- Zihnimin Derinliklerinden Çağrışımlar ve Bir Teklif - 4 Şubat 2022
- Söz Sırası Bana Gelince - 19 Ocak 2022
- Tecrübeye Değer Katmak - 18 Ocak 2022
Uzun soluklu, altmış günlük, maraton bitti. Referandumu “Evet”çiler kazandı. Sonuç, memleketimize hayırlı olsun.
Referandum, şüphesiz, Türk siyasi tarihi açısından çok önemli bir aşama. Parlamenter yönetim sisteminden, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi. İki yıl içinde uyum yasaları hazırlanacak. Yürütmenin yükü ağır, hükümet ve vekiller çok çalışmak zorunda.
Siyasiler, bugüne kadar çok ağır laflar ettiler. İddiaları, gece ve gündüz kadar, siyah ve beyaz kadar birbirinden uzaktı. Vatandaşın kafası karıştı. Birçoğu, benim gibi, “Havet”çi olmayı tercih etti. Ancak, “Havet” diye bir seçenek yoktu.
Sonucun, hayır mı şer mi olacağı ilmine sahip değiliz. Söylenenlere, bir ümitle, inandık. Yarınların sahibi, Allah’tır.
Görme sınırımızı, bulunduğumuz konum belirliyor. Benim bulunduğum yerden gördüğüm şudur: Orantısız bir başarı, buruk bir sevinç.
Evet ve hayır cephesinde yer alanlar, orantısız güce, imkana sahiptiler. “Evet”çiler, partinin gücü ile kamu kurumlarının imkânlarını, birlikte “Evet” için kullandı. “Hayır” diyenler cılız kaldı. Ülkede sanki sadece bir “Evet” kampanyası vardı. Bu ezici güce rağmen başarı düşüktür. Bunun adı, orantısız başarıdır. Bunun muhakemesini, “Hayır” diyenler yapsın.
Teslim etmek zorunda olduğumuz başarının adı: Buruk sevinç. Ben, pek çok vatandaş gibi, aklımla vicdanım arasında kaldım. Aklım, “Hayır” derken vicdanım “Evet” dedi. Özgürlükler ve kalkınma adına yapılan hizmetleri vicdanlar inkâr edemedi. Vicdanın önemli bir meyvesi olan vefayı, çok kişi yok sayamadı. Vefasız olmayı kendine yediremedi. Bütün beceriksizliklerine rağmen samimiyetle yapılan güzel işler, vicdanları besledi.
Ancak, akıllar bir türlü tatmin olmadı. 28 Şubat süreci mağdurlarının yaralarının hala sarılmamış olmasını, orta direk açısından geçim sıkıntısının artmasını, FETÖ tecrübesine rağmen siyasi söylemlerde dini argümanların kullanılmasını, gelir adaletinin sağlanamamasını, eğitimdeki dönüşüm sırasında pek çok öğretmen ve yatırımcının mağdur edilmesini akıllar kabullenemedi, kimse de bunların izahını yapamadı. Gelecek adına vaat edilenlerin de ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz. “Ya kandırıldıysak!” tedirginliği yaşıyoruz. Hep dağın arkasından bahsedildi, ya dağı aşamazsak diye düşünüyoruz.
İdareye karşı hep kuşku, kaygı barındırıyor akıllar. Koşulsuz itaat edenlerin fanatikliği de tedirgin ediyor akıl sahiplerini. Referandum maddelerini biraz sorgulayanların, eleştirenlerin “Gizli hayırcı”, hayır cephesinde yer alanların vatan hainleriyle işbirlikçi diye suçlanmasının hiçbir insani, ahlaki temeli yoktu. Bunu yapanların, ahlaki anlamda derin bir eğitimden geçmesi gerekiyor.
Cesaretle söylemek gerekir ki, sonucu belirleyen başarılı bir iktidar değil, başarısız muhalefet oldu. Güvensiz, bilgisiz, yeteneksiz insanlardan oluşan muhalefet cephesi, onların eylem ve söylemleri, “Evet”i savunan iktidarın vitamini oldu. Önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin, insan kalitesi yüksek bir muhalefet partisine ihtiyacı var. Kaht-ı rical, kendisini burada acilen gösteriyor.
“Kalkınma tamam, ama adalet nerede?” sorusunu az duyduğum söylenemez. Adliyenin durumu, tam bir facia. Onu geçtik. İşe almalarda, terfilerde, ihalelerde, iş bitirmelerde ya da vermelerde izlenen yol, vicdanları yaralıyor, hükümete olan güveni zedeliyor. Yapılan hatalar dillendirildiğinde de, herkes suçu birbirine atıyor. Bütün bunlar aklın kararını besledi. Sonuç, onun için buruk bir sevinç oldu.
Arındıktan sonra yola devam etmek gerekiyor. Üzüm üzüme baka baka kararır. Bembeyaz sütün rengini bozacak olan, bir damla mürekkeptir. Kirlenmiş insanlarla yolculuk, bizi önce iter sonra kirletir. Geçmişte yaşanan ciddi uyarılardan yeterince ders alınmadığına inanıyorum. Hala mağdur insanlar, kırık kalpler, inkisara uğramış ümitler var. İşin kötüsü, böyle bir gidişat, kişide inanç zafiyeti de oluşturuyor. Teba sahipleri, kendisine tabi olanların hem sevabından hem günahından sorumludur. Ailede baba, şehirde vali, ülkede başbakan veya cumhurbaşkanı diye sayabiliriz sorumlular silsilesini.
Mevlana’nın özlü sözüyle bitirelim yazımızı: “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek -yapmak- lazım.”
…
2. yazı
Değerler Anaforu
Tarihte yaptığı putu yiyen kişi ya da kabilelerin olduğunu okumuştum da öldürdüğü kişi ya da nesneyi putlaştıran bir zihniyetin olduğunu hiç okumadım. Böyle bir topluluğun olup olmadığını araştırma görevini tarihçilere ya da ilkel medeniyetleri inceleyen araştırmacılara bırakıyorum.
Nereden çıktı bu laf demeyin lütfen. Biz, ilginç bir toplumuz. Önce öldürüyoruz, sonra öldürdüklerimizi kahraman yapıyoruz. Bunun örnekleri, başka toplumlarda az da olsa var, bizde daha çok.
Bugün arabayla giderken bir üst geçitte şu yazıyı okudum: “Şehit Muhsin Yazıcıoğlu Üstgeçidi”
Muhsin Yazıcıoğlu için söylenecek sözüm yok. Şehitlik konusunu da ilahiyatçılara havale ediyorum. Absürt olan şu: Öldürdüğümüz kişileri daha sonra kahraman yapıyoruz. Onların isimlerini, stadyumlara, köprülere, okullara vb. kalıcı eserlere, mekânlara veriyoruz. Adnan Menderes, Korkut Özal, Muhsin Yazıcıoğlu, Kubilay, Erbakan, Abdülhamit vb… Bu isimler, ya astığımız, zehirlediğimiz ya da bir şekilde kıymetini bilmeyerek cezalandırdığımız insanlar. Adama, “Kardeşim kahraman yapacaktınız o halde ne diye bu insanları astınız, cezalandırdınız, değersizleştirdiniz?” diye sormazlar mı? Bizi tanımayanlar ve bizden sonraki nesiller, bizi tuhaflamazlar mı? Bu isimleri ya itibarsızlaştırırken hata yaptınız ya da sonra kahramanlaştırarak hata yapıyorsunuz? Bu ne trajik komedidir? Hangi toplum bu kadar kısa tarihi içinde bu kadar gel git yaşamıştır? Değerliler ve değersizler arasındaki uçurumun bu kadar fazla olduğu bir toplum sizce sağlıklı bir toplum mudur? Bugün kahraman yaptığını yarınlarda değersizleştirmeyeceğinin ya da bugün itibarsız olanı yarınlarda kahramanlaştırmayacağının bir garantisi, ölçüsü olamaz mı? Değerler noktasında henüz bir ölçü oluşturamamış, bir perspektif tespit edememiş toplumda yaşamak sizi ne kadar mutlu eder? Bu toplum ve toplumu oluşturan bireyler ne kadar sağlıklı düşünüyorlardır?
Bu çelişkinin iki nedeni olabilir: Ya intikam duygusunun beslediği rövanş ya da vefa duygusunun beslediği özür. Birinci neden, sağlıklı değil. Geçmişinden intikam alma düşüncesiyle sürekli rövanş halindeki bir toplum hiç de sağlıklı değildir. Bitmeyen bu duygu, döner bir gün duygu sahiplerini de yok eder. Kendisiyle, geçmişiyle kavgalı bir toplum, her gün aslında kendi kuyusunu kazmaktadır. İnsani yüce bir değer olan vefadan kaynaklanıyorsa bu davranışlar, takdire değerdir. İnsanlar gibi, toplumlar da yanlış yapabilir. Bir süre sonra bu yanlıştan dönerek özür anlamında, geçmişte cezalandırdığı kıymetli insanları ismen tekrar diriltmesi o toplum için erdemdir, tekâmüldür. Toplumun, hatasını kabul ederek o isimlerden özür dilemesi, kişilerle ya da onların temsil ettiği düşüncelerle barışması, kendisiyle barışık toplum olmanın güzel bir hamlesidir.
Değerbilirlik, vefa, ileriye dönük büyük mesajlar verme adına büyük eserlere değerli insanların isimlerinin verilmesi, şimdilik yaygın bir uygulama ve genel bir kabul görmüş durumda. Ancak, bu uygulamaların toplumun bir kesimi tarafından yeterince sindirilemediğini de, maalesef, görüyorum. Bu yarayı tedavi edecek merhem, ortak bir tarih ve ülkü bilincidir.
Artık tarihimizi doğru okumalıyız. Bize giydirilen deli gömleğini çıkarmalıyız, tarihe mal olmuş kişi ve olayları bütün çıplaklığıyla ve gerçekliğiyle öğrenmeliyiz, çocuklarımıza öğretmeliyiz. Geçmiş bilgisi ve bilinci doğru olursa adına ülkü dediğimiz gelecek bilinci de kendiliğinden doğru olacaktır. Bunun için fazla yorulmaya gerek yok. Prangaları kırmak yeterli.
Taşlar yerine konsun, su, kendi yolunu bulur.
İletişim için: www.kadirdurgun.com











