Bir pazar sabahı

0

Zamanın çarkları arasında ezilirken yaşadığımız anı değerlendiremiyoruz. Geçen günler bizden gidiyor ama biz, günü gün etmekten öte bir şey yapamıyoruz.

Bir pazar sabahı.

Her zaman olduğu gibi erkenden kalkmış ve kendimi sokaklara atmıştım. Gün bize gülerek merhaba demişken benim güne gülerek merhaba dediğimi hatırlamıyorum.

Kendini arayan insan gibi arıyordum kendimi.

Çevremi sarılığın cazibesi sarmışken bulutlar güneşin üstünü örtmüşken, sevdamı da zalim bir yüreğe teslim etmişken; insanları gözlüyordum.

Evden çıktığımda ilk konuştuğum insanlar, boyacı çocuklar.

Bana, ayakkabılarımı boyama teklifinde bulunmuşlardı fakat ayakkabılarımın boyanacak halleri kalmamıştı.

Okuyup okumadıklarını sordum.

Babalarının hamallık yaptıklarını öğrendim.

Garip duygularla ayrıldım oradan.

Sabahın, sessizliğe bürüneceğini, bindiğim halk otobüsünden fark etmeye başladım. Aracın içinde fazla yolcu yoktu.

Muavin, şoförüne, yanımızdan geçen düğün konvoyunun önünü kesmesini istemişti.

İsteğinin olumsuz bir şekilde sonuçlandığını görünce de şoförü akılsızlıkla suçladı.

Yolculuğum devam ederken marketlerden kahvaltılık malzeme alan çocukların evlerine doğru yol aldıklarını gördüm.

İki genç bayanın yaşadıkları anı ölümsüzleştirmek için fotoğraf çektirmelerini izledim. Ardından uzaklardan görünen yine iki bayanın bir parkta, çocuklar gibi salıncaklarda çılgınca sallandıklarını gördüm.

Şehir kimsesizlere teslim edilmişti.

Kim bilir belki de onlar, bu sessizliği fırsat bilip yüreklerindeki çocukluk ruhunu açığa çıkarmışlardı.

Caddede, çarşı iznine çıkmış askerler, sokaklarda da oyun oynayan çocuklardan başkaları yoktu.

Bir de pazar günlerini düğün halayına çevirenler veya sessizliğe eşlik eden mutluluk kornaları.

Etrafımda çiçekler açmışken, benim yüreğimin çiçekleri henüz açmamıştı.

Güneş bulutlarla saklambaç oynarken bir yönden başka bir yöne sürekli akan biz insanlar da hayatla oyunumuzu oynuyorduk.

Yağmur toprağa düşüp düşmemekte tereddüt ediyor.

Pazar günleri şehir bir garip oluyor.

Çay bahçelerinde müziğin sesi, sonuna kadar açık ve sandalyeler bomboş, oturacak insan bekliyor.

Sabahın 9’unda sanki bir şeyler eksikti.

Aslında çıldırtan sessizlik, benim üzerime de sinmişti. Yaptığım tek şey, yüreğimi konuşturmaktı. Olmuyordu, her defasında iki büklüm eve dönüyordum.

Günlerden, bana düşenleri alıyordum.

İnsan baharın pazarında bunları yazar mıydı?

Yazmak istiyordum gördüklerimi tüm ayrıntılarına kadar.

Kimi zaman da yazmak gelmiyordu içimden.

Aylardır objektifime çocuk kareleri düşüyor.

Kimi zaman hüzünlerini, kimi zaman sevinçlerini yakalıyorum. Ama sonuçta hepsi çocuk ve ayrımcılığın bittiği yerde onların düşleri başlıyor.

Kendimi onlarda bulduğumdan, çocuklar düşüyor karelere.

Güne başlayabilmenin verdiği mutluluğa mı sevinsem, yoksa her şeyi anlamsızlaştırmanın verdiği gayrete mi üzülsem?..

Bir pazar sabahıydı.

Giden, ömürden bir pazardı.

Çok eski bir İbrani hikâyesi.. Mermer Ustası

Bir zamanlar dağda, kızgın güneşin altında, mermer taşlarını yontmaktan bezmiş bir mermer yontucusu varmış.

“Bu hayattan bıktım artık… Yontmak!… Bu yakıcı güneş!.. AH!.. Onun yerinde olmayı ne kadar çok isterdim, orada yükseklerde her şeye hâkim olacaktım, ışınlarımla etrafı aydınlatacaktım.” diye söylenir dururmuş yontucu.

Bir mucize eseri olarak dileği kabul olunur ve yontucu o an güneş olur.

Dileği kabul edildiği için çok mutludur. Fakat tam ışınlarını etrafa yaymaya hazırlandığı sırada ışınlarının bulutlar tarafından engellendiğini fark eder.

“Basit bulutlar, benim ışınlarımı kesecek kadar kuvvetli olduklarına göre benim güneş olmam neye yarar!” diye isyan eder.

“Mademki bulutlar güneşten daha kudretli bulut olmayı tercih ederim.”

O zaman hemen bulut olur.

Dünyanın üzerinde uçuşmaya başlar, oradan oraya koşuşur, yağmur yağdırır. Fakat birdenbire rüzgâr çıkar ve bulutları dağıtır.

“Ah, rüzgâr geldi ve beni dağıttı, demek ki en kuvvetlisi o. Öyleyse ben rüzgâr olmak istiyorum.” diye karar verir.

Ve dünyanın üzerinde eser durur, fırtınalar estirir, tayfunlar meydana getirir. Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarın ona mâni olduğunu görür.

Çok yüksek ve sağlam bir duvar. Bu bir dağdır.

“Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgâr olmam neye yarar.” der.

O zaman dağ olur.

Ve o anda bir şeyin ona durmadan vurduğunu hisseder farkına varır ki, kendinden daha güçlü olan şey, onun içinden olan şey…

Küçük bir mermer yontucusudur.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here