Boğaziçi Üniversitesi Olayının Bana Anlattıkları

3

Amacım, bazı kurum ve kişileri töhmet altına almak değil. Kimseyle alıp veremediğim yok. Cıs yakar dediğimiz, konuşmaktan korktuğumuz konuları dillendirme cesaretini yeni elde ediyoruz. Bunlardan biri de sembolik olarak Boğaziçi Üniversitesi.

Bir süre önce sözü edilen üniversiteye bir rektör atandı. Atamada yasalara aykırılık, bir usulsüzlük yok. Birtakım çevreler, adeta kıyamet kopardı. Rektörün şahsından yontacakları çırayla yangın çıkarmak istediler. Gerekçeler, kuzu postuna bürünmüş canavarın ulumaları gibiydi. Öküzün altında aradıkları doğmadan ölen buzağı için söyledikleri türküler, İstanbul Boğazı’nın serin sularında kaybolup gitti.

Dert nedir, Boğaziçi neyi anlatır?

Dert; Batı’nın laik, seküler, kibirli, sömürgen kültürünü üçüncü dünya, özellikle İslam ülkelerine yaymak, bu ülkeleri kendine tabi kılmak, bilhassa birikmiş tarihi kinini, bir Osmanlı bakiyesi olan Müslüman Türk milletinin üzerine kusmak. Boğaziçi Üniversitesi, bu amaçla yüz elli yıl önce kurulan müesseselerin en gözdesi.

Temeli, Robert Kolejidir.  Kolej’e ismini veren Fransız Yahudi’si Robert’in “Müslümanlar İstanbul’u fethetmek için burada hisar yaptılar, ben de okul yapacağım.” cümlesi, tarihi kayıtlarda yer alır.

Osmanlı’nın son yüzyılında çok sayıda yabancı okul açılmıştı. Bunlardan bazıları bugün eğitim ve öğretime, kuruluş felsefelerine uygun olarak devam etmektedirler. Robert Koleji’nin ilk köşe taşının indirilişinde konuşma yapan Yunanlı hatibin, Kolej binasını Rumeli Hisarı ile karşılaştırarak, “Bu bina, o surlardan daha yüksek, onlara hükmedecek. Gücü manevidir ve ebedidir, o surların yıkılıp gittiğini görecek.” dediğini kitaplardan okuyoruz.  Yine Amerikan misyonerlerinden Seward ise sonraki yıllarda Kolej’de yaptığı konuşmada, Rumeli Hisarı’nı, “Amerika’ın keşfinden kırk yıl önce Hıristiyan ordusunun yenilmesini ve Müslüman despotizminin kurulmasını sağlayan kuleler” sözüyle betimler. Anlaşılan odur ki, lise olarak Robert Koleji, onun devamı olarak kurulan Boğaziçi Üniversitesi, diğer lise ve üniversitelere göre Batılı sömürgeci güçlerin gözünde ayrıcalıklı konuma sahiptir. Bu ayrıcalık, ona tarihi misyon yüklenmesindendir. 1971 yılına kadar bütün rektörlerin yabancı olduğunu bilmek, bu okulun misyonu hakkında bize daha net fikir verebilir.

Aytunç Altındal, “Türkiye’de ve Dünyada Casuslar” adlı kitabında okulun “Osmanlı’daki, Amerikan, İngiliz, Rum casuslarının yuvası olduğunu, birçok casusun bu okulda, öğretim üyesi kisvesi altında görev aldığını” belirtir. Yine devletin istihbaratında çalışanların, bu okulun öğretim üyesi ve öğrencilerinin casusluk faaliyetlerini kaydettiklerini biliyoruz.

Şimdi sormak gerekir: Okulun geleneğini, misyonunu gündeme getirerek gösteri yapanlar, hangi mirasa, geleneğe sahip çıktıklarını, ne uğruna nefes tükettiklerini biliyorlar mı?

Robert Kolejinin ve Boğaziçi Üniversitesinin, Türkiye’nin en zeki öğrencilerini, en yüksek puanla aldıkları, onlara üst düzey eğitim verdikleri bir gerçek. Kumaş kaliteli, terzi iyi; peki ortaya çıkan elbise ne?

Robert veya Boğaziçi mezunu olup bu memleket için bedel ödemiş, ülkemize yüksek imaj kazandırmış kaç isim var?

Yüzde onluk veya yirmilik istisna, bu sorumu haksız çıkarmaz.

Öğretmenlik yaptığım yıllardan hatırlıyorum. Robert Koleji’ne ancak elit kesim diyebileceğimiz ailelerin çocukları gidebilirlerdi. Özel ders ve para gücüyle kazanılabilen okulu bitiren öğrenciler, üniversite sınavlarına formalite olsun diye girerlerdi. Bunların da tek tercihi, Boğaziçi Üniversitesidir; değilse, özellikle Amerika’da, olmazsa bir Batı ülkesinin üniversitesinde okumaktır.

Kendilerine destek olduğum Kolej öğrencileri ile aramdaki değer farklılığından hep rahatsız oluyordum. Bir gerçek olan konum farklılığının, insanlarda ne derin algı ve ufuk ayrışmasına yol açtığını net bir şekilde görebiliyordum. Zevklerdeki, ilgilerdeki, beklentilerdeki, değerlerdeki, uçurum denecek görüş ve anlayış farklılığı, bana ayrı cumhuriyetin vatandaşlarıymışız hissi veriyordu. Vatan, bayrak, dil, din duyarlılığımı; vefa, sadakat, aidiyet, hoşgörü, fedakarlık gibi değerleri bu zeki öğrencilerde göremiyordum. Yüksek özgüven, bir o kadar ego; ferdiyetçi, liberal ahlak, en belirgin özellikleriydi.  İstisnalar hariç, her biri bu ülkenin kaybedilmeye aday Mankurtları gibi geliyordu bana.

Boğaziçi mezunlarının yüzde kaçı bu toprağın insanı olarak kalabiliyor, bulunduğu seviyeye kendisini getiren insanlara karşı borcunu ödeyebiliyor? Bir anket yapılsa, en az yüzde yetmişinin yüksek lisans ve doktorasını yurt dışında yapmak isteyeceği, iş ve meslek kariyeri için bir Avrupa, özellikle Amerika’da yaşamayı tercih edecekleri görülecektir. Bu ülkede yetiştiği halde, bu ülkenin insanına, toprağına hizmet borçlandığı bilincine sahip olmamak da, maalesef, yine bu toprakların insanına özgü bir patolojik hal.

En zeki gençlerimizin en kaliteli eğitim verdiğini düşündüğümüz üniversitelerde öğrenci olduktan sonra nasıl kimlik değiştirdiklerini, ailelerine, içinden çıktıkları topluma yabancılaştıklarını, onlara tepeden baktıklarını; dış güçlerin piyonu, bölücü örgütlerin maşası olduklarını gördük. Memleketteki her türlü güzel işe karşı çıkan “istemezük”çü zihniyet sahipleriyle iş birliği yaparak terör estirdiklerini de unutmadık.

Bu topraklarda olup bu topraklara, bu ülkenin insanlarının vergisiyle maaş alıp bu ülkenin insanına, bu insanların geçmişine ve geleceğine hizmet etmeyen ve etmeyecek olan her türlü ve her seviyede eğitim kurumu, artık bize gerekli değildir, fazladır. Her seviyedeki eğitim kurumu bu perspektifle yeniden organize edilmelidir. Beni tanımayanı ben tanımak zorunda değilim. Herkes, borçlu olduğu yere hizmet etmekte serbesttir, borçludan alacağımı istemek de benim hakkımdır.  

Sosyolog Nur Vergin apartman örneğinden yola çıkarak “Apartmanların bodrum katlarında yanan sahur ışıkları üst katlarda yanmaya başladığında Türk toplumunda sosyal çatışma başladı.” der. Toplumun alt katmanını oluşturan yoksulların, kimliği inkâr edilenlerin, inancı sebebiyle değersizleştirilenlerin, her türlü bedeli ödemesine rağmen susturulanların, “Artık ben de varım.” diyerek haykırmalarıdır bu çatışma ve çatırdama. Çatırdama devam etmektedir ve etmelidir. Su akacak, yatağını bulacaktır.

Duman, ateşin varlığının delilidir. Yeter ki bizi ısıtan ve ışıtan meşale yanmaya devam etsin.

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com

http://kadirdurgun.com/bogazici-universitesi-olayinin-bana-anlattiklari/a

3 YORUMLAR

  1. zamanında yazılmış çizilmiş söylenmiş bir çok söz vardır.bu ülkenin bir muktedirler tarihi var ona karşı yazılmış yalan söyleyen tarih utansın tarihi var.hatta yalan söyleyen tarih utansın tarihi de utansın tarihi var.
    boğaziçi üniversitesini eğitim hayatına kazandıranların ajandası düşüncesi başka olabilir.
    ama bu üniversite artık sadece seçkinlerin değil ülkedeki zeki öğrencilerin seçtiği ve kazandığı bir üniversite.ve bu öğrencilerin çoğu ülkenin alt ve orta gelir gruplarının çocukları.
    burada problem ben yaparım olur biter zihniyetidir.tamamen siyasetle ilgilenmiş hakkında intihal gibi iddia olan kalibre olarak boğaziçi üniversitesi öğretim üyelerinin çok altında olan bir kişi mi boğaziçi üniversitesini yerli ve milli hale getirecek.
    malum rektörmü boğaziçi mezunlarını vatana millete hizmet etmesini sağlayacak.
    ben şahsen boğaziçi mezunlarının bu ülkeye fikri teknik ekonomik olarak hizmet ettiklerini düşünüyorum.
    sizde çok iyi biliyorsunuzdur ki yapılan araştırmalarda genç nüfusun en büyük idealinin yurt dışına çıkmak olduğu hatta bu oranın iktidarı destekleyenlerde bayağı yüksek olduğu görülmüştü.
    yani sadece boğaziçililer değil tüm ülke gençlerinin büyük bir oranı bu ülkede gelecek görmüyorlar.
    üniversite mezunlarının işsizlik oranının %34 olduğu bir ülke burası.

  2. Sayın Yazarın geçmişi ve yaklaşımına bakınca buradaki fikirleri yadırganmamalı. Kendisi samimidir, onu sorgulamam, ama maalesef bu bakış açısı sağlıklı değil ve ülkemiz ve insanımızın faydasına değil. Aslında bu bakış açısı ortalama Türkiye sağının bakış açısıdır, hatta Türkiye’deki kahir ekseriyetin (solcu, CHP’li vs. çoğu dahil) bakış açısıdır. Bu aslında devleti kutsayan ve devletin halkın ensesinde boza pişirmesinin önünü açan ince planın dillendirilmesidir. Yani güya gariban Müslüman halkın hakkını (ulusalcı versiyonu vatan savunması) dış güçlere karşı korumaya çalışıyorlar. Biz de inandık. Oysa aynı hikayeler Osmanlı zamanında da vardı, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri de var. Hem Trump’la işbirliği yapıp hem de emperyalizme karşı oluyorsunuz!! Bunları lütfen izah eder misiniz? Ortadan konuşmak kolay, bu konuları nasıl bağdaştırabiliyorsunuz inandırıcı şekilde yazarsanız istifade ederiz.
    Evet konuyu az bilenler biliyor ki bu atama kanunlara uygun. Kimsenin bunu tartıştığı yok zaten. Ama herkes biliyor ki yazarın uzun uzun anlatmaya çalıştığı ve bütün Havuz Medyasının koro halinde dillendirdiği bir elitizm meselesi yok. Bu rektör de muhafazakar ve karabudundan biri değil. Aslında bu yazar da artık normal halktan biri değil. Erdoğan ve yakınındaki bir grup İslamcı maalesef içinden geldikleri davayı zenginleşmeye tahvil ettiler ve devletleştiler. Şimdi bize hala elitler masalını okumanıza gerek yok. Lütfen kabul edin, artık elitist Kemalistlerin hayal ettiği Türkiye’yi siz İslam adına yola çıkarak kuruyorsunuz. “Üniversitelere Cumhurbaşkanı doğrudan Rektör atayacak” diye KHK çıkarıldığında muhalefetin sesi çıkmadı, şimdi güya Boğaziçi’ndeki çocuklar üzerinden muhalefet yapmaya çalışıyorlar. Anlaşılan muhalefet partilerinin başındakiler de bu oyunda ortak.

  3. Sn Yazar, kim kurmuşsa kurmuş olsun çok önemli değil, Boğaziçi ülkemizde kurulmuş, kaliteli eğitim veren bir okul haline gelmiş mi gelmemiş mi? Gelmiş! O halde istifade et! Ne yap yap kendine malet. Orada, yurtdışına aşık öğrenciler yetiş(tirili)yordur, velev ki doğrudur. Önemli bir çoğu yurtdışa ileri öğrenim için orayı atlama taşı olarak kullanıyordur, dışarı çıkınca da ülkesini unutup geri dönmüyordur, bu da doğrudur. O zaman, bu üniversitenin kaliteli eğitim sistemini ülkede-Anadolu’da eğitim veren üniversitelerde yaygınlaştırman gerekir(di). O kadar yaygınlaştırman gerekir(di) ki yurtdışına aşık olmayan, yurtdışına kaçmayan veya yurtdışına çıkınca ülkeye kültürüne olan aidiyetini unutmayan, bir süre sonra daha da eğitilmiş olarak yurduna dönen ve kalkınma hamlelerine içerden bir nebze de olsa omuz verebilecek liyakat sahibi elemanlarının sayısı kaçaklarınkinden daha büyük oranda artmalı(ydı). Bunlara sahip çıkılabilir(di). Yapılması gereken teknik işlere partizanlıkla ehil olmayanlar doldurma(zdı).

    Şayet, mezunlarına sahip çıkamıyorsan, kaliteli eğitim bu ülke için bir lükstür, yabancılara adam yetiştirmektir ki bu işi sadece Boğaziçi değil başka üniversiteler de zaten yapmaktadır (ODTÜ-BİLKENT vs). Nasıl ki boru hattı kurmuşuz. Mavi akım vs. ihtiyacımız enerjiyi parasını verip alıyoruz, bir boru hattı kurmuşuz kaliteli üniversitelerimizden geçleri yetiştirip bu kanalla akın akın dışarı sevkediyoruz. Yabancılar bu okulları vaktiyle hangi amaçla kurmuş olurlarsa olsunlar bugün olan budur. Senin ülken bu planı bozamamış! Eğitim denince akla dini eğitim geliyor ki o iş de ezberine yapıldığı için randımanlı olamamış (kaçakların önemli bir nedeni zaten o). Hep kan kaybediyorsun. Yanlış yönetim örnekleri ve siyasi kavgalarla içerde yangınlar çıkarmışsın söndürmek için nesillerdir oradan oraya koşturuyorsun….

    Çanakkalede bozguna uğratmış oldukların işin acısını kat be kat daha kolay olarak çıkarıyorlar. Tabiri cazise kültürel emperyalizmle kendine köle etmiş durumdalar. Bu arada diğer taraftan senin çocuklarına da kucak açmışlar “cancan” yapıyorlar onlar da, çocuk n’apsınlar! koşa koşa giden gidene…. Sen de oturmuş, bu durum karşısında sinir krizi geçiriyorsun, galiba!! Derin devlet denen bir oluşum varsa bu işe hiç o kadar üzülüyor mu?

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here