Devlet gerçekten her şeyi biliyor mu?

0

Nefret edilmek ve nefret edildiğini bilmek hoş bir duygu olmasa gerek.

Bu nefretin markajında yaşamak ve senden nefret edenlerin seni dövmek için bir bahane aramaları ise daha da kötü bir duygu olsa gerek.

Evet, böyle bir anda ve böyle bir zamanda konuşmaya davet edildim.

Konuşmaya davet edildim ama beni dinleyecek olanların tüm hesabı bana olan nefretlerinin kendilerindeki gerekçesini tamamlamak, söyleyeceklerim üzerinden kendilerine o nefreti izah etmenin bir yolunu bulmaktı.

Yani konuşmamdan tam olarak düşündükleri gibi kötü biri olduğumu çıkardıklarında rahatlayacak, bende onları memnun etmiş biri olarak kürsüden ayrılırken onların beni beşer oğlunun en rahat vicdanıyla dövmelerini sağlamış olacağım.

Otuz kişilik bir koğuşta bendeniz otuzuncu kişiydim ve geriye kalan 29 kişinin mutluluğu böylesi bir handikap üzerinden bana bağlıydı, artık ne yapıp edip onların bana karşı olan nefretlerini haklı çıkarmalı, mutlulukları önündeki engel olmaktan çıkarak kafalarındaki kötü kişi olma imajını tamamlamalıydım.

Bu konuşmanın ödülü nefretleri kendilerindeki sebebi tamamladığında bana atılan dayak olacaktı!

Sanırım onları haklı çıkarmalı ve mutlu-mesut bir şekilde yataklarına yollamalıydım!

Beni bilenler siyasi madrabazlıklara tahammül edemediğim için siyasetten de siyasetçiden de uzak durduğumu ve konu siyasetse seviyeli birileri olmadığı sürece ortalığa pek iştirak etmediğimi bilir, ama o gün hem siyasette iştirak etmem isteniyordu hem de onların istediği şekilde konuşarak kafalarındaki o kötü imajı tamamlamamı…

İşin kötü tarafı onların istediği gibi konuşmadığımda rahatlamayacak ve rahatlamadıklarında muhtemelen yine rahatlamak için hıncını benden alacaklardı.

Garip bir durumdu; onları inandıkları şeyde haklı çıkarmasam da dayak yiyecek, haklı çıkarsam da dayak yiyecektim, ama onların istediği gibi konuşursam haklı çıktıkları için hem mutlu olacak hem de mutlu birer insan olarak dövme işini bir rutin haline sokacaklardı. 

Tüm bunları göz önüne alınca ya çoğunluğun mutluluğu adına onların istediği gibi konuşup dayağa razı olacaktım ya da onları hayal kırıklığına uğratıp kafalarındaki imajımın yanlış olduğunu onlara anlatacaktım.

Mutsuzluklarının nedeni, bana pek çok şey yakıştırmalarına karşın ellerinde herhangi bir kanıttın olmaması, devletin Kürtlere dönük geliştirdiği imajın nevi şahsımda altını dolduramamalarıyla ilgiliydi. 

Birer kurban olarak aslında onlarda haklıydılar, çünkü devlet onların kafalarında bir Kürt imajı yaratmış ve herkesin o Kürt’ten nefret etmesini bir vatan görevi belletmişti.

Vicdanım “bu zavallılara istediklerini ver rahatlasınlar” diyordu; gururum, “herkesin canı cehenneme” diye karşı geliyordu, ama aklım olan-biteni okuyor, “onları gaflet uykusundan uyandır” diyordu.

Ancak ne var ki, onca şartlanmışlığa karşın onları o gaflet uykusundan uyandırmak o kadar kolay değildi. 

Öyle bir şartlanmışlık vardı ki, bu bırakın bir dervişi, bir keşi bile bilgeliğe uyandırmaktan daha zor olacaktı ve bunun içinde hiç zaman yoktu; artık ne yapacaksam bunu bu bir-iki dakika içinde yapmalıydım.

Düşünün artık Hz. Muhammed bile Allah’ın ayetlerine rağmen akrabalarının önemli bir kısmını “hak din” dediğine uyandıramamış, ikna etmeyi başaramamıştı; Arjun Krişna’ya rağmen akrabalarının yarısını ikna olmadıkları için kılıçtan geçirmişti; İsa daha yarı yolda en güvendiği havarilerinden biri tarafından ihanete uğramıştı; Musa Tanrı ile buluşmaya çıkarken ardılları altından döktükleri bir buzağın peşine vermiş, ondan, ondan medet umar olmuştu; Budha vardığı her köyden kovulmuş, Konfüçyüs onca bilgeliğine rağmen koca Çin’de barınamamış, ancak Tai Dağında barınacak bir yer bulmuştu…

Ne var ki, Tao bile kirişi kırmayı başarmış, birkaç kelime yazdıktan sonra tabanları yağlamayı bilmişti; ne yazık benim öyle bir şansım yoktu, çünkü cezaevindeydim ve bu insanlarla aynı koğuşu paylaşıyordum; yani anlayacağınız milyonlarca olasılığı elemeli, milyon milyon sözcük içinden onları ikna edecek olanlarını bulmalıydım.

“Arkadaşlar” dedim, gerçi kimse beni arkadaşı kabul etmiyordu, ama olsun, kürsüde olunca bu sözün hep bir hikmeti hep bir kerameti olmuştu; şimdi beynimin karanlık labirentlerini kurcalıyor, kadim şahsiyetlerden, bilge ve filozoflara kadar bana yararı olacak birilerin hikmetli sözlerini bulmaya çalışıyordum. 

Ama yok, o gün hiçbir kadim şahsiyet, bilge ve filozof yardımıma gelmiyordu; gelenler ise ya konuyu yakalayamıyordu ya da yakalıyor, ama aleyhimde çalışıyordu. 

Artık Ezop’un, Beydeba’nın, La Fonte’nin kapısına düşmüştüm; Dante Alighieri gibi yeni bir “İlahi Komedya” yazmalı, bu ikna olmamaya şartlı değerli dinleyenlerimi ikna etmenin bir yolunu bulmalıydım. 

O esnada derenin aşağısında su içen kuzuyu yemeye niyet etmiş kurdun hikayesi geldi!

Bilirsiniz, hani derenin altında su içen kuzuyu yemeye niyet eden kurt kuzuya suyunu bulandırdığını söyler; kuzuyu yemeyi kafasına koymuş ya mesele bahanesini tamamlamaktır. 

Kuzu pek akıllı (!) “Bay kurt” der, “benim bulandırdığım su sana doğru gelmez ki, aşağıya doğru gider; kaldı ki senin bulandırdığın su bana doğru akıyor.” Mazeretinin altında kalan kurt durumu lehine çevirmek için bu sefer kuzuya “Sen geçen sene benim anneme de sövmüştün” der. Kuzu bu seferde “Bay kurt” der, “ben geçen sene hayatta bile değildim, nasıl olurda senin annene sövmüş olabilirim?” 

Kurt bahaneleriyle galip gelmeyince kuzuya: “Yani şimdi seni yiyeceğim de en azından bir bahanem olsun istemiştim” der. İşte, bizimde meselemiz budur. Biliyorum sizde beni dövmek için gerekçe değil bahane arıyorsunuz ve ne söylersem söyleyeyim kendi bildiğiniz şeye inanacaksınız, o zaman bu işi neden zorlaştırıyoruz ki, nasıl olsa siz çoğunluksunuz ve istediğinizi yapabilecek durumdasınız dedim.

Namı Kazancı mıydı, Tenekeci miydi, hatırlamıyorum, ama camiasında bugünün Sedat Peker’ine denk gelmese de ondan aşağı kalır yanı olmayan biri beni bir kenara çekti ve bugün Sedat Peker’in anlattıklarını anlattı.

Ne mi anlattı?

Devlet nezdinde her şeyin bilindiğini; sağında, solunda ve PKK’nın da aynı tezgâhta üretildiğini, müdahale için altı doldurulmaya çalışılan tüm bahanelerin bu yapılar yoluyla gerekli mazeretler haline getirildiğini ve siz bir kısım Kürdün pek sevimli bulduğu Abdullah Öcalan’ın devletin bir uşağı olduğunu, Kürtlerin olası statü taleplerini kriminalize ederek ulusal ve uluslararası düzeyde devletin Kürtlere müdahale etmesi gerekçesini bir görev olarak tamamladığını söyledi.

Devlet gerçekten her şeyi biliyor mu?

İstediğiniz şeye inanabilirsiniz, şahsen nevi şahsıma inanmayı tercih ediyorum.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here