanacağı savını yeri gelirse bilimsel olarak da tartışabileceğimizi düşünüyordum.

Ama heyhat!

Bildiğiniz, ciddi ciddi bu konular üzerinde kalem oynatılıyormuş! İleri yaşta olanların bile maske takmasına gerek olmadığı savı, vücuttaki savunma mekanizmalarının üzerine kurulmuş!

Salgının ilk başlarında artan ölümler karşısında panik olan otoritelerin tek seçeneği, bu gizemli virüsün havadan bile bulaşabileceğini varsayarak geniş çaplı önlemler almaktı. Zamanla anlaşıldı ki, bu yeni tip virüs “airborne” değil, muhtemelen damlacık yoluyla bulaşıyor. Yani, maske ve mesafe büyük oranda yeterli olabilirdi. İlk başlarda yaygın bir şekilde önerilen dışardan getirilen her şeyin üç gün izole edilmesi, her katı yüzeyin iyice dezenfekte edilmesi uyarıları, giderek gücünü kaybetti; ama tam olarak da değerlerini yitirmediler. Buradaki amaç, bulaş riskini azaltmaktır. Siz her türlü önleme uyup da hasta olabilirsiniz; hiçbir önleme uymayıp hastalık da kapmayabilirsiniz. “Kader” diye bir tabir var, anlatmaya gerek var mı bilmiyorum…

Uzun süreli karantinaların insanların ruhsal sorunlarını nasıl arttırdığı, hatta zihni kabiliyetlerini bile gerilettiği zaten literatürde mevcut. Temel hedef, insanların hastalanıp ızdıraplı bir yoğun bakım sürecinin sonucunda ölmelerini engellemek. Yani, iddia edildiği gibi panik yaratarak insanoğlunu tımarhaneye tıkmak değil! Sıkı sosyal izolasyon ile hiçbir şey elde edilmedi diyenlere söyleyecek son sözüm ise; tıbbi otoriteler veya yöneticiler, COVID-19 virüsünü kaparak nefes alamayan insanları bir şekilde sıraya sokmaya çalıştılar; zaman kazanmaya çalıştılar yani. İlk olarak hastalığı kapan kişilere her zamanki zatüre tedavileri veriliyordu. Fayda etmediği, entübe edilerek solunum cihazına bağlanan her hastanın ölmesi ile anlaşıldı. Zaman kazanmaktan amaç, bir aşının hemencecik piyasaya çıkması zaten beklenmiyordu. Hekimler için, hastalığın nasıl ilerlediğini anlayıp onunla nasıl mücadele edileceğini anlasınlar yeterdi. Ardından virüsün kendisinden ziyade vücudun virüse karşı verdiği aşırı yanıtın esas sorun olduğu anlaşıldı. Hani iddia ediliyor ya; virüs vücuda girer ve virüse karşı nasıl savaşacağını anlayan beden, virüsü def eder! İşte virüsü öldürecek o bağışıklık sistemi o kadar yoğun olarak savaşa dahil oluyordu ki, insanların akciğerleri iflas ediyordu. Bu temel bilgi, ilk ölen binlerce hastadan sonra öğrenildi. Devreye o zaman kortizonlu tedavi girdi ki, bağışıklık sisteminin ateşi biraz alınsın! Gözle görülür bir başarı sağlandı. Yetti mi, tabii ki hayır. Virüs nedeniyle hasarlanan damar sisteminden salgılanan pıhtılaşmayı artıran sistemler nedeniyle damarlar da tıkanmaktaydı! Kan sulandırıcılar devreye girdi. Ama solunum yetmezliği yaşadığı için erkenden entübe edilenler her şeye rağmen kaybedilmekteydi. Oysa şiddetli akciğer iflaslarında hastayı erken entübe etmek, hasarı minimize etmek için faydalıydı; eski deneyimler onu söylemekteydi. Ama burada farklı bir virüs vardı! Hastaları son ana kadar entübe etmemenin ve hastaları yüzükoyun yatırmanın faydası gösterildi.  

Salgından en çok yarar sağlayan, kasalarını doldurmakla itham edilen ilaç firmaları, buldukları anti-viral ilaçlar sayesinde vücuttaki virüs miktarını azaltmayı başardı; ölüm oranları azalıyor muydu yoksa! Zaten kendi ürettikleri virüse ellerinde hazır olan ilaçları verdi diyenlere: Farklı hastalıklar için eldeki tüm anti-viral ilaçlar denendi. Literatürde denenip de işe yaramayan ilaçlara bakılabilir, sayısı yüzlere ulaşmıştır! Kedi ciğer olayına dönecek, döndürtmemeye çalışıyorum.

Geliştirilen tedavi yöntemleri sayesinde düşmekte olan ölüm oranlarını bile kendi komplocu zihinlerine örnek olarak verenlere gelsin: Ölümlerin %80-90’ı 60 yaş ve üzerindeki kişilerde ortaya çıkmıştır. Onları korumak esas olmalıydı.

İsveç farklı bir yolu denedi, aslında mantıklı idi; ama yaşlılarını korumayı başarabilselerdi… Ya bir ay tamamen eve kapanılacak, sınırlarını kapatma şansın varsa da kimseyi almayıp görece normal yaşama dönülecekti; ya da ülkemizdeki gibi aç kapa yöntemi ile hastanelerin dolup taşması önlenecek ve insanların koridorlarda değil, hastane yataklarında son nefesleri vermeleri sağlanacaktı! Bu arada, aç kapa yöntemi bile virüsün yayılmasını engellemede aslında sosyal izolasyonun ne kadar faydalı olduğunun kanıtı.

Hem babamı, hem de annemi 90 yaşlarında COVID-19 enfeksiyonuna bağlı olarak kaybetmiş olmanın duygusallığı ile mi bu sitemli satırları yazıyorum?

Onu değerlendirebilecek objektifliği de kendimde bulamıyorum maalesef!

Esen kalın…

1 YORUM

  1. Allah rahmet eylesin! 90 lı yaşlara gelebilmeleri önemli bir başarı. O yaşlara gelindikten sonra Korona olmazsa bir başka sorun bahane olacaktır. Bizim ülkemizde halkın yakın-markaj kültürel ilişkileri Korona’nın işlerini kolaylaştırıyor.

    Hani, bir bilmece vardır:

    “Pazardan aldım BiR tane! Eve geldim BiN tane!”

    Bugünkü şartlarda bu bilmecenin cevabı kesinkes korona! (bilinmeyeni de hala çok olsa da’). Dışarda bir tane virüs kapan zavallı eve geleseye kadar, bin değil, binlerce virüs üretiyor. Virüs ele geçirdiği vücut mekanizmasını bir güzel kullanıyor. Eminim, bizim komplo-teologların birçoklarını da işgal edip “Virüsün işgal güçleri”ne kattı korona. Bu virüsün ortaya çıktığı yer ÇiN, ona rağmen epeyce ucuz kurtuldu lakin. Bunda en önemli etkenlerden biri tedbirlerde aldıkları ciddiyet. “Ne şeytanın yüzünü gör, ne de salavat getir” bizim dini kültüre has bir tedbir ama maşallah bizimkilerin çoğu bu kültürü hafife aldıkları için “adam sen de, boşver bize bir şey olmaz” vurdumduymazlığında. Peki virüs ne diyor, “Hay hay! gel öyleyse, alayım boy ölçünü, seni de yayılma işgal güçlerime dahil edeyim. bana asker lazım!” Bizimkiler de “Yahu, neden olmasın! her Türk asker doğar” bağışıklığına güveniyorlar. Yani, Korona ordusuna adeta gönüllü asker!

    Dışarda virüs kapan, ancak her nasılsa hasta olmayan veya durumu hafif olan, hastanede daha ciddi vakalara yer kalsın düşüncesiyle eve gönderiliyor(muş) galiba. Anladığım kadarıyla ÇiN böyle yapmıyor. O kadar kıyamet sayıda nüfusu olmuş olsa da bu tür kişileri eve göndermeyip ayrı yerlere sevkedip aile ve akraba-ı tahlukatından uzak tutuyor. Bizimkiler, aile toplanmalarına ve akraba ziyaretlerine bir taraftan devam ederken, diğer taraftan korona ordusunu güçlendirmeğe devam ediyorlar. Ülkedeki Korona Bilim Kurulu, Sağlık Bakanı vazifelerini yerine getirmiş olmakla kendilerini avunduruyorlardır!!…

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here