Dinin en büyük imtihanı zamanladır

2

Dinin en büyük imtihanı zamanladır, çünkü din zaman üstü, evrensel bir öğreti olduğu iddiasındadır.

Yeryüzünde bugüne kadar var olan tüm dinlerin iddiası bu oldu ve bu nedenle olsa gerek ki, gelen her din tutunmak, insanlar nezdinde meşruiyetini sağlamak için diğer dinlere saldırdı, onların yerini almaya çalıştı.

Bu, kuşkusuz bir dinin tutunmak için diğer bir dine veya dinlere saldırması açısından anlaşılırdır, ancak hiçbir din bir önceki dine saldırırken onu tümden yok etmedi, aksine onun güncellenmiş yeni bir versiyonu olarak varlık kazanmaya çalıştı. 

Tabi tutunması açısından bu da anlaşılırdır, ancak gelen her din ‘son’ olduğunu, bundan sonra dünyaya başka bir dinin gelmeyeceğini söyledi ve bu yolla gelecek diğer olası dinlere kapıyı kapattı.

Ama buna rağmen yine de farklı dinler geldi ve her defasında taban bulan din tutarlılığına veya inandırıcılığına göre değil, diğer dinlerle savaşındaki başarısına, onay görebilirliğine veya çıktığı zeminde yaşayan insanlara neyi ifade ettiğine göre zemin buldu.

Bu da bir anlamda bize her dinin tüm evrensellik iddiasına rağmen yerel olduğunu, çıktığı bölgenin diliyle konuştuğunu ve o bölgenin kültür kodlarına hitap ettiği için tutunması şartını yakaladığını gösteriyoruz. 

Ki dinlerin tutunması şartına baktığımızda her dinin çıktığı yerin kültür kodlarına göre varlık gösterdiğini ve ifade açısından öncelikle o bölgenin insanlarına hitap ettiğinde tutunmayı başardığını görüyoruz. 

Olayı bu şekilde aldığımızda -bölgesel düzeyde bile olsa- savaşlarda zaman içinde galip gelenlerin dinlerine geçtiğimizi, aslında hepimizin bir şekilde mensubu olduğumuz dini veya dinleri terk ettiğimizi ve olası şartlar değiştiğinde yine de terk edebileceğimizi gösterir.  

Kuşkusuz bu görünürde bir dindar için mümkün değildir veya herhangi bir dindarın öyle hemen kabul verebileceği bir şey değildir, ancak şartlar onca dini yok ettiğine ve o dinin mensuplarını bir şekilde değiştirdiğine göre bu pek ala mümkündür, çünkü ‘olamaz’ değil, olanı konuşuyoruz. Olan ise, mensubiyetimizi dün başka bir dinle ifade ederken bugün başka bir dinle ifade ettiğimizdir.

Diğer yandan, hiçbir dinin hayatın töresini, kültürünü veya geleneğini bütün olarak karşılayacak şekilde dünyaya gelmemesi, kendisini önceki dinlerin eleştirisi üzerinden ifade ederken bir sentez olarak tamamlamaya gitmesidir.

Bu da şu demektir; biz aslında görünür bir dinin adı altında eski atalarımızın dinlerini de yaşıyoruz. O nedenle, örneğin Arap İslam’izmi ile Türk İslam’izmi aynı değildir, Orta Doğuda Mitra kültünün kültürel baskınlığı ise kendisini yaşamın her alanında hala göstermektedir; kutsal mekanlar, kutsal ağaçlar, türbelerin kutsallığı vb. şeylerin hiçbiri aslında İslam’da yoktur. Ve şunu itiraf etmek gerek ki, bunları İslam’dan çıkardığımızda geriye İslam diye bir şey de kalmamaktadır. Hani birileri “dinlerden hurafeleri çıkarın ortada din diye bir şey de kalmaz” diyorlar ya, haklıdırlar. Ama unutulan şu; zaten gelen din onları ortadan kaldırmaya çalışmıyor, düzenlemeye çalışıyor. 

Kuşkusuz bu, yalnızca İslam’a ait bir özellik değildir, diğer dinler de geçmiş din ve kültürlerin bir sentezidir, varlıkları onlar üzerinden bir ifade geliştirdiği için söz konusu tutunma şartını yakalamışlar.

Bu birileri açısından dinde evrensel karakterin yerel karakterle birleşmesi şeklinde anlaşılabilir ki, doğrudur, çünkü son ifade her zaman bir önceki ifadenin bir sentezidir.

Ama sorun şu ki, yerelliğin evrenselliğe açılan bir kapısı olsa da sentezin yerelle buluşması kendisinin de yerelin bir sentezi olmasından kaynaklanmaktadır ki, tüm evrensellik iddialarına rağmen her din yereldir.

Yani şunu söylemeliyim ki, inancın evrenselliği herhangi bir dinin evrenselliğinden gelmemektedir, inancın insanla olan ilişkisinden gelmektedir.

Evet, yani evrensel olan din değildir, inançtır, çünkü inancın ilişkisi doğrudan insanla, insanın yaşama gayesiyle ilgilidir.

Ki aslında kendisini din dışı ifade edende bir inanca sahiptir, etmeyen de, çünkü yaşıyorlar, bir yaşam gayeleri var ve o gayeleri olduğu sürece bu onların bir şeylere inandığını gösterir. 

Ama şunu unutmayın; yaşama gayesi anlamla var olmaktadır.

Peki, burada inanç nedir? Diye sorarsanız, size verebileceğim en yalın cevap ‘yaşama gücüdür.’ Yaşama gücü gerçek manada bir enerjidir ki, oda ancak bir amaca olan bağlılığa göre varlık göstermektedir. 

Amaca bağlılık ise ona olan inancınızdan size gelen bir çeşit hediye…

Kısacası siz gerçekte yaşadığınız için inanmıyorsunuz, inandığınız için yaşıyorsunuz.

İbrahim Yersiz

2 YORUMLAR

  1. Din-İnanç ayrımına neden ihtiyaç duyuldu ki? son cümleyi söylemek için böyle bir ayrıma ihtiyaç yok.

    inanç dışı hiç bir şey din/dine dair değildir.
    din dışı hiç bir şey inanç değildir.

  2. Din ne demez?
    Benim dinim bana seninki sana,
    Benim dediğim dedik, çaldığım düdük,
    Ya bendensin yada yoksun, düsmanımsın,
    Her ne olursa olsun insan inancını kaybetmemelidir. Yaşama isteği hayattan beklentileri insanı aramaya bulmaya ve sorgulamaya sevkeder.
    Bir ağaca bağlanan parmak kadar bir bez parçası da,
    Sabahın sessizliğini yırtarak kulaklara ve yüreklere dolan ezan sesi de hayatımıza renk katsın, daim olsun inşallah.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here