Bindallı

2

Gazete kesitlerini, farklı zamanlarda alınmış kitapları ve notlarımın olduğu defter ile bloknotlarımı düzenlemek isterken çalışma odamın bir köşesinde bir mankenin üstünde sergilediğim aile yadigarı bindallıya gözüm takıldı. Ona uzun süredir bu kadar dikkatle bakmamıştım. Omuzları düşmüş ve yakından bakınca biraz da tozlanmış olduğunu gördüm. Nasıl da ihmal etmişim. Onu hemen yerinden alarak divanın üzerine serdim. Tozları alınca renkleri yerine geldi. Adeta canlandı. Onu bir süre daha mankene giydirmemeye karar verdim.

İzmir’den yola çıkan bu bindallı, Endonezya, İsveç ve İtalya hariç benimle tüm dış görevlerime gelmişti. Onu birkaç kez giydim. En son İtalyan Büyükelçisinin, 2019’da İstanbul’da, Tom Tom Sokaktaki Venedik Sarayında, Venedik Karnavalı vesilesiyle verdiği maskeli baloya giymiştim. Yüzümü kapayan bordo renkli maskenin bindallıma uyum sağlaması ise çok güzel bir tesadüf olmuştu. Ankara’dan uçakla İstanbul’a giderken bindallıyı fermuarlı özel bir torbada yanımda taşımıştım. Davet çok güzeldi. İstanbul’un tanınmış simaları, gazeteciler, sanatçılar ve ressamların katıldığı kalabalık bir parti idi. Muhteşem avizelerin aydınlattığı yüksek tavanlı iç içe açılan salonlar, altın yaldızlı mobilyalar, muhteşem tablolar, yerlerdeki eski Türk halıları ve kadife perdeler gerçek bir saray olduğunu hatırlatıyordu. Uzun bir masanın üstünde İtalyan makarnaları, etrafı küçük rokalarla süslü ince kesilmiş dana eti (Carpaccio) bulunan birkaç büyük tabak, diğer İtalyan yemekleri ve çeşitli tatlılar, İtalyan şarap ve prosecco’larını çok şık tepsilerde gezdiren İtalyan garsonlar saraya daha da renkli bir hava katıyordu. Büyükelçinin Venedikli eşi ise şapkası da olan çok eski bir Venedik kıyafeti giymişti. Bindallımı çok beğendi. Ben de onun geleneksel kıyafetine hayran olmuştum.

Gecenin sonunda İstanbul’a gidince kaldığım Beyoğlu’ndaki Büyük Londra Oteline ertesi gün de Ankara’ya çok güzel anılarla döndüm. Zaten sonra da salgın, yıl sonuna doğru tüm ağırlığı ve zorlukları ile dünyayı, Türkiye’yi ve hayatlarımızı kavradı. Bu da katılabildiğim son davet oldu. Bana bu güzel geceyi hatırlatan bindallıma çok müteşekkirim.

Bindallının tozu derken televizyon kanallarında gördüğüm ve ismini ilk kez son zamanlarda duyduğum müsilaj denilen bir kirliliğin iç deniz olan Marmara’nın büyük kısmını kaplayarak balık ve denizde yaşayan canlıların ölümüne neden olduğunu basında da okudum. Müsilaj (ing. mucilage) sanayi ve evsel atıkların denize arıtılmadan dökülmesi, dip taramaya bağlı  aşırı derecede yapılan balıkçılık ve inşaat artıklarının denize dökülmesi sonucunda bitki ve mikro organizmalar tarafından üretilen yapışkan jelatin gibi bir maddenin deniz dibini sonra da üstünü kapatması olarak tanımlanıyor. Bu jelatinimsi madde, denizdeki canlıların burunlarına ve ağızlarına yapıştıkları için ölümlerine neden olmuş. Ayrıca sahillerin, betonlaşması, deniz ve toprak ilişkisinin kesilmesi gibi kıyı tahribatı nedeniyle de müsilaj ya da balıkçıların deyimiyle deniz salyası oluşurmuş. Tüm bu kirliliklerin yolaçtığı felaketi düşünürken asrın projesi Kanal İstanbul’dan çıkarılacak toprak ve balçığın artık Marmara denizine dökülme olasılığının kalktığını düşündüm.

Bindallımın iyi bakım ve dikkatli kullanım sayesinde bugünlere kadar geldiğini gördüm. Bakım her alanda önemli. Doğa da bakım ve özen ister. Yeryüzünü hızla kirletmiş olan insanlık artık yeni çevre ve ekoloji faaliyetlerine yönelmiş durumda. Endonezya’daki görevim sırasında Cakarta’ya 60 km mesafede bulunan Bogor Botanik Bahçelerini (Kebun Raya Bogor) birkaç kez ziyaret etmiş, Bahçenin geleneksel kıyafetli kadın Müdürü ile arkadaş olmuştum. Bogor Botanik Bahçeleri Güney Doğu Asya’da bilinen ancak ülkemizde ismi duyulmamış bir mekan. Bahçe dediysem çok büyük; 3000’den fazla ağaç çeşidi, endemik bitki ve çiçekleri ile olağanüstü bir orman diyebiliriz. Orkide bakımını ve orkide çoğaltmasını da burada öğrendim. Bogor Teknoloji Enstitüsü tüm ülkeye adeta danışmanlık hizmeti veren ve Güney Asya’nın önemli bir araştırma ve eğitim merkezi. Çevre halkı ağaç bakımı ve kesimini bu Enstitüden görüş alarak yapıyor.  Hiç kimse bizdeki gibi kafasına ve kişisel çıkarlarına göre ağaç kesmiyot.

Türkiye’nin çoğu yerinde, mesela Kaz Dağlarında altın arama faaliyetleri sonucu traşlanan tepeleri, Muğla ve Karadenizde İkizdere’de, İşkence deresinde taş ocağı açmak için ağaçların acımasızca katledilmesini görünce Bogor’daki ağaçları düşündüm. Dallarını keserken görüş almak bile ne kadar büyük bir tabiat sevgisini gösteriyor. Ağaçlar, bu adalar halklarını aynı zamanda Muson yağmurlarının yıkıcı etkisinden ve heyelandan da koruyor.

Bindallı, Bogor Bahçeleri derken ülkemizin müsilaj veya deniz salyası denizlerimizi, sahillerimizi çok kirletecek. Hindistan, Bangladeş ve Pakistan gibi ülkelerde epeydir görülen müsilaj artık ülkemizin de kabusu oldu. Sanayileşmiş Avrupa ülkelerinde ise  bu tür kirlilikler yok. Fabrikalar, evler, gemiler, gemicikler ve yatlardan arıtılmadan bilinçsizce denize bırakılan atıkların sonucu turkuvaz mavisi denizlerimiz kirlendi.

Yazımın sonuna gelirken her yıl haziran ayının ilk haftasının üç büyük edebiyatçımızın ölüm yıldönümüne rastladığını anımsadım. Bu edebiyatçılarımız, 2 Haziran 1970’te kaybettiğimiz, mezarı İstanbul Zincirlikuyu’da bulunan 56 yıllık ömrüne 50 eser sığdıran Orhan Kemal, 3 Haziran 1963’de, vatan hasreti içinde Moskova’da ölen Nazım Hikmet Ran ile Cebeci Asri Mezarlığındaki ebedi istihratgahında yatan Ahmed Arif. Hasretinden Prangalar Eskittim, Terketmedi Sevdan Beni, Ahmed Arif’in şiirlerinden en sevdiklerim. Orhan Kemal ise gerçekçi romanları, roman kahramanlarını konuştururken bize bıraktığı ruhsal analizleri ile bizleri alıp götüren bir yazarımız. Nazım Hikmet’in en sevdiğim eseri ise Kurtuluş Savaşı Destanı.Ayasofya’da Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret eden imam Mustafa Demirkan’a bu Destan’ı okutmak gerekir. O’nun kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığından maaş alır ve Osmanlı döneminden kalma “Reis-ül Kurra” (Üstat Hatip) ünvanını kullanırken hakaretlerinden hiç mi utanmadı?

Ahmed Arif, Orhan Kemal ve Nazım Hikmet gibi edebiyatçılarımız Türkiye’de yetişen hayatlarının önemli bir kısmını hapislerde geçiren büyük değerlerimiz. Bu vesile ile onları burada anmak istedim. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.

Önceki İçerikÖlümü biz davet ediyoruz
Sonraki İçerikDinle ilgili herkes konuşabilir, bu çok normal
Ocak 2019'da emekli olmuştur. Dışişleri Bakanlığı Statejik Araştırma Merkezi Başkan Yardımcılığı ve Başkan (2011- 2012). Vatikan Büyükelçiliği Birinci ve daha sonra Elçi Müsteşar (2006-2011). Protokol Daire Başkanı (2001-2005). İsveç Stokholm Büyükelçiliği Birinci Müsteşarı (1998-2001). Slovenya Ljubljana Büyükelçiliği Müsteşarı (1996-1998). Boru Hatları ve Enerji Dairesi Başkanı (1994-1996). Kafkas İşleri Dairesi Şube Müdürü (1992-1994). Hollanda Deventer Başkonsolosluğu Başkonsolos Yardımcısı (1988-1992). Enformasyon Dairesi Başkatip (1986-1988). Endonezya Cakarta Büyükelçiliği İkinci Katip (1984-1986). Londra Büyükelçiliği İkinci Katibi (1980-1983). Kıbrıs Siyasi İşler Dairesi İkinci Katip (1978-1980). Papalık Gregoryen Üniversitesi Temel Teoloji Lisansı Diploması(2007-2010). A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü SBF Master Derecesi (1988). Basılı Tez: “İngiliz İmparatorluğundan Commonwealth'e:İki Dünya savaşı Arasında Çanakkale Krizi 1919-1939”. "London School of Economics"'de misafir öğrenci (1988). A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Lisans Diploması (1976). Ödüller İtalya Cumhurbaşkanı G. Ciampi tarafından Ankara'da tevdi edilen “Şövalye” ünvanı (Cavallieri Stella Stara per la Solidarita Italiani) Eylül 2005. İran Büyükelçisi Dowlatabadi tarafından tevdi edilen Humeyni Altın Nişanı Eylül 2005. Dinlerarası diyaloga katkılarından dolayı Papalık Tiberina Akademisi Şeref Üyeliği Kasım 2007. İngilizce, Maley dilleri (Bahasa Endonezya ve Maley) İtalyanca bilmektedir.

2 YORUMLAR

  1. Çevreyi koruma bilinci eğitimi, çocukluk döneminden itibaren okullar tarafından önemle kazandırılmalidir. Bu eğitim için ayrı bir ders bile oluşturulabilir. Şahsen bu ülkenin eğitimli insanlarının dahi bu konuda olabildiğince lakayt olduklarına şahit oldum . Ders hocalarımızla balık avına gitmiştik. Epeyde balık tuttuk. Sabah olunca toplandık. inanır mısınız hocalarım dahil bütün herkesin çöplerini benden başka kimse toplamadi. Herkes yediğini içtiğini ortalığa atmış ve öylece çekip gidiyor. Dayanamadım ve bir kaç kelam ettim. Özrü kabahatinden beter derler ya, savunmaları aynen öyleydi. “Bizden önce gelenlerde pis bırakmış , biz mi temizleyecekmişiz.” Ben kendi çöplerimizi hemde öncekileri poşetlere doldurarak temizledim.Ve inanıyorum ki Allah bu temizligime mukabil günahlarımızı af ve mağfiret ederek bizleri temizliyordur.

  2. Değerli Erhan Bey
    Çok haklısınız. İlkokulda verilecek eğitim insan hayatına yön veriyor. Her sabah mendili üstüne koyduğumuz ellerimizin temizlik kontrolü ne kadar önemliydi.
    Çevre de öyle. Hollanda’da ilk öğrenimde böyle bir çevre dersi olduğunu biliyorum.
    Mezarliklarimiz da öyle değil mi? Ayda iki kez ziyarete gittiğimde yanımda büyük bir çöp torbası, tırmık süpürge ile gidiyorum. Sadece bizimkilerin değil yakınımızda 10- 15 mezarın temizliğini de yapıyorum.
    Yazın da sahilde sigara izmariti kapak topluyorum.
    Temizlik her yaşta eğitiminin verilmesi gerekli bir konu diye düşünüyorum. Özellikle ülkemizdeki sonuçlarına bakınca durum çok vahim.
    Saygı ve selamlarımla
    Deniz Kılıçer

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here