Dış Göç veya Tersine Göç Kavramlarının Ötesinde Bir Tartışma: Yabacı Hekimlerin Ülkemize Göçü

2

Göç değince ya dış göçten dem vururduk, ya da tersine beyin göçü rüyalarına dalardık hep birlikte. Geride kalanlardan birisi olarak isterdim ki, öyle bir ülke inşa edelim ki, gidenler artık o hayallerin gerçeğe dönüşme yerinin kendi ülkeleri olduğunu görsünler. Üniversite yıllarında editörlüğünü üstlendiğim bilimsel araştırmalar dergisinde (HUTBAT) bu konuyu, özellikle de tersine beyin göçü için ortamı nasıl hazırlamamız gerektiğini, üniversitenin değerli profesörleri tartıştığımızı hatırlıyorum. Yani, o yıllardan beri gündemimde olan bir konu…    

Bundan on sene önce “Ne dersin, biz de dönelim mi ülkeye? Dışarıdan çok güzel görünüyor. Ortam bilimsel çalışmalara ülkemizde devam etme konusunda elverişli gibi. Hem de artık çok özledik!” diyenler, fikrimi soranlar, “Niye sen geldin?” diye sormuyorlar hiç.

Sessizce bir kabulleniş var durumu.

Kişisel hinterlandı geniş olan, etkileşim alanını dünya görüşünün ötesine çıkartmak için çaba göstermiş birisi olarak, hayat çizgimdeki bu değişimin bir kırılma olmadığını, aslında yıllardır adım adım bu güne hazırlandığımı tüm dostlarım bilecektir.

Ama bu gün değinmek istediğim konu başka bir göç…

Diverse ekiplerin, yani çeşitliliğin el üstünde tutulduğu takımların, daha başarılı olduğuna dair sosyo-politik çalışmalara sıkça rastlıyoruz son yıllarda. Batı’dan gelen çoğu öneriye kültür dayatması olarak bakan zihniyet buna da belki itiraz eder “Yine neyin peşindeler” diye.

İtiraz edenlerin hayat felsefelerinin çeşitliliği karşısında nutkum tutulmadı dersem, gerçeği gizlemiş olurum. Nadiren hem fikir olduğumuz konulardan birisidir çünkü yabancı çekingenliği.

Gelenin bozacağı statükonun nereye evrileceğini bilmeme korkusu ağır basıyor sanırım. Evet, doğru anladınız. Yaratıcı yıkımdan bahsediyorum…

Tarihe genelde indirgemeci bir bakış açısı ile baktığımız düşünülecek olursa, benim de olayları basite indirgemem yadırganmaz sanırım. Kendisini ihtişamlı Roma’nın devamı olarak görme eğiliminde olan Osmanlı, özelde Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethi sonrası Avrupa’da Rönesansı tetikleyecek beyin göçüne üzülmüş müdür acaba?

Ulus kavramının 20. Yüzyıla ait olduğunu unutmadan tarihe bakacak olursak; Osmanlı sadece kendi kurucu ailelerine ülke yönetimini bırakmış olsa idi, imparatorluk halini alır mıydı?

Veya sadece dindaşların hâkimiyetinde olan bir imparatorluğun bu günlere yansıması nasıl olurdu, hiç düşündünüz mü?

Çok eskilere gitmeye hiç niyetim yok. Konuyu da, mensubu olduğum sağlık sistemi ile daraltarak tartışmak isterim, olanakları veya kaçan fırsatları…

1935’lerdeki Almanya’dan kaçan Yahudi doktorlar, 1990’ların başında Sovyetlerin dağılması sonrası dünyaya yayılan bilim adamları ve son on yılımıza damga vurmuş Suriye’li hekimler. Çuvaldız elinizde değil mi?

Hadi o zaman…

Genç Cumhuriyet’in devrimlerine destek olmadığı için, daha 1900’lerin başında kurulmuş olan Darülfunun’u elden geçirme tartışmalarının ortasında doğmuştu aslında ilk fırsat. Almanya ve çevre ülkelerden kaçmakta olan Yahudi hekimlere bir yurt bulma şansı, bizim açımızdan da yüksek eğitimimizde bir reform ve muhalifleri bertaraf etme fırsatı! O dışlanma, yaklaşık olarak her on yılda bir devam edeceği için, bizim kaderimiz deyip geçelim…

İstanbul’da Tıp Fakültesi, Ankara’da Numune Hastanesi ve Sağlık Bakanlığı bünyesinde görevli bu hekimlerin sayısı, farklı kaynaklarda farklı rakamlar söylenmekle birlikte takriben 600 civarındadır. Halen başarılı bir şekilde faaliyette bulunan fakültelerdeki bazı bölümler, bizzat bu hekimlerce kurulmuş ve uzun yıllarca genç hekimler yetiştirmiş, Türk tıbbına da önemli katkılar sağlamıştır. Hem yaşım gereği, hem de eğitimimi Hacettepe’de almış olmam sebebiyle, benim maalesef onlarla tanışma şansım olmadı. Zaten önemli bir kısmı, 2. Dünya savaşı sona erdikten sonra Almanya’ya dönmüş, bir kısmı da Amerika’ya göç etmiştir. Ülkemizde sadece küçük bir azınlık kalmıştır.

Soru şu: Ülkemize büyük hizmeti dokunan bu hekimleri, acaba politik olarak ihtiyacımız olmasa da, yine de davet eder miydik?

Yukarıda Fatih Sultan Mehmet ne düşünürdü diye sorduk. Hadi burada da başka bir dehayı analım. Acaba, Mustafa Kemal Atatürk ne düşünürdü?

Acaba reform ihtiyacımız olmasa idi, ülkemize yine de önemli bir bilimsel katkı yapma potansiyeli olan bu ekibe kapılar aralanır mıydı?

O dönemde Amerika’ya göç eden hekimlerin, bilim adamlarının, Amerika bilim camiasına nasıl da nefes aldırdığı, makalelerde çoktan yerini aldı.

Gelelim 1990’lara…

Benim de ilk olarak, yurt dışında üniversite okumak mı, yoksa anavatınımda kalmak mı ikileminde kaldığım yıllar.

O yıllarda Sovyetler dağılmış, ülkelerindeki zor ekonomik şartlardan dolayı yurt dışında çaresizce hayat kurmaya çalışan hekimler ve bilim adamları etrafa dağılmıştı.

Gazete manşetlerimizi, ülkesinde çocuk doktoru olduğu halde Türkiye’de bakıcılık yapan hekimler dolduruyordu.

Daha vahim örneklere yer vermeyeceğim. Gururumuzu okşaması dışında sanırım hayatımızda pek de bir etkisi olmadı o göç yıllarının.

Oysa Sovyetler Birliği, dağıldığında dünyanın en büyük bilim adamı topluluğuna sahipti. Hem de yetenekli ve iyi yetişmiş idiler. Kabul ediyorum, batı toplulukları ile karşılaştırıldığında ülkemizin ekonomik şartları çok iyi bir alternatif değildi onlar için. Pek çoğunun rüyasını batı dünyası süslüyor da olabilir; ama küçük bir grubunun bile aklını çelemez miydik, birikimlerini ülkemizde üretime ve bilime katkı sağlamaya dönüştürsünler diye!

Elbette yapabilirdik; ama öncesinde niyet etmemiz gerekli idi, değil mi?

Zihnimizde, gelecek beyinlerin gelişmemize katkı sağlayacağına dair bir kabullenme olmalı. Tabii, bir de zihin dünyamızı kirleten bazı korkulardan arınmış olmalıyız önce.

2017 rakamlarına göre Almanya’da yer alan kabaca 2400 yabancı hekimin 750’si Suriye’den göç edenlerden oluşuyor.

Peki, dünyanın en büyük göçmen nüfusuna sahip ülkesi olarak biz ne yaptık?

Suriye’den göç eden hekimlere, istisnalar dışında bir çalışma ortamı yaratabildik mi?

Göçmen merkezlerindeki sağlık ocaklarında çalışmalarına izin verdik, hiç yoktan iyidir elbette. Barış sağlandıktan sonra hepsinin kendi vatanlarına geri döneceği noktasında hepimiz ikna olduk sanırım. Tüm dünyadaki göçmen raporları, göç edenlerin önemli bir kısmının geriye dönmediği, aynı travmaları tekrar tekrar hatırlatacak bir memlekette o insanların yeni bir hayat kurmalarının zor olduğunu söylüyor. Onların ülkemizdeki sisteme entegre olmalarının yolu açılması gerekmez mi sizce de?

Ucuz iş gücü olmaya razılar ve bu da şimdilik işimize geliyor. Farkına varmamız gereken ise, önlerinde bir yaşam umudu olmadan hiçbir insanın hayatına devam edemeyeceği gerçeği. Suriyeli göçmenlerin aralarındaki cevherleri, bilim adalarını elde tutmanın yolunu bulamadığımız için hepsi birer birer batı ülkelerinin yolunu tuttu. Yine geç kaldık. Aslında geç kaldık diyebilmek için de başlamaya niyetimizin olması gerekiyor.

Peki, son soru: Sizce bir sonraki fırsata hazır olacak mıyız?

Kaynaklar:

https://www.bundesaerztekammer.de/ueber-uns/aerztestatistik/aerztestatistik-der-vorjahre/aerztestatistik-2017/auslaendische-aerztinnen-und-aerzte/

https://tuerkei.diplo.de/tr-de/themen/kultur/-/1797648

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/10894

2 YORUMLAR

  1. Fatih S. Mehmet döneminde beyin göçüne üzülecek kadar aklın ön planda olduğu devlet anlayışı olduğu meçhul. İbni Sina marka değerlerine ne kadar sahip çıkabildiler? Kitabı Avrupa okullarında rağbet edilen önemli bir bilgi kaynağı iken Osmanlı topraklarındaki okullarda aynı rağbette bir kitapmıydı bilemiyorum. Osmanlı dönemindeki itici güç dini aidiyetlerle ilişkili devlet gücü idi. Ancak, görünen o ki bunun Kuran’a ve özellikle buradaki aklın rehberliği konusuna, aklın potansiyel ürünlerine odaklanmış fazla bir tarafı yok. Daha doğrusu bunun kanıtları pek yok!

    Deha diye yere göğe sığdırılamayan Mustafa K. Atatük Paşamızda da durum pek farklı değil. Tek fark, o dönemde dine karşı olan önyargılı bir takım yönetici kadroların askeri liderliği onda olduğu için (‘monkey see monkey do = maymun gördüğünü yapar’ yaklaşımıyla) elinden geleni yaptı. Çevresindekiler de adeta onu omuzlara aldı ve hatta taptı. Tapamayanlar da Kurtuluş Savaşındaki rolü nedeniyle pek ses etmediler. Yanlışlıklara dikkati çekenler o devirde bir yolunu bulup diskalifiye edildi. Meydan boş kaldı. Adeta hazıra kondu ve eline geçmiş olarak fırsatları daha iyi kullanabilecekken kullanamadı. Onun da aklı, dehalığı, ileri görüşlülüğü o kadardı. Kendi başlattığı kutuplaşma ile bu günlere gelinebileceğini kestiremedi (CeHaPe den AKePe’ye!). Büyük sorumluluk aldı. Oysaki, bu milletin topyekün duasını alabilmek de önemliydi. Bugün duaya ihtiyacı olduğunun farkındayım. Bu konu aynı tür önyargılarla ona tapanların umurunda mı? Veya, “sen kim oluyon ulan, bizim duamız ona yeter” diyenlerin duası kabul edilebilecek bir durum var mı? acaba?

  2. “Herkes Talih Bize Kör Salih”
    Sizce bir sonraki fırsata hazır olacak mıyız? asla
    Böyle bir amaç yok amaç farklı
    Yanlış göçmen politikanın sonuçları bunlar
    Burnumuzun dibindeki ülkeden milyonlarca insan bizim ülkemizden göç ediyor ama biz başka amaçlar peşinde olduğumuz için işin o kısmı ile ilgilenmiyoruz. Ülkemizde işsizliği arttırma pahasına ülkemizde tutuyoruz. Sebebi ise çok açık siyasi rant yani ülkemizde göçmenler dahi siyasi rantta dönüştürülebiliyor. Dahasına gerek yok.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here