- Ruhlarımız fazla mesai yapıyor/Unsere Seelen machen… - 17 Ocak 2026
- Sahne Değil, Hesap Kapandı/ Keine Bühne, sondern… - 10 Ocak 2026
- Karanlığa rağmen umut/ Hoffnung trotz Dunkelheit - 3 Ocak 2026
(Deutsche Version s.u.)
Uzun süredir konuşulan, BKM yapımı; senaryosunu edebiyatçı Nermin Yıldırım’ın yazdığı, yönetmenliğini Çağan Irmak’ın yaptığı Adile Naşit’in hayatını konu alan film 5 Aralık’ta vizyona girdi. Film, hayatımıza derin bir iz bırakan, Yeşilçam’ın sımsıcak yüzü Adile Naşit’in yaşamındaki keskin dönemeçleri odağına alıyor.
Açılış sekansında, Ertem Eğilmez’in yüzlerce kez izlediğimiz Hababam Sınıfı filmindeki Hafize Ana rolüyle Adile Naşit’i görüyor ve hikâyeye onun en bilinen hâliyle giriş yapıyoruz. Ancak ardından gelen sahneler öylesine hızlı ilerliyor ki izleyici bir an için ritmi yakalamakta zorlanabiliyor. Neyse ki ana hikâyeye ulaşıldığında film kendi doğal akışına dönüyor ve seyir keyfi toparlanıyor.
Filmin başrolünü, kariyerine Köln’de 250-300 kişilik bir sahnede stand-up yaparak başlayan Meltem Kaplan canlandırıyor. Kaplan, o yıllarda yaptığı esprilere herkesin güldüğünü gördüğünde yolunun bu olduğuna karar vermiş. İyi ki de vermiş. Çünkü böylesine, yediden yetmişe herkesin gönlünde taht kurmuş bir insanı canlandırırken insanı rezil de vezir de edebilecek bıçak sırtı bir rolün hakkıyla üstesinden gelmek her yiğidin harcı değil.
Zaten Kaplan, 2022’de Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) “Rabiye Kurnaz W. Bush’a Karşı” filminde canlandırdığı karakterle En İyi Başrol Oyuncusu dalında kazandığı Gümüş Ayıödülüyle adından sadece Türk sinemasında değil, uluslararası arenada da söz ettireceğini kanıtlamış biri.
Film boyunca, komedi filmlerinin unutulmaz oyuncusu Adile Hanım’ın hayatı gözler önüne serilirken bizim bilmediğimiz acılarına, kayıplarına, kalıplara uymayan güzellik formu nedeniyle sektörde yaşadığı zorluklara, bir kadının gelgitlerine ve hayal kırıklıklarına şahit oluyoruz. Ancak bunlar öyle gözümüze sokulurcasına değil; elimizdeki pamuk şekerinin tadına varır gibi yumuşacık işleniyor.
Dışarıdan bakıldığında “tonton teyze” imajıyla tanıdığımız Adile Naşit’in aslında tiyatronun içinde büyümüş bir aileden geldiğini biliyoruz. Babası ünlü komik aktör Naşit Bey, annesi de tiyatrocu Afife Hanım’dı. Kardeşi Selim Naşit ise sahne ve seslendirme dünyasının unutulmaz isimlerinden biri oldu. Filmde bu köklü aile mirasının izlerini de görmek mümkün.
Senaryo başarılı oyuncunun hayatına mercek tutsa da bazı dikkat çekici kısımların tam anlamıyla derinine inemediği için kimi karakter çatışmaları ister istemez beklenen o lezzeti veremiyor ve ilişki dinamikleri havada asılı kalıyor.
Eşiyle yaşadığı kopukluk, oğluyla ilişkisi, oyunculukta karşılaştığı zorluklar gibi filmin altını dolduracak unsurların bir izleyici olarak daha derinine işlenmesini umardım. Bu açıdan benim gibi düşünenler için hayal kırıklığı yaşamak olası görünüyor.
Buna mukabil bir kadının hayatında olabilecek en büyük acıyla yüzleşirken bile konunun dramatize edilmemesi yerinde bir karar olmuş. Yaşanan olay sonrası akli melekelerini kaybeder gibi oluşu ve ardından yaşanan yas süreci ajitasyon yapılmadan, tam kararında bir dozla aktarılmış.
Adile Naşit’in o dünyaca bilinen kahkahasını ilk kez ne zaman duyuyoruz? İşte film burada seyirciyi hazırlıksız yakalıyor. Sanatçı turnede ve üstelik kendi doğum günü… Hayatının kırılma noktasını yaşadığı an ve sahnede o ikonik kahkaha ilk kez yankılanıyor. Sanki kahkaha, acının içinden çıkmak için başvurduğu bir tutunma noktası gibi. Bu sahne izleyicide adeta tokat etkisi yaratıyor ve filmin en vurucu anlarından biri hâline geliyor.
Sahne işine gönül verenlerin sohbetlerinde hep dile getirdiği “Ne olursa olsun oyun devam eder.” Bir başka deyişle “Show must go on” klişesinin vücut bulmuş hâli bu anlarda karşımıza çıkıyor. Sahnede hayatın kırıkları bile oyunun ritmine karışıyor; ritim asla durmuyor. Adile Naşit’te durmamış zaten.
Filmde Münir Özkul rolünü Levent Can, Adile Hanım’ın eşi Ziya Bey’i Serhat Tutumluer, Müjde Ar’ı Seda Bakan, Selim Naşit’i Bülent Seyran, Şevkiye Hanım rolünü ise Tülin Özen canlandırıyor. Tülin Özen, o yılların ünlü aktristi Şevkiye Hanım’ı öylesine başarılı canlandırmış ki onun da hayatının nasıl olduğunu merak etmeden duramıyorsunuz.
Çağan Irmak bir röportajında “Bu, masalcı bir tonton teyzenin filmi değil.” diyor. Adile Naşit’in hayatının tüm keskin virajlarını, tiyatro ve sinema yıllarının iniş çıkışlarını, özel hayatını ise etik sınırlar içinde anlatmak istediğini belirtiyor. Belki de benim bir izleyici olarak “Bazı yerlerde daha detaya girilseydi nasıl olurdu?” serzenişimin cevabı burada saklı: “Etik sınırlar”. Gerçekten de yönetmen, Naşit’in hayatının tüm kırılganlıklarını oldukça dürüst ama sınırlarını bilen bir dille aktarıyor.
Tecrübeli yönetmen ayrıca, Naşit’in hayatının dramatik yönlerini canlandırırken seyirciyi üzmek ve ağlatmak istemediğini söylüyor. Filmin tonuna bakılırsa bu düşüncesini başarıyla hayata geçirmiş. Yani bu filmden bir “Babam ve Oğlum” bekleyenlerin ters köşe olması muhtemel.
Filmi izlerken hem bir döneme tanıklık ediyor hem de ayakları yere basan bir kadının hayata karşı nasıl dimdik durabildiğinin yanıtını alıyorsunuz.
Yolculuk sahnelerinde Adile Hanım’ın, Müjde Ar ile birlikte yol kenarlarındaki hayvanları durup durup beslemesi, onun yalnızca insanlara değil patili dostlarımıza karşı da ne kadar duyarlı, sevecen, merhametli ve iyi kalpli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Filmde yönetmen, “Neşeli Günler”in turşu; “Gülen Gözler”in sabun köpüğü; Süt kardeşler’in Gulyabani gibi artık hafızamıza kazınmış kült olmuş filmlerinden perde arkalarını hem kostümleri hem kamera açılarıyla birebir örtüşecek şekilde çekmiş. Böylece Ertem Eğilmez başta olmak üzere Orhan Aksoy ve Oruç Benli gibi Türk sinemasının değerli yönetmenlerine etkileyici bir saygı duruşunda bulunuyor.
Ayrıca tüm mecralarda yapımcı firmanın BKM olduğu yazıyor ama yönetmenin bir röportajında, Adile Hanım’a yıllar önce film setinde çay taşıyan Necati Bey’in yapımcılardan biri olduğunu da öğreniyoruz. Necati Bey’in o yıllarda “Seni bir gün kendi filmimde oynatacağım.” diye takıldığı sanatçıya verdiği o söz, yıllar sonra bu filmle gerçeğe dönüşmüş.
Filmi evime nispeten yakın bir AVM’de Cinetech’in salonlarından birinde izledim. Bilet fiyatları 300 TL gibi günümüz piyasasında cüzi sayılabilecek bir rakam olduğu için özellikle gençlerin oluşturduğu hatırı sayılır bir topluluk sinema salonlarına akın etmiş görünüyordu. Ancak bilet fiyatlarının yüz güldürmesine karşın —sanırım eleman azlığından— salonun hijyen koşulları oldukça yetersiz kalmıştı.
Son söz olarak: Unuttuğumuz hoşgörüyü, karşılıksız sevginin saflığını ve Yeşilçam’ın sözsüz sıcaklığını yeniden hissetmek istiyorsanız, bir kadının acılara rağmen nasıl dimdik durabildiğini merak ediyorsanız Adile Naşit filmi, seçili salonlarda sizi bekliyor.
Bu film, ruhunuzda sıcak bir iz; kulağınızda ise hoş bir seda bırakacak.
________________________________________________
Wie viel Schmerz steckt in einem Lachen?
Der seit langem diskutierte Film der BKM-Produktion, dessen Drehbuch von der Literatin Nermin Yıldırım geschrieben und von Çağan Irmak inszeniert wurde, handelt vom Leben von Adile Naşit und kam am 5. Dezember in die Kinos. Der Film konzentriert sich auf die entscheidenden Wendepunkte im Leben von Adile Naşit, dem warmherzigen Gesicht von Yeşilçam, das unser Leben tief geprägt hat.
In der Eröffnungsszene sehen wir Adile Naşit in ihrer Rolle als Hafize Ana aus dem Film Hababam Sınıfı von Ertem Eğilmez, den wir schon hunderte Male gesehen haben, und tauchen in die Geschichte mit ihrer bekanntesten Rolle ein. Die folgenden Szenen folgen jedoch so schnell aufeinander, dass es dem Zuschauer schwerfällt, den Rhythmus zu finden.
Glücklicherweise kehrt der Film, sobald die Haupthandlung erreicht ist, zu seinem natürlichen Fluss zurück und das Vergnügen beim Zuschauen kehrt zurück. Die Hauptrolle in dem Film spielt Meltem Kaplan, die ihre Karriere in Köln mit Stand-up-Auftritten vor 250 bis 300 Zuschauern begann.
Als Kaplan sah, dass alle über ihre Witze lachten, entschied sie sich, diesen Weg einzuschlagen. Zum Glück hat sie das getan. Denn es ist nicht jedermanns Sache, eine so heikle Rolle zu meistern, in der man eine Person verkörpert, die sich in den Herzen aller Menschen von sieben bis siebzig Jahren einen Platz erobert hat und die einen sowohl zum Helden als auch zum Schurken machen kann.
Kaplan hat bereits 2022 bei den Berliner Filmfestspielen (Berlinale) mit ihrer Rolle in dem Film „Rabiye Kurnaz W. Bush’a Karşı” den Silbernen Bären als beste Hauptdarstellerin gewonnen und damit bewiesen, dass sie nicht nur im türkischen Kino, sondern auch auf internationaler Ebene von sich reden machen wird.
Im Laufe des Films wird das Leben der unvergesslichen Komödiendarstellerin Adile Hanım vor unseren Augen entfaltet, und wir werden Zeugen ihrer uns unbekannten Leiden, Verluste, Schwierigkeiten in der Branche aufgrund ihres nicht den gängigen Schönheitsidealen entsprechenden Aussehens, ihrer Höhen und Tiefen und Enttäuschungen als Frau. All dies wird uns jedoch nicht aufdringlich präsentiert, sondern so sanft verarbeitet, als würden wir den Geschmack von Zuckerwatte genießen.
Von außen betrachtet kennen wir Adile Naşit als „liebe Tante”, wissen aber, dass sie aus einer Familie stammt, die im Theater groß geworden ist. Ihr Vater war der berühmte Komiker Naşit Bey, ihre Mutter die Theaterdarstellerin Afife Hanım. Ihr Bruder Selim Naşit wurde zu einer der unvergesslichen Persönlichkeiten der Theater- und Synchronwelt. Im Film lassen sich auch Spuren dieses traditionsreichen Familienerbes erkennen.
Das Drehbuch beleuchtet zwar das Leben der erfolgreichen Schauspielerin, geht jedoch nicht vollständig auf einige bemerkenswerte Aspekte ein, sodass bestimmte Charakterkonflikte nicht die erwartete Wirkung entfalten können und die Beziehungsdynamik in der Luft hängt.
Ich hätte mir als Zuschauer gewünscht, dass Elemente wie die Entfremdung von seiner Frau, die Beziehung zu seinem Sohn und die Schwierigkeiten, mit denen er als Schauspieler zu kämpfen hatte, tiefer behandelt worden wären. In dieser Hinsicht dürfte es für diejenigen, die wie ich denken, eine Enttäuschung sein.
Andererseits war es eine gute Entscheidung, das Thema nicht zu dramatisieren, selbst wenn eine Frau mit dem größten Schmerz konfrontiert ist, den sie in ihrem Leben erleben kann. Der Verlust ihrer geistigen Fähigkeiten nach dem Ereignis und der anschließende Trauerprozess werden ohne Aufregung und in genau der richtigen Dosierung dargestellt.
Wann hören wir zum ersten Mal Adile Naşits weltberühmtes Lachen? Hier überrascht der Film das Publikum.
Die Künstlerin ist auf Tournee und hat zudem Geburtstag… In dem Moment, in dem sie den Wendepunkt ihres Lebens erlebt, hallt ihr ikonisches Lachen zum ersten Mal auf der Bühne wider. Es ist, als wäre das Lachen ein Halt, den sie sucht, um aus dem Schmerz herauszukommen. Diese Szene hat eine schockierende Wirkung auf den Zuschauer und wird zu einem der eindrucksvollsten Momente des Films.
In den Gesprächen derjenigen, die sich der Schauspielerei verschrieben haben, wird immer wieder gesagt: „Was auch immer passiert, das Stück muss weitergehen.“ Mit anderen Worten: In diesen Momenten wird das Klischee „The show must go on“ zum Leben erweckt. Selbst die Brüche des Lebens auf der Bühne verschmelzen mit dem Rhythmus des Stücks; der Rhythmus hört nie auf. Bei Adile Naşit hat er ohnehin nie aufgehört.
In dem Film wird Münir Özkul von Levent Can gespielt, Adile Hanıms Ehemann Ziya Bey von Serhat Tutumluer, Müjde Ar von Seda Bakan, Selim Naşit von Bülent Seyran und Şevkiye Hanım von Tülin Özen. Tülin Özen hat die berühmte Schauspielerin Şevkiye Hanım aus jener Zeit so erfolgreich verkörpert, dass man sich unweigerlich fragt, wie ihr Leben wohl gewesen sein mag.
Çağan Irmak sagt in einem Interview: „Dies ist kein Film über eine märchenhafte Tante.“ Er betont, dass er alle scharfen Wendepunkte in Adile Naşits Leben, die Höhen und Tiefen ihrer Theater- und Filmkarriere sowie ihr Privatleben innerhalb ethischer Grenzen darstellen wollte. Vielleicht liegt hier die Antwort auf meine Frage als Zuschauer: „Wie wäre es gewesen, wenn an einigen Stellen mehr ins Detail gegangen worden wäre?“: „Ethische Grenzen“. Tatsächlich vermittelt der Regisseur alle Brüche in Naşits Leben auf sehr ehrliche Weise, aber mit einer Sprache, die ihre Grenzen kennt.
Der erfahrene Regisseur sagt außerdem, dass er das Publikum nicht traurig machen und zum Weinen bringen wollte, als er die dramatischen Aspekte von Naşits Leben darstellte. Gemessen am Ton des Films ist ihm dies gelungen. Wer also einen Film wie „Mein Vater und mein Sohn“ erwartet, wird wahrscheinlich enttäuscht sein.
Beim Anschauen des Films wird man Zeuge einer ganzen Epoche und erhält gleichzeitig die Antwort darauf, wie eine Frau mit beiden Beinen fest im Leben steht und sich gegen alle Widrigkeiten behaupten kann.
In den Reiseszenen erinnert uns Adile Hanım, die zusammen mit Müjde Ar immer wieder anhält, um die Tiere am Straßenrand zu füttern, einmal mehr daran, wie sensibel, liebevoll, mitfühlend und gutherzig sie nicht nur gegenüber Menschen, sondern auch gegenüber unseren vierbeinigen Freunden ist.
Der Regisseur hat die Kulissen von Kultfilmen, die sich in unser Gedächtnis eingebrannt haben, wie „Neşeli Günler” (Fröhliche Tage), „Gülen Gözler” (Lachende Augen) und „Süt Kardeşler” (Milchgeschwister) mit Gulyabani, sowohl in den Kostümen als auch in den Kamerawinkeln originalgetreu nachgestellt. Auf diese Weise zollt er den bedeutenden Regisseuren des türkischen Kinos, allen voran Ertem Eğilmez, Orhan Aksoy und Oruç Benli, eindrucksvollen Respekt.
Außerdem steht in allen Medien, dass die Produktionsfirma BKM ist, aber in einem Interview mit dem Regisseur erfahren wir, dass Necati Bey, der Adile Hanım vor Jahren am Filmset Tee servierte, einer der Produzenten war. Das Versprechen, das Necati Bey dem Künstler damals gab, als er sagte: „Eines Tages werde ich dich in meinem Film spielen lassen“, wurde Jahre später mit diesem Film wahr.
Ich habe den Film in einem Kino von Cinetech in einem Einkaufszentrum in der Nähe meines Zuhauses gesehen. Da die Ticketpreise mit 300 TL für heutige Verhältnisse als gering anzusehen sind, schien eine beträchtliche Anzahl von vor allem jungen Menschen in die Kinosäle geströmt zu sein. Trotz der erfreulichen Ticketpreise waren die hygienischen Bedingungen im Saal jedoch – vermutlich aufgrund von Personalmangel – ziemlich unzureichend.
Abschließend möchte ich sagen: Wenn Sie die vergessene Toleranz, die Reinheit der bedingungslosen Liebe und die wortlose Wärme von Yeşilçam wieder spüren möchten, wenn Sie sich fragen, wie eine Frau trotz aller Schmerzen aufrecht stehen konnte, dann erwartet Sie der Film von Adile Naşit in ausgewählten Kinosälen.
Dieser Film wird einen warmen Eindruck in Ihrer Seele hinterlassen und einen angenehmen Klang in Ihren Ohren.












