Birisi üniversitelerde bilimsel özerklik mi dedi yoksa?

0

Geçen hafta manşetlere göz gezdirirken Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanın, bir Anadolu üniversitesinin akademik açılış dönemi konuşmasına denk geldim. Şöyle diyordu özetle, “İdari, mali ve bilimsel özerklik, aslında üniversite özerkliğinin ayrılmaz parçalarıdır!”. Rektör seçimlerinde yaşanan hengâme nedeniyle birkaç kez üniversitelerdeki idari özgürlük kavramına atıfta bulunma şansım olmuştu, bu platformda. Bilimsel özgürlüğün sağlanması durumunda bilim dünyamızın bir adım öteye geçeceğini de COVID pandemisine ülkeler arasındaki yaklaşım farkları üzerinden değinmiştim. Sırada ise finansal özgürlük var sanırım. Herkesin kolayca anlayacağı ilkeyi şuracığa bırakıverelim: “Parayı veren düdüğü çalar!”

Ülkede kurgulanmış olan finansal alt yapı ile aslında bilim dünyasının özgür olup olmayacağına karar verirsiniz. Eğer Doğu bloku ülkelerinde olduğu gibi baskıyı arttırır, her şeyi tek elden kontrol ederseniz, kısa süreliğine de olsa ciddi sıçrama yakalama şansınız vardır (Bkz. Prof. Daron Acemoğlu, Ulusların Düşüşü Kitabı). Örneğin, Soğuk Savaş döneminde Rusya’nın Uzay Bilimindeki parlaması buna örnektir. O ışıltılı dönemlerinde özellikle matematik ve fizik gibi alanlarda elde ettikleri ilerleme gerçekten de göz doldurucudur. Ardından gelen gerileme, içlerindeki fikir ayrılığı ve SSCB’nin dağılmasına mı bağlı, yoksa totaliter rejimlerin insanların içine yerleştiremediği “bitmek bilmez rekabet” duygusunun yokluğuna mı bağlı, kararı sizlere bırakıyorum. Mülkiyet hakkının olmadığı coğrafyalarda, hedefe ulaşmak için “kişisel tatmin” yerine seçilen “ilahi/ üstün ideoloji” kavramının ne kadar da insanların kalplerinde sıcak kalabildiği tartışmalıdır. Çin örneğinde de yukarıdan gelen bir baskıcı idari yapı ile devasa bir atılım gerçekleştiği, yakın zamana kadar adı sadece kopya ve taklit ürünlerle anılan ülkenin, özellikle robotik çalışmalar ve yapay zekâ konusunda ABD’yi geçmek üzere olduğuna dair önemli makaleler yayınlanmaya başladı, birbiri ardına. Üniversiteleri denetlemek amacıyla kurulan YÖK’ün amacı da sanırım benzer idi. Olaylara “vatan hainliği” veya “ihanet/ yerli işbirlikçi” dar çerçevesinden değil de, daha geniş çaplı bakma şansınız olursa görülecektir ki, “Üniversiteler kontrolümüz altında olsun!”dan ziyade, amacın çocuğunu sıkı kontrol altında tutmaya çalışan korumacı devlet baba zihniyeti olduğunu göreceksinizdir! Aklı sağa sola gitmeyen, hedefe kilitlenmiş nesillerin daha başarılı olacağına dair dar inanış biçimi yani!

Konumuzu dağıtmadan finansal özgürlük meselesine dönelim. Eğer amacımız gerçek anlamda özerk bir üniversite dünyası ise, yani bilimsel başarının özgürlük çerçevesinden kaynaklanacağını düşünüyorsak, bu konu enine boyuna tartışılmalıdır. Ama şunu da eklemeden geçmeyelim. Yeryüzünde en vahşi kapitalist ülkelerde bile mutlak finansal özgürlüğe ulaşmış üniversite yapısı yoktur maalesef. Ya bağışçıların baskısı altında kalabilmektedirler, ya da zaman zaman özellikle ideolojik grupların hedefi haline gelebilmektedirler. Özerk üniversitelerde hedef alınan ilk nokta ise finansal gelirlere saldırıdır ki, devletin finansal kaynak sağlamadığı yapılarda da dışarıdan çeşitli baskı grupları devreye girmektedirler.

Ülkemiz çerçevesinde değerlendirecek olursak…

Üniversitelerin gelir gider dengesinin sağlıklı olması, özerklikteki ilk adımdır. Gelir nasıl arttırılır? Bağışçılar bulunur, ki bunlar bireysel de olabilir- Erciyes Üniversitesinin bu konuda çok başarılı örnekleri vardır-, veya kurumsal şirketler olabilir. Kurumsal şirketler sadece sponsorluk kapsamında olacak olursa, genelde giderler konusunda yardımcı olabilmektedirler. Ülker’in Harvard Tıp Fakültesinde bir araştırma laboratuvarına ismini koyarak bilimsel araştırmalara katkı sağlamak için aktardığı muazzam para örneğindeki ilişkiler, küçük boyutlu da olsa bizim üniversitelerimizde de vardır, ve olmalıdır da!

Daha başarılı olan, bağışlardan ziyade karşılıklı kazan kazan yöntemi olan ticari işbirlikleridir. Bu yöntem ise, ancak Teknokentlerin kurulmaya başlaması ile kendisine hayat tarzı bulmaya başlamıştır bizde. Sıklıkla “gelir faiz oranı” avantajı nedeniyle tercih edilir olmaktansa, ürün geliştirmeye, patent üretmeye yönelik üniversite – sermaye işbirlikleri asıl hedeflenen yöntem olmalıdır. Bu yöntemle üniversiteye de oldukça yüksek miktarda gelir elde edilebilmektedir. Ancak endüstrinin katkısının alınabilmesi için sıklıkla ürüne dönüşme ihtimali olan araştırmalar bu yöntemle finanse edilebilmektedirler. Buradan elde edilecek gelir, betona yatırılmak yerine endüstrinin kar elde etme hedefinden uzak kalan temel veya sosyal bilimlerdeki çalışmaları finanse etmeye yönlendirilmelidir. Yani, başarılı üniversite çatısı altında, bilimsel çalışmaların son aşaması olan ürün geliştirmeyi yapan ekipler olduğu kadar, harcanan yılların bir ürüne dönüşme ihtimalinin olmadığı, olsa bile esas hedefin o olmadığı araştırma laboratuvarları da yer almalıdır ve sağlam finansal yapı ile desteklenmelidir.

Dikkat edin; Almanya’daki Mainz üniversitesindeki iki Türk kökenli Alman bilim adamı, ilk fonlarını aldıktan sonra kurdukları biyofarmakoloji şirketine önce mRNA konusundaki çalışmaları ile tanınan, ama kendisine ABD üniversitelerinde sıradan bir bilim adamı rolü haricinde bir pozisyon bulamayan Sayın Kariko’yu, özerk mali güçleri ve bir Alman üniversitesinin akademik gücü sayesinde aldılar. Bilimsel çalışmalar emekleme aşamasını geçip de ürüne dönme ihtimali artmaya başladıkça da Pfizer gibi ilaç sanayisinin devlerinin ilgisini çekti. Ürün ortaya çıksın, sonra yatırım yaparım diyen bir endüstri temsilcisinin burada hayat bulma şansı yoktur. Bu amaçla, ilaç devlerinde bilim avcıları vardır ki, umut vadeden küçük firmaları veya bilim adamı ekiplerini desteklemek ve onlarla herkesten önce işbirliği içine girmeye çalışılırlar veya satın alıp geçerler (rakip bertaraf etmek veya umut vadeden ürüne sahip olma amacıyla). Yani, üniversitenin kurumsal yapısı, kendi içinde barındırdığı bilim adamına gerekli özgürlükleri verecek ki, ardından büyük çaplı mali başarılar ortaya çıkabilsin. Şu aşamada, Biontech şirketinin de, içinden çıktığı Almanya Mainz üniversitesinin de ve tabii en sonunda işbirliğine gittikleri Pfizer şirketinin de mali kazançları dudak uçuklatmaktadır. Unutmayalım ki, mRNA teknolojisi ürüne dönüşme ihtimali olup da endüstri tarafından finansal olarak desteklenmeye gelene kadarki bilimsel araştırmaların çoğu, üniversitelerin, devletlerin ve uluslararası bilim kuruluşlarının destekleri ile yürütülmüştür. Yani, yakın zamana kadar finansal destek konusunda sadece devlete bağımlı bırakılan üniversitelerimizi sadece endüstrinin eline bırakırsak, yine yanlış bir yola sapmış oluruz. Güçlü üniversite, finansal olarak da devlet- endüstri- uluslararası bilim kuruluşlarından mali destek alabilecek şekilde özgür bırakılmış bir kurumsal yapıya; içlerinde çalışan bilim insanlarının da kuracakları işbirliklerinde sonradan yerli işbirlikçi ithamına maruz kalma korkusu olmadan uluslararası kuruluşlar ile birliktelik kurabilecek bir özgür düşünceye kavuşabilmelidir.

Bu yazımızda, “Öksüz hastalıklardan” hiç bahsedemedik bile, değil mi?

Daha ele alınması gereken o kadar çok konu var ki!

Dünyayı yeniden keşfetmiyoruz aslında. Sadece içine kapanmış dünya yaratırsak kendimize, sanki en iyi modeli biz uyguluyormuşuz gibi deneme yanılma yöntemi ile yıllarımızı heba ederiz. O nedenle neredeyse her konuda uluslararası sıralama endeksleri vardır. Akademik özgürlük ve/ veya gelişmişlikte hangi sırada mıyız? O da ilerleyen günlerin konusu efendim.

Saygılarımla 

Önceki İçerikÜç insan
Sonraki İçerikBir delinin Allah’a mektubu
Doğum yeri olan Kuzey Ren Vestfalya’ya (Almanya) doktora sonrası araştırmacı olarak geri döndüğü zaman, Essen Uni Klinik’te yaptığı deneysel çalışmaların hayatının dönüm noktası olacağını bilmiyordu. Eğitim hayatına Ankara’da başlayan ve her zaman bir parçası olmaktan onur duyduğu Hacettepe Tıp Fakültesi’nde devam eden Dr. Altınbaş’ın önüne serilmiş yeni bir dünya vardı artık. İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanı bir kliniysen hekim olarak, Başkentin en yoğun akademik ortamlarında çalışma fırsatı bulan ve yaptığı klinik araştırmalar ile Doçent Doktor ünvanı elde eden Dr. Altınbaş’ın son durağı Harvard Üniversitesi olmuştur. ABD Boston’da geçirdiği iki yılın sonunda, artık yaşayacağı son durağı belirlemiştir. Yeni çalışma ortamı, Yale Üniversitesi’dir. Bilimsel olarak odaklandığı karaciğer hastalıkları oluşum mekanizmaları dışında, yaklaşık 10 yıl boyunca bir Amerikan şirketinde “Gerçek Dünya Verileri” alanında Medikal Danışman/ Direktör olarak görev almıştır (STATinMed Inc.). Ulusal ve uluslararası kongrelerde onlarca sunum yapmış, ülkemizde çalıştığı kurumlarda tıp öğrencisi, iç hastalıkları asistanı ve gastroenteroloji yan dal asistanı eğitimlerinde aktif rol almıştır. İlk yazılarının (Almanca şiir dahil) yayınlandığı, üretmenin zevkini ilk olarak tattığı dergi, Dr. Altınbaş’ın “Şu kısa yaşantımda özlemle andığım ve gençlik yıllarımın geçtiği, olgunlaştığım yer!” dediği, Büyük Kolej okul dergisidir. Üniversite yıllarında başkanlığını da yaptığı Tıp Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Topluluğu (HUTBAT) ve kurucular kurulunda yer aldığı Türkçe Topluluğu bünyesinde çıkartılan dergilerde editörlük ve yazarlık yapmıştır. İngilizce ve Türkçe dilinde basılmış 10 adet tıp kitabında bölüm yazarlığı olan Dr. Altınbaş’ın, uluslararası arenada yer alan saygın hakemli dergilerde 100’e yakın bilimsel yazısı yayınlanmıştır. Ulusal ve Uluslararası 20’ye yakın tıp/ bilim dergisinde hakem olarak görev alan Dr. Altınbaş, Kasım 2020’den itibaren Ocak Medya’da medikal ve para-medikal yazılar yazmaktadır. Evli ve iki çocuk babası olan Dr. Akif Altınbaş, İngilizce ve Almanca bilmektedir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here