Bülent Arınç üzerinden ortaya çıkan facia

1

“KHK bir faciadır” derken tabii bilemezdi başka bir faciayı ortaya çıkaracağını. Şahsına yönelik sevgi tohumcuklarının neşet edeceğini de elbette tahmin edemezdi.

Bu kadar çok seveni olduğunu bilmek de kim bilir insana ne kadar mutluluk veriyordur. 

Türk Dil Kurumu’nun güncel Türkçe sözlüğünde Arapça olan facia kelimesi “Çok üzüntü veren, acıklı olay, afet” şeklinde tanımlanıyor. 

Örnekte ise Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Sebep olduğunuz faciadan henüz haberiniz yok” cümlesi paylaşılıyor.

Bu cümle sanki yaşadıklarımızı özetler gibi..

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Üyesi Bülent Arınç’ın “KHK bir faciadır.” dediği ve kıyameti koparan cümle. 

Ancak toplumun henüz bu faciadan haberdar olmadığı veya olmak istemediği ya da yüzleşmeye henüz hazır olmadığını şu süre zarfında anlamış olduk.

Daha Arınç’ın sözlerinin sıcaklığı kaybolmamışken savcıları göreve çağıran mı dersiniz, ‘Fetöcü’ diyen mi dersiniz, hain ilan eden mi dersiniz, düelloya çağıran mı dersiniz, araya damadını karıştıran mı dersiniz; ne ararsanız var.

Reklam

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da “Esefle” karşıladığı “KHK bir faciadır” açıklaması, gerçekten durduk yere söylenmiş bir söylem midir? 

Söyleyeni değil de söylediğini ölçüp, tartıp, düşünüp müzakere yapsaydık, sanıyorum sorunları yağdan kıl çeker gibi çözerdik.

Ortada bir gerçek var:

Ya Sayın Arınç bu toplumun içerisinde yaşamıyor ya da Arınç’a karşı topyekün bir linç girişimine kalkışanların yaşadığı toplum farklı.

İkisinden biri.

Sizce hangisi?

Karar vermek isteyenlere, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun twitter hesabından yaptığı bir günlük paylaşımları, takip etmelerini öneririm.

15 Temmuz hain darbe girişimi ülkemizin kalbine çakılmış bir çividir. Maalesef kalbe saplanan bu çivinin çıkarılış yöntemlerinde ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Adalet mekanizması gerçek anlamda işlememektedir. Bu nedenle çivinin zehri, gittikçe toplumu zehirlemektedir.

Reklam

Aslında bu zehrin ne kadar yayıldığını Arınç’ın açıklamaları sonrası ortaya çıkan manzara ile görüyoruz. Bir facia başka bir faciayı üretmiş de haberimiz yokmuş.

Tahammül sınırlarımız yok denecek kadar daralmış. Kalbimizdeki sevgi tohumları solmuş, “Ben yandım, tüm dünya yansın” anlayışı hâkim olmuş. Başkalarının yaşadığı acılar, bizim mutluluk kaynağımız olmuş. Empati kurma, hayalimizden dahi silinmiş.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı hücrelerimizde geziniyor.

Düşünün, yaşanılanlar öyle bir boyuta gelmiş ki..

AK Parti’yi kendi çocuğu gibi gören, partiden istifa ederek başka bir parti kurmaya kalkışanları affetmeyeceğini belirten bir insan dahi uygulamadaki adaletsizlikleri konuşmak zorunda kalıyor.

Yaşanılan haksızlıkları en üst perdeden ve tüm enerjisini kelimelere yükleyerek ifade ediyor. 

Peki, bu durum karşısında insanlar ne yapıyor?

Söylenenlerin gerçeklik payını düşünüp, sorgulayıp bir sonuca varmak yerine, başını şöyle bir kaldırıp çevresine bakmak yerine “sen zamanında şunu yapmıştın, şöyle demiştin, şuydun, buydun, samimi değilsin” tarzı yollara saparak varolan gerçeklikten kopmaya çalışıyorlar.

Bunun zararını yine hepimiz çekiyoruz. 

Bu sorunu kabul etsek de etmesek de “facia” ile veya hangi kelimeyle ifade edersek edelim yaşadığımız her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor. Saklanarak, susarak, görmezden gelerek ya da gerçekleri söyleyenleri aforoz ederek bu problemi çözemeyiz. 

“Fikir özgürlüğü, demokrasi, insan hakları, karşıdakinin düşüncesine saygı duyma” gibi gece-gündüz ağzımızdan düşürmediğimiz ilkeleri birden çöp sepetine atıp “Ya bendensin ya kara toprağın” moduna geçiveriyoruz.

Mesele sadece Arınç’ın açıklamaları sonrası yaşanmıyor ki..

Ahmet Altan ile Nazlı Ilıcak’ın tahliye haberi sonrası da maalesef biz bu gerçeklikle yine karşılaştık. “Hayır, onlar tahliye edilmemeliydiler, sonsuza dek orada kalmalıydılar, onlar zaten doğuştan suçlu” tarzında akla hayale gelmedik, insanı gerçekten korkutacak boyutta düşünceler orta yere seriveriliyor. 

Toplumda insanların birbirine karşı oluşan bu kin ve nefretin kaynağını bulup sevgiye dönüştürmek zorundayız. Aksi halde bu ateş, hepimizi yakıp kavuracak.

“Bugün adalet olgusu iflas etmiş, mağdurlar ordusu oluşmuş bir Türkiye var” diyen Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun ifade ettiği şu birlikteliği yakalamak zorundayız:

“Bu dava, bu sevda, bu vatan bizimdir. Karacaoğlan bizim, Dadaloğlu bizim, Yunus Emre bizimdir. Ahmet Yesevi, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş, Mevlânâ bizimdir. Semah bizim, halay bizim, horon bizimdir. Munzur bizim, Fırat bizim, Kaz Dağları bizimdir. Madımak, Roboski, Başbağlar bizimdir. Yasin Börü, Eren Bülbül, Berkin Elvan bizimdir. Acısı bizim, sevinci bizim, kederi bizim türküsü bizimdir. Bu çağrımız, Kürde, Türke, Aleviye, Sünniye, Laza, Çerkeze, Arnavuta, Boşnağadır. Bu çağrımız, dindara, muhafazakâra, libarele sosyal demokratadır. Görüşü, düşüncesi ne olursa olsun 82 milyon ülke evlâdınadır.”

Artık söylem değil eylem zamanıdır. Kaybedecek vaktimiz dahi kalmamıştır. Toplumun hücreleri birbirinden ayrılmaktadır. Aklımızı başımıza almanın zamanı geldi, geçiyor bile. Bu yaşadıklarımızı birer işaret fişeği sayıp kardeşliğimizi güçlendirecek adımlar atmalıyız. Bunun yolu da tabiî ki adaletten geçiyor. 

Bunlar da Kur’an-ı Kerim’den.. 

Mâide Suresi 8. Ayet: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

Nahl Suresi 126. ayet: “Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.”

1 YORUM

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here