Biz aslında doğrunun ne olduğunu bilmiyoruz

0

Gösteriş insanın kendisini ifade etmesi çabasının bir şeklidir; gösterişte abartı insanın kendisini ifade edemediğini düşünmesiyle ilgilidir, abartma şekli ise kendisini hangi konuda ifade etmek istediğiyle ilgilidir.

Cehalet ise bakidir, yalnızca söylediklerinin toplumsal kabullerle uyuşması oranı ona kendisini aklı başında kabul etmesine fırsat vermiş olmaktadır.

İnsanın akıllı olduğu fikri doğrudur, ancak bu bildiklerinin doğru olduğu anlamına gelmemektedir; çünkü bildiklerinin kabullerle uyuşması oranı akla dair bir ifade olsa da bu ifadenin doğrulukla bir ilgisi yoktur.

Hem zaten insanlar doğrularla değil, akli olanlarla hareket etmektedir, çünkü akli olanın doğru olduğu düşüncesindedir.

Doğrunun akli olanla elbette bir ilişkisi var, ancak bu ilişki direkt değil, in-direktir, olaylara dair bir okuma ve o okumanın geçmiş tecrübelerle karşılaştırılması sonucu alınmış bir karar, bir neticedir.

Yani aslında doğru bir karardır, kabulü fayda değerine göre değişmekte, değer olma halini sürdürmesi de yine o faydanın kabul görebilirliğini sürdürmesine göredir.

Doğrunun pek çok tanımı var, bunun bilimsel, sosyal veya kültürel yanı yalnızca olayları farklı şekillerde ifade edebildiğimizi gösterir ki, her ifade zaten doğruya dair bir tanımlama şeklidir ki, o tanımlamanın tutulması da yine doğru olmasıyla ilgili değildir, kabul görmesiyle ilgilidir.

Doğrunun bilimselliği ise aslında bir şeyin diğer bir şeyle tutarlı olmasıdır ki, gerçekte tutarlılığın bilimsellikle bir ilgisi yoktur, tutarlılığın ilgisi bizimledir, çünkü o neticenin tayininde bizim kararımız caridir.

Yani aslında bilimsellik bize şeyler arası bir tutarlılığı ifade etmektedir ve o tutarlılığın neticesinin bilimle bir ilgisi yoktur, o bizimle ilgilidir, çünkü belirli bir tutarlılık şartına bilim değil, biz bağlıyız.  

Buna göre biz bir doğruyu tespit ettiğimizde aslında yalnızca bize uyduğunu düşündüğümüz bir şeyi tespit etmiş oluyoruz, ona doğru dememiz yalnızca bir ifade şeklidir, biz aslında herhangi bir doğruyu tespit etmiş bulunmuyoruz, onu doğru sanmamız yalnızca bir yanılsamadır, yanılma nedenimiz ise yine elimizdeki başka verilerin onu doğrulaması veya başka kafalarında bizim gibi o sanıya iştirak etmesi sonucudur.

Biz aslında doğrunun ne olduğunu bilmiyoruz, bilimde olayları, davranışlarda da durumları ayrımlarken yararlılıklarına göre onlara birtakım payeler veriyoruz ve o payelerin adına da doğru diyoruz.

Oysa ayrımlama bir çeşit okumadır, bunun bölgesel farklılıklar göstermesinin nedeni de buradan gelmektedir, çünkü her davranış nasıl her kültürde cari değil ise, her kabulde her toplumda yine öyle cari olmayabilmektedir.

İnsanların farklı düşünmesi, farklı inanması veya farklı şekillerde yaşamalarının nedeni de buradan gelmektedir, çünkü her insan kendi şartlarının çocuğudur, bunun kültürlerinde veya yaşamlarında farklılıklar göstermesinin nedeni onların ona o şekilde kabul vermesinden gelmektedir.

Eskimolular, ilk Hollandalılar topraklarına ayak bastıklarında onların kendilerinden erdemli olmayı öğrenmeye geldiklerini düşünmüşlerdi; çünkü kültürlerinin temelinde paylaşım vardı –buna kadınları paylaşmaları da dahildi- ve o kuralın dışına çıkanın orada yaşama şartı yoktu; zira paylaşılmayan her şeyden onsuz olanın mahrum olması dışında bir koşul yoktu. Ancak Holandalıların aç kurtlar gibi altının peşinde olduklarını gördüklerinde –acıda olsa- yanıldıklarını anlamış ve toprakları buzul kayalardan ibaret olduğu için tanrılarına minnet duygularını sunmuşlardı. Bir İnuit reisi şöyle demişti; “Yüce Güce şükürler olsun, topraklarımız olsa da altı metre buzların altında.”

Ama şunu itiraf etmeliyim ki insanlar her yerde birbirlerine benziyor; ben şahsen hala Amerika da öldürdüğü her savaşçının kafa derisi yüzüp toplayan bir Koca Ayak savaşçısını gururunu, Hindistan’ın Nagaland Eyaletinde yaşayan Kaynak savaşçıların öldürdüklerinin kafataslarını toplamalarını; gelen konuklarına öldürdüğü savaşçılardan topladığı kafataslarını göstererek gururunu tazeleyen Tayland yerlilerini veya kazandığı her savaştan sonra omuzlarına fazladan bir apolet takan kanlı generallerin ne yaptığını anlamıyorum. Acaba diyorum:  Eski Amazon yerlilerinden yakaladıklarını öldürüp mideye indiren Caboçlolular daha mı iyi yapıyorlardı?

Siz hangi doğruyu savunuyorsunuz?

Geçen –ismi lazım değil- bir adam dinden çıkanın katli farzdır, diyordu. Eskiden vacip denirdi. Vacip, kişinin durumunu onu icap ettirecek şekle getirmesi şeklinde açıklanabilir. Buna iki farklı inanın iki farklı yaklaşım getireceği de aşikardır ki, zaten hep öyle oldu. Ama iş farza geldiğinde ortaya bir katiyet çıkmakta, inanmış olanın bunu bir emir şeklinde alması ve uygulaması takdirine tahvil edilmektedir. Artık şansınıza.  

Biride, her doğanın doğarken Müslüman olduğunu söylüyordu. Yani bu zekayı diğer zekaya bindirdiğimizde önümüze çıkan –neredeyse- herkesi öldürebileceğimiz sonucu çıkmaktadır.

Kuşkusuz her doğanın Müslüman olduğu sözü doğru değildir; kültür arkeolojine az biraz ilgi duymuş herkesin bu kelimede her doğanın masumiyetine vurgu yapıldığını bilir. 

Neyse bu konuları da Sinan Bey’e bırakayım.

İbrahim Yersiz

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here