Dil ergenleri üzerine

1

Her dilin başının belası ergenler var. Bu konuda dil bilimcilerinden olgunluk beklenirken maalesef en büyük ergenliği onlar gösteriyor. Hatta kendilerini çalıştıkları dil yapısına öyle kaptırıyorlar ki, neredeyse her kulpa bir çivi ve her çiviye bir kulp arıyorlar.

Neymiş efendim? Bazı kelimeler kendi dil yapılarını uymuyormuş! Olsun efendim, bu dert mi?

Dünyada istisnasız hiçbir dil sade, yalın, kendi başına belirli bir halkın ses verdiği kelimelerden müteşekkil bir iletişim aracı değildir. İstisnasız tüm diler kendilerinden önceki kültür ve medeniyetlerin dil mirasçıları ve ihtiyaçlara göre komşu halkların dillerinin kelime hırsızlarıdır.

Olayın bu yanını geçsek bile, birbirlerini istila etmiş topluluklar mağlup topluluklara kendi dillerini dayattıkları gibi, onların dillerinden de sayısız kelime alma yoluna gitmişler, çünkü hiçbir güç bir dili ne tümden yok edebilir ne de tümden görünmez kılabilir, olsa olsa süreli örter, zamanın acımasızlığına havale eder.

Ama bir dil yine de yok olmaz, yalnızca değişir ve hakim dil onu kendi dil yapısına uyarlama yoluna gider. Sonraki nesiller öncesini bilmedikleri için onu kendi dillerinin bir parçası olarak kullanmaya devam eder. Bunun nedeni hakim topluluğun o kelimeyi kendi dil yapısına uyarlama yoluna gitmesi, telaffuzda başkalaştırarak kendi dil yapısının bir parçası haline getirmesidir. Yeni yetme nesiller bunu bilmez, bildikleri o kelimenin kendi dil yapılarının bir ürünü olduğu yönündedir, çünkü kullanımda kelime yeni dil yapısına göre bir aşınıma uğrar, o dilin yapısında uygun bir parça haline getirilir.

İşte, diller için “yaşıyor” diyorlar ya, kelimelerin bu aşınım biçimi dillerin yaşama nedenidir; çünkü yeni dilde hem ses anlamın da hem -yazı varsa- yazın alanında ve hem de ruhen dönüşmüş, zamanın veya şartların ruhuna uygun bir nitelik almıştır. 

Siz cümle yapısı veya ses yapısı birbirinden farklı olan dillerin birbirlerinden kelime almadıklarını da düşünmeyin, onlar da alıyor. Tek yaptıkları aldıkları kelimeleri kendi dil yapılarına bu şekilde uyarlama yoluna gitmeleri sese ruh verirken o ihtiyaca göre vermesidir. Bu dönüşümler kendilerini odalara kapatmış ve varsa akılları onu da dil yapılarıyla bozmuş adamlara rağmen oluyor. Çünkü yaşayan onlar veya dil yapıları değildir, dönüşen ihtiyaçların her şey de olduğu gibi kelime telaffuzlarında da kendisini göstermesidir. Yani anlayacağınız kelimelere ihtiyaçlar ruh veriyor, yoksa onlar öyle birilerin iddia ettikleri gibi canlı özneler değiller ve doğrusunu isterseniz bu dönüşüm süreklidir.

Biz nasıl kendimizi özellikle genetik anlamda değil, siyasal anlamda belirli ulus veya ırklarla ifade ediyorsak, aynı şekilde cari olan, yani kullanılan dillerle de ifade ediyoruz, çünkü o dil yapısının ruhuyla dünyaya bakmayı öğrenmiş bulunuyoruz. Oysa geçmişi az biraz kurcalayabilir olsaydık muhtemelen kullandığımız on kelimeden birinin bile bize ait olmadığını görebilirdik ve biraz daha zorlayabilseydik muhtemelen elimizde kalan o son kelimelerin de 70 bin ‘kevser’ suyuyla yıkandığını ve her yıkanışında ruh değiştirdiğini görebilirdik.

Bizim, bizim diye dillere özelde bir şeyler empoze etmeye hakkımız yok, ihtiyaçlar onları zaten değiştiriyor, her nesilden sonra yeni bir ruhla ihtiyaca göre teçhiz etme yoluna gidiyor. Ve bu dönüşümü öyle kafayı kelimelerle sıyırmış dil bilimciler değil, bildiğimiz sıradan insanlar yapıyor.

Sizi temin ederim Arapçanın içinden Latinceyi temizleyin ortada Arapça diye bir dil kalmaz; Sümerce veya Babilceyi Farsçadan ve veya Kürtçeden ayıklayın ortada Farsça veya Kürtçe diye bir dil kalmaz. Daha toptancı konuşalım: Örneğin Avrupa dillerinden Latinceyi ayıklayın sıradan ilkel kabile dilleri dışında ortada hiçbir şey kalmaz ve onlarda bu gün iş göremeyeceğine göre ortada dil diye bir şey kalmaz. Ki Latincenin merkezinde Roma şehrinin bir yerel dili olsa da ondan da o yerel kabile dillerini ayıklayın ortada Latince diye bir dilde kalmaz. Veyahut Hintçeyi Malaycadan, Tagalogçadan, Tamilceden, Sabuancadan ayıklayın geriye on-on beş kelimeden müteşekkil kabile dilleri dışında bir şey kalmaz. Beri gelin; ya da Türkçeden Arapçayı veya Farsçayı ayıklayın ortada Türkçe diye bir dilde kalmaz. Efendim bir Türki dünya var! Siz öyle sanın; bu tüm Avrupa’nın tek dille ifade edilmesi gibi üstünkörü bir tanımlamadır, ya da bir Afgan’ın akraba Hindu diller üzerinden Endonezya, Malezya, Singapur, İran vd. ülkeleri bir ve tek dilin aile bireyleri görmesi gibi bir şeydir. 

Ama üzülmeyin, bu kural tüm dünya dilleri için geçerlidir ve neredeyse her bir kelime bir şekilde dünyayı turlamış, nerden nasıl bir ihtiyaç görmüşse o şekilde oranın dil yapısı içine karışmıştır. Yani bölgesel bir dilde bölgenin hakim dili olduğu için bölgesel olarak ifade bulmaktadır. Yoksa kelime ticareti bölgeler üstü parasız bir ticarettir, komşusundan kelime alan bile kim bilir yüzüncü ya da bininci alıcıdır ve ara bir alıcı o kelimeyi gidip ilk satıcıya versin almaz, çünkü muhtemelen ondaki anlamı artık başkadır. Bazen keskin zekalı dil bilimciler o tür kelimelerin avına çıkar ki, gördüklerine kendileri bile şaşar; çünkü kelimeler öyle bir dolaşmışlar ki, akıllara zarar! Siz belki Büyük Aleksandr’ın isminin Alex’ten İskender’e, Ali, Aliye, Elizabeth (…) Lİza’ya kadar dolaşırken 20’den fazla form değiştirdiğini biliyorsunuzdur. Aleksandr belirgin bir isim olduğu için onun ismini zikrettim, bu kesinlikle diğer tüm isimler, kültürler, dinler vs. diğer şeyler içinde geçer bir kuraldır.

Burayı uzatmayacağım, çünkü zaten kişi kendi isminden bile yol çıktığında yolun onu nerelere kadar götürdüğünü veya götüreceğini kestirebiliyor. Burada herhalde tek tavsiyem şu olur, anlamlarını araştırma manyağı olmayın, zira bu iş sizleri mutsuz edebilir, çünkü sizdeki muteber Aslan, Kızılderililerde muteber Koşan Köpek veya başkalarında muteber yılan olabiliyor. Ki Arapçadan bize geçen pek çok ismin anlamları bu şekildedir, zira onlar çöl insanı, onlarda muteber olan bizde değildir. Örnek mi istiyorsunuz; bu arada piyasada çokça dolaşan bir isim listesi var, izin verirseniz yalnızca birkaçını zikredeceğim: Bekir, deve yavrusu- Sanem, put- Osman, yılan, ejderha yavrusu-Neriman, pehlivan- Ecrin, ücret- Lerzan, titrek (Farsçaya gerçek anlamıyla geçmiş) Korkut, dolu tanesi veya cin, şeytan gibi… 

Ama dert etmeyin bu diğer dillerde de böyledir.

Dünyayı dolaşanlar, ya da bu konulara duyarlı olanlar bilir; pek çok kelimenin diğer bir dilde karşılığı yoktur, kendilerini o temelde ifade edenler yalnızca onun için koca bir cümle kurarlar veya beş-on kelimeyi tek bir şeyi ifade etmek için kullanırlar. Örneğin acının onlarca şekli var, bu Türkçede tek kelimeyle ifade edilir. Bunu gören Kürtler marifetmiş gibi ısrarla “bunların ismi niye yok” diye Türk arkadaşlarını sıkıştırmaya çalışırlar. Neymiş, onlarca acı şekli içinde onlarda iki-üç tanım fazlası varmış. Will Durant’ı dinlersek; Eski Britanya yerlilerinde her hayvanın kuyruğunun ayrı bir ismi varmış, ama gel gelelim “kuyruk” diye kendi başına bir kelimeleri yokmuş. Hala “Tanrı” bile derken bu kelimeye yerel dinlerimize göre bir anlam izafe ettiğimiz için tanrımızı başka toplulukların tanrısıyla aynı anlama esas bir özdeşleştirme yoluna gitmiyoruz. Oysa madem hakikat tek, insanlar neden onu farklı kelimelerle ifade edemesinler, değil mi?

Bu hassas bir konu neme lazım ya Tanrımızı çalarlarsa!

….

Kısadan geçiyorum: hiçbir dil kelime yoksulu değildir, onu yoksullaştıran kafayı Öztürk’çe, Öz İngilizce, Öz Rusça veya öz Almanca diye dilin içinden ‘yabancı’ kelime avına çıkan ve kendilerince “uygundur” diye uydurdukları kelimeleri yerleştirmeye çalışan salak dil bilimcileridir. Çünkü bir dilde bir kelime yoksa ve orada bir ihtiyaç varsa onu pek ala başka dillerden alabilir ki, kimileri “ödünç” der, ama bana göre o da doğru değildir, çünkü dillere o şekilde bakarsak tüm diller başka dillerden toplanan kelimelerin ödünç bir toplamıdır. Herhalde biz de, ödünç kelime kullanan beleşçi kelime kiracıları!

1 YORUM

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here