Burak Soyer’in röportajı: Kıyamete giden yol: Gemide Yer Yok

0

Bu yıl 75. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü alan Ömer F. Oyal’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘Gemide Yer Yok’ kitabı geleceğin karanlık atmosferini okura adım adım gösterirken kıyamete giden kaotik yolu sağlam bir psikolojik derinlikle isimsiz karakterler üzerinden anlatıyor.

Kıyamet borusu çoktan üflendi. Üflendi de yankısının gelmesini bekliyoruz gezegence. Bitmeyen din, dil, ırk, mezhep, politik savaşları, sakız alınır gibi alınan silahlar, tanklar, füzeler… Yeni acımasız düşmanımız korona ve her daim tetikte bekleyen deprem. İnsanoğlunun basireti bağlanmış durumda. Çok zor dönemlerden geçiyoruz. Nefes alış verişimizde bile ölüm tehlikesi var. Bindiğimiz alametin rotası belli: Kıyamet! Çıkış yolu var mı? Bir kıvılcım belki. O da elbette sanatla, yazıyla olacak. İnsanlığı, doğayı, dünyayı sanat, kültür, edebiyat kurtaracak.

İnsanoğlunun doymak bilmeyen nefsinin, iktidar savaşlarının getirisi götürüsü üzerine dünya üzerinde birçok sanat eseri üretildi bugüne kadar. Ancak yaşadığımız coğrafyaya kılcal damarlarımıza kadar girmiş olan dijital dünyanın eklenmesi gibi bir ‘malzeme’ varken elimizde, Türkiye’de geleceğin distopik, kaotik, karanlık dünyasında neler olabileceğini öngören çalışmalar pek üretilmedi. Yok değil. Zülfü Livaneli’nin ‘Son Ada’sı ve Oya Baydar’ın ‘Köpekli Çocuklar Gecesi’ kitapları bu türün nadide örneklerinden. Buna son olarak 75. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü alan Ömer F. Oyal’ın ‘Gemide Yer Yok’unu ekleyebiliriz. ‘Gemide Yer Yok’ isimsiz bir karakterin monologlarıyla zamansız, mekansız bir dünyada sebebi olmayan bir savaşın arka fonunu oluşturduğu bir atmosferde hayatta kalma savaşını isimsiz bir karakter üzerinden anlatıyor. Ömer F. Oyal’la ‘Gemide Yer Yok’u ve karanlığa giden yolu konuştuk.

Kitaptaki karakter geçmişine dolayısıyla belleğine saplantılı bir biçimde bağlıyken gelecek düşüncesinin de iflas ettiğini düşünüyor. Bellek konusunda bir hayli hemhal olmuş Ercan Kesal’la yaptığım bir söyleşide kendisine bellekle ilgili bir soru sormuştum ve şu cevabı almıştım: “İnsan dediğin deneyimlerinden başka nedir ki?” Buna katılır mısınız?

Gelecek belirsizleştiğinde geçmişi sağlama almaya, onu sabit kılmaya çalışıyoruz. Kitapta bunun aracı aile fotoğrafları. Zamanla silikleşecek anıları çağırıp tazeleyeceğimiz kaynaklardan birisi de fotoğraflar. Mazinin Nuh’un gemisine bindirilerek kurtarılması çabası da diyebiliriz. Kitapta bir ailenin geçmişi geleceğe ulaştırılmaya, kargaşadan kaçırılmaya çalışılıyor. Dünyamızda tüm bir geçmişi, aile belleğini geleceğe neredeyse bir-iki fotoğrafla taşıyabilen sayısız aile mevcut. Geçmiş, tamamen değişmiş dünyada kimliğimizi yeniden kurabilmek, bir süreklilik oluşturabilmek için elimizdeki tek şey. Sorunuza gelirsek; kişiliğimiz başımıza gelenlerin; ailemizin, toplumumuzun başına gelenlerin ve bunlara verdiğimiz tepkilerin bir sonucu. Belleğimiz bütün bunları yeniden ve yeniden harmanlıyor, her yeni durumda geçmişin deneyimini çağırıyor. Kişinin kimliği de bu bellekle birlikte kuruluyor. Belleksiz bir kimlik de, kişilik de düşünülemez. Bu durumda da evet, insan bellekten başka bir şey değildir.

“Geçmiş ancak kökten biçimde geride kaldığında, bilinen dünya kaybedildiğinde veya hayat artık yeni bir ışıltı, geleceğe dair umut sunabilecek ışıktan yoksun kaldığında anlam kazanıyor,” diyor karakter. Bunu biraz açabilir misiniz?

Her şeyimiz geçmişten ibaret olsa bile bugün ve geleceğe dair umutlarımız, yaşadığımız güne ilişkin tasavvurumuz – ki o da geleceğe dair özlemlerimiz düşüncelerimizle biçimlenir, geçmişi gölgeler, onu yok hükmünde saymaya çabalar. Umut geçmişin yadsınabileceğine, geçmişteki hataların, gölgeli alanların, bize ayak bağı olan her şeyin ve kimliğimizin aşılabileceğine dair inançtır da aynı zamanda. Geleceğin ışığı altındaki geçmiş gerilerdeki tatsız bir gölgeden başka bir şey değildir. Onun öyle olduğunu varsaymaya eğilimliyizdir. Zira geçmiş kurtulmaya çalıştığımız hatıraların da bir toplamıdır aynı zamanda. Fakat geleceğin ışığından yoksun kaldığımızda, önümüzdeki ufuk kaybolduğunda ve hatta bildiğimiz dünya kaybedildiğinde kimliğimizi onaracak ona sürekliliğini verecek tek şey de yine o kaçtığımız geçmiştir. Bu durumda ister istemez geçmişi ele almaya onu parlatmaya, onu özlemle anmaya yoğunlaşırız. Bireyler bazında da, toplumlar bazında da. Yani bir ufkumuz, bir gelecek varken kurtulunmaya çalışılan geçmiş bu kez bir cankurtaran simidi haline gelir ki, buradan ilk sorunuza dönersek; aşmaya çalıştığımız kişiliğimiz ve belleğimizin bizi var eden şey olduğunun farkına varırız.

Karakterin bulunduğu ortama göre görece ‘normal’ giden hayatı kapısında yaşlı kadını bulmasıyla değişiyor. Sonra kadının kızı ve iki torunu geliyor. Sonra da damat. Damadın davranışlarındaki umursamazlık, bitmeyen istekleri adeta karakteri kendi evinde sömürmesine karakter ses çıkarmadan uyuyor. Buna ‘öğrenilmiş kayıtsızlık’ diyebilir miyiz? Ve bunun sebebi nedir?

Damat veya eve yeni gelenler romanın kahramanından başka bir gerçeklik düzlemine aitler. Evin sahibi felaketi öngörerek hazırlık yapan birisiydi, gelenler ise hiçbir hazırlık çabasında olmadıkları gibi evlerini de yitirmişlerdir. Onlar hayatta kalma ve iliştikleri yeri genişletme, kendilerine yeni hayat alanı açabilme çabasındalar. Bu nedenle de evin sahibinin istek, arzu ve planlarına özen gösterme eğiliminde değiller. Ev sahibinin kargaşaya hazırlıklı olması onlara yeni imkanlar sunuyor fakat bu imkanları da sonuna kadar genişletmekten geri durmuyorlar. Böyle dönemlerde kaynaklara ve gıdaya ulaşım en az yaşama alanı ve mekana ulaşım kadar önemli hale gelir. Ayrıca gelenlerde aile olmanın ve kalabalık olmanın getirdiği kendine özgü bir meşruiyet de söz konusu. Gerçekte karakter insani davranmakla – ki buna gönüllü olduğunu söyleyemeyiz –  kendi yaşam alanını savunma arasında sıkışıyor. Aslında bir ailenin ihtiyaçları karşısında da sıkışıyor. Diğer seçenek herkesi evinden kovmak olacaktır ve bu bir türlü gerçekleşmiyor. Bu sıkışmışlık içinde o da diğerleri gibi yaşam alanı mücadelesi vermeye başlıyor. Çok da fazla bir seçenek yok ya insafsızca herkesi evden kovmak ya da yaşam alanını sinir savaşıyla korumak. Böyle dönemler bir ahlaki kararlar arenasıdır.

Karakterin artık dayanamayıp kadının torununun kafasına silah dayaması bastırılmış duygunun – bu ne olursa olsun – bir göstergesi mi? Sizce bu her zaman böyle olur mu?

Aslında duygu bastırılmıyor, bu duygu hep var. Evin kontrolünün elinden kayıp gittiğine dair gerilim ve bu gerilimin yarattığı öfke hep mevcut. Bastırılan öfke uygunsuz biçimde, orantısız koşullarda yer yüzüne çıkıyor. Uzun süre bastırıldığı için artık kendini her halükarda meşru görüyor ve abartılı bile olsa kendini bırakıyor. Bir öfkeyi, içerlemeyi içinizde uzun süre yaşattığınızda onun hangi koşullarda dünyaya fırlayacağını, ne şekilde kendini göstereceğini kontrol edemeyebilirsiniz. Hatta bazen öfkenin dışavurumu oldukça ilgisiz hallerde gerçekleşir; patlamaya neden olan şeyin öfkeyi yaratan nedenlerle hiçbir ilgisi yoktur. Bunun tezahürleri farklılaşabilir elbette. Mesela burada abartılı bir tepki görüyoruz. Ama abartı evde ve toplumda yaşananların romanın karakterinde yarattığı gerilimin çapı düşünüldüğünde hiç de abartılı sayılmaz. Güçlü bir tepki verilmek istenmiştir veya sertlik güçlü bir tepki haline gelir.  

Kitapta Nuh Peygamber’le de bir ilişki kuruyorsunuz. Bunu yapmaktaki amacınız neydi?

Arketipler bir anlamda somut toplumları, çağları paranteze alabilmemize, insanda temel kaygılara odaklanabilmemize olanak sağlıyor. Şunu kastediyorum; Gemide Yer Yok’ta somut kültürü, siyasal saflaşmaları, iç savaşın taraflarını parantez içine almaya çalıştım. Bu nedenle de hiçbir özel isim kullanmadım. Şehir ve ülke ismi de yok. Bunların hiçbirinin bu kitapta bir önemi yok. Sadece bir felakete hazırlığına ve felaket sırasındaki insanın ruh haline odaklanmaya çalıştım. Nuh Peygamber’in bir gemi inşa etmesi ve tufanda yaşananlar bir felaket süreci arketipi görevi görüyor. Bununla ilgili söylence ve metinler Tevrat’taki metnin çok daha fazlasıdır ama sadede gelirsek bir felaketin geleceğine gerçekten inanır mıyız ve buna ilişkin hazırlık yapabilir miyiz, bu hazırlık çevremiz tarafından nasıl algılanır gibi soruların hepsi Nuh Peygamber metinlerinde içerilmiştir. Hatta felaket sonrası da. Bu kadar geriye, neredeyse arketipe gitmek güncelliğe değil insanlığın temel hikayesine odaklanmayı kolaylaştırıyor. Zaten kitaplarımda günceli, güncel siyasal toplumsal gelişmeleri mümkün olduğunca geri plana atmaya, sorunları arketipler üzerinden tartışmaya çalışıyorum. Tarihsel bir zeminde bile bunu yapmaya çalışıyorum.

‘Gemide Yer Yok’ta bölümlerin arasında yer yer denemeye de göz kırpan satırlar okuyoruz. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Evet, bu zaten zamanımız edebiyatının eğilimlerinden birisi. Deneme mevcut konu etrafında serbestçe gezinebildiğiniz bir tür ve iyi yazılmış bir denemenin edebiyatı da, felsefeyi de, tarihi de içerebildiğini söyleyebiliriz. Bu da güncelin dışına çıkarak, kargaşaya biraz yukarıdan bakarak mümkün olabiliyor. Bazen bir kitapta tartıştığım konu neyse onun etrafında serbestçe gezinmeyi seviyorum. Tabii bir romanda abartmamak gerek. Benim için aslolan duygulardan ve düşüncelerden en az ölçüde söz ederek bir ruh halini okuyucuya taşıyabilmek. Bir ruh hali yaratabilmek. Zira bana kalırsa bir kitapta okuyucu açısından kalıcı olan esasen ruh hali. Pek çok ayrıntıyı, hatta ayrıntıdan çok daha fazlasını unutuyoruz ama kitabın yarattığı ruh hali bizde kalıyor. O kitapla ilgili düşünceleriniz cümlelere dökülemese de yarattığı durum zihninizde kalıyor. Böyle bakınca deneme ancak buna hizmet edebildiği ölçüle yer almalı diyebilirim.

Son olarak ‘Gemide Yer Yok’ distopik bir roman. Türk edebiyatında bu türe baktığımızda Zülfü Livaneli’nin ‘Son Ada’sı ve Oya Baydar’ın yakın zamanda çıkan ‘Köpekli Çocuklar Gecesi’ dışında bir örneğe rastlayamıyoruz. Gerek yaşadığımız çağ gerek de içinde bulunduğumuz çağı düşündüğümüzde Türkiye’de bu türde çok fazla eser bulunmamasını neye bağlarsınız?

Distopya ütopyanın tam karşıtı ve bugünkünden tamamen farklı bir gelecek tahayyülü olarak düşünüldüğünde kitabımdaki örgü ve anlatılanlar geleceğe ait değiller, şu anda dünyanın pek çok ülkesinde halen yaşanıyor bunlar. Bize distopya gibi görünmesi olanları ülkemizin geleceğine dair bir öngörü gibi algılamaktan ve biraz önce söylediğim anlamda somutluğun paranteze alınmasından kaynaklanıyor olabilir. Sorunuza gelirsek; belki Türkiye’de her dönem geçerliliğini sürdüren, bitmeyen, durmaksızın karmaşıklaşan her türden sorunumuz distopya üzerine düşünmeyi ya da yazmayı gereksiz kılıyor olabilir. Genellikle toplumsal sorunlarımız, toplumsal eleştirimiz veya bireysel hikâyemiz ön plana çıktığından güncelin üzerine çıkmakta, bir anlamda soyutlama gayretinde isteksiz davranıyoruz. Yani distopya her ne kadar bir gelecek tasavvuru ise de günümüz eğilimlerinden yola çıkılarak oluşturuluyor fakat güncelin farklılaştırılması, dönüştürülmesi hatta yabancılaştırılması kaydıyla. Distopya şu ya da bu şekilde daha durmuş oturmuş toplumlarda her şeyin tersine işlemeye başladığı, gelecek felaketler ya da toplumun otoriterleşmesi, yukarıdan kontrolü üzerine düşünme fırsatı sunuyor olabilir fakat herhangi bir şeyin oturmadığı, aynı sorunların tekrar ve tekrar yaşandığı, üstelik giderek daha karmaşık hal aldığı bir ülkede distopya fazla da anlamlı olmayabilir. Muhtemelen esas neden budur. Buna belki duygularımızın ve gündelikliğin üzerine çıkmaktaki isteksizliğimiz de eklenebilir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here