Din üstü insanlar, din altı insanlar

0

Dinde üç çeşit insan vardır; din üstü, din içi ve din altı şeklinde. 

Din, bunlardan yalnızca din içi olanı muhatap alır; çünkü dine göre kendisini düzenlemesi gereken odur.

Dini basit anlamda tanımlarsak amacı insan davranışlarını insani temelde düzenlemek, onu ıslah ederek davranışlarını belirli -kabul verilmiş- bir hale getirmektir. 

Burada kastedilen “insani özellik” farklı dinlerde küçük farklılıklar gösterse de,  kültürel farklılıklardan gelen nicel farklılıklar olduğu için kabule esas genel kaideyi bozmamaktadır.

Peki, din insandan neyi istiyor da bazı insanlar ona rağmen din üstü veya din altı kalabiliyor? 

Kuşkusuz anlaşılması açısından söylemeliyim: din üstü ve din altı demek, dini gereklerden muaf olmak demektir ve dini gereklerden muaf olmak içinde ya o gerekleri karşılamanın üstünde olmak gerekir ya da altında.

Bunun altında olanın akli melekelerinin o sorumluluğu alamayacak kadar zayıf olduğu ortadadır. Zaten bu akli melekeleri yeterli olmayanları konuya dahil etme nedenim dinin üstünde olanları açıklamak içindi; zira zaten hiçbir din akli melekeleri yeterli olmayanları yaptıklarından sorumlu tutmuyor. Hatta dinler, bunlar sorumluluk dışı oldukları için onlara bir kutsiyet atfediyor ki, bunun da dinde bir mantığı var, ama şimdilik orası konum olmadığı için girmeyeceğim.

Konuya din içindeki insanlardan gireceğim; çünkü onlar normal, sıradan bildiğimiz ve onları davranışlarından sorumlu tutuğumuz insanlardır. Zaten din de onları yaptıkları her şeyden sorumlu tutuyor, çünkü seçme yetileri var, iyi-kötü ayırımını yapabilecek durumdadırlar.

Burada dikkatinizi çekmiş olmasını umduğum şey, iyi insan olma çabasında dininde bir amaç değil, araç olduğudur.

 Her aracın vasıfsal niteliğinin onun öngördüğü amaca bağlı olmasıdır. Yani daha basit manada ifade edecek olursak, dinin amacı sizi “salih” bir insan yapmaktır ve dinin tüm misyonu da sizi o mertebeye taşıyana kadardır.

Kısacası siz o mertebeye çıktığınızda araçsal olarak dinin size karşı görevi de bitmektedir, çünkü artık zaten o aracın sizi götürdüğü yerin ötesine geçmiş bulunmaktasınız ve her yaptığınız artık zaten sıradan bir insanın yaptığının üstünde; hatta sıradan insana göre ibadetlerin de üstündedir.

Ki öyledir, çünkü artık normal bir insan değilsiniz ve kendinizi göstermeseniz de insanların parmakla gösterdiği birisiniz.

Böylesi kendisini göstermez, çünkü onun gösterişe ihtiyacı yoktur; iyilik dağıtır, ama görünmez, çünkü gösterişin kibirden geldiğini bilir ve aslında böylesinin her adımı ibadettir, onu da siz göremezsiniz.

Dahası, artık şeylerin bilincinde olduğu için sorumluluğu da sıradan insanların üstündedir ve o sorumluluğun gereklerini yerine getirirken, bunu artık bir ibadet gereği yapmaz, zira o artık varlık vasfının bu amaç için olduğunu bilmektedir. 

Sadede gelirsek; o artık saf ışıktır, saf sevgidir.

Şimdi sıradan insana ve dine dönecek olursak; dinin amacı zaten sıradan insanı o merhaleye çıkarmaktır.

Örneğin namaz sizi beş vakit Allah’la karşı karşıya getirirken amacı o kalp gözünüzün açılması, ererek iyiliğin ve sevginin sonsuz ışığına ulaşmanız içindir. Şunu da ilave etmem gerek ki, namazda amacınız bu değil ise siz boşuna namaz kılıyorsunuz, Allah’ı değilse bile kendinizi kandırıyor ve kandırma yoluyla ruhunuzu teskin etmiş bulunuyorsunuz.  

Namaz dendiğinde insanlar genelde içerik sorgulamasına girer, okunan duaların neyi ifade ettiği üzerinden birtakım sorgulamalara geliştirir. Oysa o dualarda sarf edilen sözlerin amacı içeriklerinde değildir, Allah’ın huzurunda dururken, o iyilik ışığıyla buluşmanızda motivasyonunuzu sağlaması içindir, yoksa elbette tekrar tekrar sarf edilen sözlerin bir anlamı yoktur. Hem zaten sözlerin anlamına takılmışsanız bu henüz namazın amacını görmekten uzak olduğunuz anlamına gelir. 

Şunu söylemeliyim; namazın da, diğer ibadet şekillerinin de bir tek amacı var; sizi kademeli bir şekilde ıslah yoluyla ilkin iyi insan yapmak, daha sonra varlık amacınızın esası olan gerçek sevgi ve iyiliğin ışığıyla buluşturmak ve en sonunda sizin de bir parçası olduğunuz o ışığa karışmanızı sağlamaktır.

Şunu da söylemeliyim; eğer bunları sevgi ve iyilik ruhuyla yapmıyorsanız varacak bir yeriniz yoktur, dolayısıyla çok ibadet etmiş olmanızın bir karşılığı da yoktur.

Eğer yaptığınız ibadet hakkında samimi iseniz, egonuzu yenmeli, öncelikle içinizdeki öfkenin gazabından kendinizi kurtarmalısınız, çünkü öfke kötülüğün iksiridir, size görünürde yaşam gücü verse de bu sizi de sizin elinizden başkalarıyla birlikte yakmaya karşılıktır. 

Ve şunu da unutmayın; öfke sizi yönetirken, siz iyilik ve sevgiyi yönetirsiniz. Yani iyilik ve sevgiyi seçmekte özgürsünüz, öfkede ise değilsiniz. 

Ve kıssadan hisse şunu da ilave etmeliyim; hakikat birdir, insanlar onlara farklı isimler verir. Yani bir dine mensup olmanız bir ayrıcalık değildir, o ışığı yakalamanız, o ışığa karışmanız bir ayrıcalıktır. 

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here