Dayanın can dostlarım, az kaldı

2

Merhametli olunmaz, merhametli doğulur.

Çocukluğumdan anımsadığım en üzücü anılardan biri burnuna halka geçirilmiş, boynundaki tasma ile zincirlenen dağ gibi bir Boz Ayı’nın sözde bakıcısının zaman zaman yere, zaman zaman sırtına inen kızılcık sopasının eşliğinde iki ayak üzerine kalkıp dans etmek zorunda kalışıdır.

Yazın uzun günlerinde evde oturmaktan canı sıkılmış yaşı yediden yetmişe meraklı ahali, zavallı ayı ve bakıcısının etrafını bir anda sarıp, çember olur ve az sonra maharetlerini sergileyecek olan hayvancığı neşe içinde izlemeye koyulurdu.

Eziyetçinin, yana yana marsık gibi kararan teninden bu beter olayın günlerdir sürdüğünü anlamak hiç de zor değildi. Kafasına oturttuğu güneşten ağarmış kasketini bir kulağına yatırmış diğer kulağına da icrasının ardından kaldırımın kenarına oturup tüttüreceği az önce sarıp tükürüğüyle yapıştırdığı cigarasını sıkıştırmıştı.

Ayarsız devirdiği köpek öldürenin etkisiyle yanan bağrının alevi dinsin diye göbeğe kadar açık bıraktığı gömleğinin düğmelerinin ortasında tek kale maç yapan kıvırcık kıllar gözüküyor. Düşük donlu ve üstü başı kir içindeki adam, midesine yapışmış karnına bu akşam bir lokma ekmek girsin diye gene eline düşen bu zavallı ayıcıktan medet umuyordu.

Mahalleye temaşa gelince hareketlenen etraf iyiden iyiye kalabalıklaştıkça; o, sakallarını sıvazlayarak pis pis gülümser, gösteri sonunda toplayacağı mangırların hayaliyle elindeki bir tarafı kırık tefe daha da şevkle vururdu. Kader mahkûmu ayıcık işini daha iyi yapsın diye sahibi tarafından arada bir ağzına atılan şekere mi sövelim şu çarkına bir türlü çomak sokamadığımız sisteme mi?

Derken;

Bu işin erbabının elinden kırık tefi eşliğinde dökülen kulak tırmalayan ritimler meydanı sarıyor; ahali, zavallı ayıcığın iki ayağı üzerine dikilip ellerini havaya kaldırıp sağa sola çevirmesine, belini döndürmesine ağzı açık bir şekilde, gülüp, el şaklatıp eğleniyordu. Neden ben böyleyim?

Neden?

Neden?

Herkes büyük bir keyif içinde aynı ritmi tutturmuş el çırparken, ben gözlerimi pür dikkat ayıcığın acıyla inleyen gözlerinden ayıramıyordum.

Ayıcığın söz dinlemezse az sonra kimseye çaktırmadan sırtını yalayan, ondan önce gözü korksun diye ayağının ucuna dokunan kızılcık sopasının sesini, acısını, sözsüz diktesini tüm ruhumla hissediyorum.

Bütün kötüleri kesip, biçsem. Olmaz a. Çivilesem. 

Taa o vakitler başlamış işte ruhumdaki delice bu acı çekiş, bitmez inleyiş.

Ayıcık zorla göbek atarken Dünya’nın o kekremsi öldürmeyen ama süründüren zehri mecburen benim boğazımdan içeri sımsıcak bir şekilde aktı ve yüreğime indi. Kalktım, gürültü patırtıdan kaçtım. Kendimi anneannemin ayakaltı küçük evine attım. Hayal meyal “O adama söyle bir daha ayıcığa öyle vurmasın.” dediğimi hatırlıyorum. Ve hep yaptığım gibi gözyaşlarımı gizlice sildiğimi.

Daha sonra balığım, kuşum, tosbağam oldu. Ancak iki buçuk yıldır hayatımıza dâhil olan kedim Şekspir Paşam sayesinde hayvan sevgisinin ne demek olduğunu tam olarak anladım diyebilirim.

Onun sayesinde öğrendim hayvanların da duygu durumlarını tam anlamıyla ifade eden değişik yüz ifadelerinin olduğunu. Uykulu, kızgın, utanmış, suçlu…

Bir süredir her sabah beni özlemiş olarak uyanan, dışarı çıkınca beni kapılarda karşılayan pamuktan bir bulutla yaşıyorum.

Üzgün olduğumda normalde burnundan kıl aldırmayan monşer tavırlarını bir kenara bırakıp; gelip elimi, yüzümü yalayan “Bu da geçer be evlat!” deyip, bana moral veren patisini öptüğüm iki buçukluk hassas bir dede o.

Hayatı her an karnından yaydığı pırpır, mırmırıyla teşekkürle kabul eden görmüş geçirmiş bir bilge.

Kumunun temizlenmesinin dakikasına “Merci canım. Ufak bi’ su dökme işim vardı. Çekilebilirsin.” diyen işini bilen bir hijyen avcısı.

Söyleyeyim bizim afiyetle mideye indirdiğimiz fastfood hamburger köftelerini koklayıp, kıçını dönüp giden bir gurmedir kendileri. Çoğu insanda olmayan asil duyguların sahibi, piyasaya çıksa genç kızların gönül fatihi.

Benim canım kedim, senin güzel köpeğin, onun Arap atı, şunun çilli horozu, berikinin sarı kanaryası. Onlar bizim can dostlarımız.

İnsanlıktan çıkmış bir vahşi tarafından ağzı telle bağlanan talihsiz yavru eşek, dağlarda dolanırken zevk için katledilen ceylan, aramızda gezen bir  psikopatın patilerini kestiği küçük köpecik, sapkın birinin tecavüzüne uğrayan martı, vahşice yakılan kedi, canice suistimal edilen at, medeniyet kılıfı uydurulup kobay olarak kullanılan fare, ilaç için toplanan akrep, kanadını kırıp kaynatılan böcek, vura vura öldürülen ahtapot, canlı canlı mideye indirilen istiridye… Ah güzel dostlarım!

Hepsinin bir canı var. Duygulanıyor, hissediyorlar. Onlar yoldan çıkmış, gözü dönmüş insan denilen yaratığın emrine amade olsun diye yaratılmadılar.

Bu dünyada dilleri yok, konuşamazlar ama eminim gün gelecek her şeyin hesabı sorulduğunda kendilerine yapılan tüm haksızlık ve eziyeti anlatmak için dillenecekler ve ödeşeceğiz.

Kâinata gelip varlığıyla bizleri onurlandıran, hepsi birbirinden şahika olan hayvanlara uygar ve çağdaş yaşam şartlarının sunulması ve adil bir şekilde davranılması için tüm vicdanlı ve merhametli insanlar hep birlikte gün sayıyoruz. Gerekiyorsa yalvarıyoruz. Duyun sesimizi diye ağladık, dilimizde tüy bitti.

Lütfen çıkacaksa çıksın artık şu Hayvan Hakları Yasası diye inlerken AKP Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu’ndan aşırı gecikmiş müjdeli bir haber geldi. Akbaşoğlu’nun Mecliste düzenlediği basın toplantısında yapmış olduğu açıklamaya göre: “Hayvan hakları ile ilgili çalışmalar yapıldı. Önümüzdeki haftalarda sıraya almak suretiyle yasalaşacak.”

Konfetiler, alkışlar.

Utanın! Utanın! Şimdiye kadar aklınız neredeydi?

Haberi okuyunca insan olanın aklına on yıllardır acı çeken, eziyet gören, itilip, kakılan, istismara uğrayan, tecavüz edilen onca hayvanın akıbeti geliveriyor. Onlarla birlikte ağladığını, yandığını, kahrolduğunu hatırlıyor ve yapılan açıklamalara sevinemiyorsun bile.

El kaldırıp hakkımızı alsın diye o koltuğa oturttuklarımız uzun yıllardır bu konuyu siyasi midir, politik midir, finansal mıdır, ekonomik midir ne menem bir haltsa o halt yüzünden hep bir elden görmezden gelmediler mi? Geldiler.

Evlerine gidip sıcak yuvalarında sahiplendikleri o şanslı gruba giren kendi hayvanlarının başını okşayıp, suyunu verip, yatıp huzurla oh mis gibi uyudular. Aha! Burası Türkiye. Alış kızım bunlara diyorsanız.

Ölsem de alışmam. Dürtüyorum, sen de alışma!

Nihayet bi’ zahmet kalkan pamuk elleri sayesinde çıkacak 5199 sayılı Hayvan Hakları Kanunu ile;

Hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin edilecek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmaları, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesi sağlanacak.

Bu amaç maddesi doğrultusunda davranmayan kişiler birtakım cezai hükümlülükler uygulanacak.

Yasa çıktığında hem sahipli hem sahipsiz hayvanlar koruma altına alınmış olacak.

Nesli tükenen, yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan hayvanlar korunmuş olacak.

Doğal yaşama uyum sağlayamayacak olan ev ve süs hayvanları beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamayacak. Ya hayvan bakım evlerine teslim edilecek ya da sahiplendirme yapılacak.

Hayvanlar başka bir seçenek olmaması halinde sadece etik kurallar gözetilerek tıbbi ve bilimsel deneylerde kullanılabilecek.

Bu ve bunun gibi hayvanların sahiplendirilmesi, bakımı, korunması, tıbbi ve cerrahi müdahalesi, ticareti, eğitilmesi, kesimi, öldürülmesi de dahil olmak üzere birçok konuya düzenleme getirecek olan kanunun çıkmasını ben ve tüm hayvan sever dostlarım dört gözle bekliyoruz.

Çok uzattım, deli Dumrul’um konuyu attığım sloganla fiyonklarım.

Yunus parkları kapansın!

Horoz, köpek dövüşüne son!

Faytona binme atlar ölüyor!

Havai fişek atma kuşlara kıyma!

Sirke gitme televizyon izle!

2 YORUMLAR

  1. Ben de başlığı görünce koronadan eve kapanmış olmaktan depresyona giren çıkan ve en nihayet geliştirilen aşılar sayesinde dışarı çıkıp hürriyetine kavuşma sabırsızlığını anlatan bir yazı sandım.

    Candostları havyanlardan çok kendini düşünüyor muhtaç olan çaresiz insanlar. Öncelikler o kadar çok ki hayvanlara sıra gelmesi iyi bir gelişme işareti. Sıra gelmişse şükretmek ve ilgililere teşekkür etmek yerinde olur. “Daha önce nerelerdeydiniz, utanın!” çıkışları yazıdaki pozitif havaya ters köşe yapmış! Kendi kalene gol atmak gibi bir şey! Daha iyi ekonomi ve teknoloji bu işler için de ayrıca önemli. Geliştikçe bu işler bitecek bu tür insanların egosunu besleyebilecek daha güzel alternatifler üretilecek. Örneğin horoz köpek dövüşlerini sanal bir ortama taşımak mümkün. Bilgisayar oyunları her kesime ulaşmağa başladı. Bahis ileri kumar desen ha keza!

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here