Din düşmanı

0

Bu başlık görünürde çok açık ama doğrusu oldukça karmaşıktır ve pek çok açıdan tanıma muhtaç bir belirlemedir, çünkü öncelikle dinin tanımı açık bir ifade değildir.

İnsanlar din dendiğinde teolojik bir belirlemeyi yeterli görüyor, ancak bu yeterli bir tanımlama değildir, zira dinin temelinde inanç vardır ve ne yazık inanç yalnızca dinle sınırlı bir tanımlama değildir.

Dinin inançla sınırlı olamaması ise hepimizi bir şekilde dindar yapmaktadır, çünkü hepimizin hayatında inandığı veya inanmak istediği bir şeyleri vardır.

İnanmak istediğimiz şeyin temellerinin mistik veya teolojik olması ve veya olmaması bu kuralı bozmamaktadır, sonuçta inancın misyonu inandığımız şeyin ne olduğuna göre değildir, ona ne düzeyde bağlılık gösterdiğimize göredir.

Buna göre bilimlerin gücüne inanan bir yobaz ile mistik savların gücüne inanan bir yobaz arasında bir fark yoktur, çünkü aşırılığın sonucu her iki şekilde de aynı kapıya çıkmaktadır. 

Yobazlığın merkezinde ise kişinin inancını veya görüşünü hayatın merkezine alması, farklı inanç ve görüşleri tolere edememesi vardır. 

Oysa insanlığın bir tek realitesi vardır, o da farklı coğrafyalarda yaşayan insanların şartlarına müşahhas yaklaşım biçimlerini geliştirmesi ve o yaklaşımların kendi içinde farklılıklar göstermesidir. 

Yani aslında birinin farkını öncelemesinin bir dayanağı yoktur, çünkü bu önceleme mısır ekmeği yiyenin kendisini buğday ekmeği yiyenden daha üstün görmesi kadar saçmadır; kaldı ki bu kültür farkları mısır veya buğday emeği arasında bir seçim yapmak değildir, coğrafyanın yetişmesine cevaz verdiği şeyi tüketme mecburiyetinin bir sonucudur.

George Bernard Shaw: “Milliyetçilik osuruk gibidir, herkes kendisininkinin daha güzel koktuğunu düşünür” diye farklılıkların absürtlüğünü etnik farklılıklar üzerinden bir vurgu yapar; ben bunu farklılığını ayrıcalık gören insanın osuruğunu diğer insanların osuruğundan daha güzel koktuğu düşünmesi olarak alacağım’’

Peki, insanlar birbirlerinin farklılıklarını neden hoş görmüyor?

İnsanların farklılıklarını hoş görmemek, onların farklılıklarına kabul vermemem, kendi farklarının onların farkından daha doğru veya daha üstün olduğunu iddia etmek temelini insanlığın en eski korkularından birinden almaktadır ve bu korkunun temeli de insanların kendi savunduklarının yanlış olabileceği korkusundan gelmektedir; zira insan savunduğu şeyin doğru olduğuna ne kadar inanırsa inansın onun yanlış olabileceğine dair kuşkusunu aşabilecek kadar güçlü değildir.

İnsan farklı inanca, düşünceye veya söyleme bu nedenle düşmandır, çünkü bu inanç, düşünce veya söylem karşısında onun yanılabiliyor olması ihtimalinin kanıtı olarak durmaktadır.

Bu nedenle insanların kendi inanç, düşünce veya söylemlerine sarılmaları, başka inanç, düşünce ve söylemlere yobazlık derekesinde saldırmaları kendi yanılıyor olabilme ihtimallerinin var ettiği bir korkudan gelmektedir; kaldı ki yeniliklerle birlikte gelişen gerçekliğin yeni ifade biçimleri insanları zaten yeteri kadar tedirgin etmektedir.  

Peki, bu dinler, bu inançlar, bu insanlığa dair düşünce, söylem ve eylem biçimleri nihai anlamda bize neyi ifade etmeye çalışmaktadırlar?

Aslında egemen güçlerin bu inanç ve söylemleri kendi amaçları yönünde saptırmalarını göz ardı edersek, geriye kalanı tek hedefe işaret etmektedir; insanlığın özlemini duyduğu bir düzen ve herkesin karnının doyduğu bir refah toplumu; ötesi ruhların kurtuluşudur ki, ruhların kurtuluşu zaten o adil ve eşitlikçi düzeni inşa etme çabasıyla elde edilmektedir. 

Yani ruhların kurtuluşu için insanın görevini yaptığını düşünmesi ve yaptığıyla vicdanı rahatlamışsa bu yeterlidir. 

Yine başa gelirsek; nasıl bir inancı salt teolojik açıdan ele almamak gerekiyorsa, aynı şekilde bir düşünceyi de salt fikri açıdan ele almamak gerek, çünkü düşünce de salt bir ifade değildir, onun temelinde de gerçeklik atfedilmiş belirli sebepler vardır, onların farklı olması sizi farklı kapılara çıkarmamaktadır. O nedenle kabul verilmesi gereken şey insanların farklı düşünce veya inançlara inanabiliyor olmalarıdır ve bunun onlara çıkardığı vazife ise o farklılıkları tolere etmeleri, o farklılıkların merkezine herkesin müştereği olan insani değerleri alma ve ikame etme yoluna gitmeleridir; yoksa farklı inanış veya anlayışlar hep olacaktır ve onlar çatışma nedeni yapıldığı sürece de o çatışmalar hiç bitmeyecektir. 

İnsanın bu ikilemi aşamaması doğanın realitesiyle savaşmayı sürdürmesine ve kendisini kendisinin inandırdığı bir amaç uğrunda tüketmesinden başka bir işe yaramamaktadır. 

Bu hikayenin mutlu sonu “ver kurtul” veya “öldür kurtul” değildir, kabul et kurtuldur, çünkü farklılıkları kabul ettiğiniz andan itibaren inanç veya ideoloji davası bitmekte, en iyisini istişare etme ve deneme şansı imkan dahiline girmektedir.

Bu niyet ve temenniyle:

“Herkese İyi Bayramlar.”

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here