Bilmediğimizi biliyoruz ve aslında nereden bilmediğimizi biliyor olmamız önemli bir bilgidir

0

Bilgi nedir sorusu sanırım geçmişte kalmış bir sorudur.

Nedeni, bilginin ne olduğunun çözümlenmiş olması değildir, şeyler hakkındaki düşüncelerimizi sınarken haklarında topladığımız malumata bilgi dememizdir. 

Yani biz bilginin ne olduğunu çözümlemiş değiliz, şeyleri kıyaslarken haklarında topladığımız, kendimizce birbiriyle tutarlı gördüğümüz şeylere bilgi diyoruz. 

Ama onları hala şey olmaktan çıkaramadığımız bir vakadır, çünkü daha bilmediğimiz pek çok şey vardır.

Şeylerin birbirleriyle ilişkileri ise -zayıf veya güçlü- bir realitedir, bizim onları tam bir bilince çıkaramıyor olmamız ise bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin hala bilmediğimiz şeylerle bir ilişkilerinin olması ve yer yer de olsa o ilişkinin bir şekilde farkına varıyor olmamızdır. 

Buna şeyler hakkındaki düşüncelerimiz diyoruz, çünkü adına bilgi desek de sonradan öğrendiklerimiz bize bir şekilde o bilginin şeyler hakkındaki düşüncelerimiz olduğunu gösteriyor. 

Şeyler hakkındaki düşüncelerimize bilgi desek de bizde bir şekilde o bilginin dönemsel olduğunu, belirli şeylere esas bir bilgi olduğunu ve onların henüz bilmediğimiz şeylerin bilgisini içermediğini biliyoruz. 

Bilmediğimizi biliyoruz ve aslında bilmediğimizi nereden bildiğimizi biliyor olmamız önemli bir bilgidir, çünkü esasında bununla tüm bilgilerimizin şeyler hakkındaki bir kısım sınanmış, tecrübe neticesinde elde edilmiş bilgi olduğunu kabul etmiş oluyoruz.  

Sokrates’in bilmediğini biliyor olmasının altındaki “sır”da sanırım bu şeylerle ilgili bilginin bizdeki tecrübenin bir neticesi olduğunu bilince çıkarmasıydı.

Bilmiyor olduğumuzu bilmek önemli midir?

Bu bilgi görünürde zayıf bir bilgi olarak addedilebilir; hatta bilmediğini biliyor olmanın bir bilgi olduğu savı bile tartışmaya açılabilir, ancak sanırım bu, bu kadar basit değildir, çünkü bilmediğini bilenin bilgisi en azından tüm bilgilerinin şeylere dair bir bilgi olduğunun ve dönemsel olduğunun kabulüdür.

İnsanın bilmediğini kabul etmesi kuşkusuz savaşçı doğasına aykırı bir kabuldür, çünkü bildiklerini uygulayabiliyor olması sayesinde hayattadır; ama görmediği ise, onu her gün biraz daha geliştirdiği ve bir kısım bilgiyi elerken bir kısmını da karşılaştığı yeni şeylerle sentezlediği, onlarla bilgilerini her gün biraz daha mükemmelleştirmeye çalıştığıdır.

Aslında insanın bu farkı göz ardı etmesi de bilmediğinin bilgisini göz ardı etmesi şartına benzemektedir, çünkü savaşçı ruh yenilgiyi kabul etmeyi sevmemektedir.

Oysa bilmediğini bilenin kabulü hesaplarına daha çok olasılığı dahil etmesini ve her şey gibi şeylerin bir öznesi olduğu gibi, aynı zamanda nesnesi olduğunu kabul etmesini getirmektedir.

Bilgeliğin özü budur ve sanırım Sokrates’i diğer filozoflardan ayıran özelliği de bu farkından gelmektedir, çünkü diğer filozoflar şeylerin bilgisi üzerinden doğanın veya evrenin sırrını inşa veya ifşa etmeye çalışırken Sokrates daha temkinli davranıyordu, tüm o “sır” diye aldığımız şeylerin bizdeki bir kısım bilginin neticesi olduğunu düşünüyordu.

Kuşkusuz tarih bu yönüyle Sokrates’i haklı çıkardı; çünkü şeylerin sırrına erdikçe bir yolda olduğumuzu ve ilerledikçe yanıldığımızı, yanılabileceğimizi ve ilerlediğimiz sürece yeni şeyler görebileceğimizi ve gördükçe eski bilgilerimizi de birer ön yargı gibi parça parça hayatımızdan eleyebileceğimizi gördük. 

Aslında biz bunu hep yapıyorduk, yalnızca farkında değildik, o farka göre yaşamıyorduk; kaldı ki şartlar tereddüt etmemize imkân vermiyordu, tereddüt ettik mi bunu ancak bir kısım kayıpla telafi eder duruma düşüyor veya düşürülüyorduk.

Bugün nispeten bunun farkındayız, ama hala farkın farkında değiliz, çünkü hayatımız hala tereddüt kabul etmiyor, yaşayacaksak bir kesinliğe göre yaşama gereği görüyor ve duyuyoruz; zira ancak kesinliği ölçü aldığımızda o tereddüttü ortada kaldırabiliyor, hedeflerimize daha kararlı adımlarla gidebilir duruma geliyoruz. 

Bugün başaranların oranı hedeflerinin kesinliğine inananların kararlılıklarıyla doğru orantılıdır.

Bu hedefin dönemsel ve temelsiz bir kabul olduğunu başkalarına anlatacaksanız buyurun onlara bunu siz anlatınız, çünkü onlar yanıldıklarına değil, sizin onlar gibi başaramadığınıza bakıyorlar.

Ama yine de şunu anlatmam gerek; Sokrates bu uğurda kelleyi vermedi, gururu bu uğruda onu kellesini vermeye ikna etti ki; o gururu besleyen şey bilmediğini bilmesi değil, yine de bir bilgiden hareket etmesi oldu.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here