Dış politika karnesi kırık notlarla dolu..

0

19 yıldır iktidardaki AKP, 20 yaşını doldurdu. Partinin dış politika karnesinin ‘kırık notlar’la dolu olduğunu belirten gözlemcilere göre Ankara, Avrupa Birliği’nden (AB) kopukluğun, ABD ve Rusya arasında sıkışmışlığın sancısını çekiyor.

“Şimdi Türkiye; uluslararası camiada en yalnız olduğu dönemlerden birini yaşıyor. Çok savruldu dış politika. Türkiye, çok sayıda ülkeyle kavgalı hale geldi. Dış politikanın acil tamire ihtiyacı var.”

Bu sözler; 2002’de iktidara gelen AKP’nin ilk dışişleri bakanı Yaşar Yakış’a ait. Yakış; 14 Ağustos 2001’de kurulan partinin hem kurucuları arasında yer aldı hem de partinin dış politika programını kaleme aldı. 19 yıldır iktidardaki AKP, 14 Ağustos’ta 20 yaşını dolduruyor.

AKP’nin her alanda olduğu gibi dış politikada da “dengeyi tutturamadığı”ndan yakınan Yakış, bunun nedenlerini anlatırken son 20 yılda Batı’ya bağlılığı, NATO müttefikliği, komşularıyla ilişkileri ‘tepeden tırnağa’ sorgulanır hale gelen Türkiye’nin, dış politikada vakit kaybetmeden bir ‘iyileştirme programı’ uygulamasını istiyor.

Peki; sadece AKP’nin ilk dışişleri bakanını değil, Türk dış politikası üzerine kafa yoran çok sayıda gözlemciyi böyle düşünmeye iten ne?

Partinin kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan, milletvekili olamadığı için Türkiye’nin 58. hükümeti Abdullah Gül tarafından kuruldu. Milletvekili engelini aşan Erdoğan’ın başbakanlığı, 59. hükümetle başladı.

İktidarının ilk döneminde Avrupa Birliği (AB) üyelik perspektifine bağlılığı ile dikkat çeken Erdoğan, her alanda olduğu gibi Türkiye’nin dış politikasını da doğrudan etkileyen isim oldu. 2001’deki 11 Eylül saldırılarından sonra kurulan AKP’nin ilk yılları Türkiye’nin dış politikadaki profilinin yükseldiği yıllar olarak kayıtlara geçti.

Gül'den Erdoğan'a tebrik telefonu

2003’teki Irak savaşında, bölgedeki tüm gruplarla iletişim kurabilmenin avantajını yaşayan Türkiye; Irak’taki gelişmelere yakından müdahil oldu, ABD’nin baskısına karşın İran ve Suriye ile ilişkilerini kesmedi. Dahası, tüm bölge ülkeleriyle ilişkilerini yoğunlaştırdı. İran ile Batı arasında arabuluculuğa soyundu.

Reform açılımıyla AB değerlerine bağlılığını gösteren Erdoğan, Türkiye’yi 2005’te AB ile tam üyelik müzakerelerini başlatan ülke seviyesine çıkardı. Türkiye’nin AB üyeliğini kendisine ‘kesin hedef’ olarak seçen Erdoğan; müzakerelerin başlamasından önce Kıbrıs’ta çözüm için federatif bir yapı öngören Annan Planı’na onay verdi. Adadaki Türklerin de plana onay vermeleri için AB’yi şaşırtan dinamik bir politika izledi. Ancak planı Türkler değil, Rumlar reddetti. Erdoğan için AB yolunda ilk kırılma noktası aslında o gün yaşandı.

Yaşar Yakış, o kırılmayı şöyle anlatıyor: “AB; planı reddettiği halde Rumları, tüm adayı temsilen AB’ye üye yaptı. Kıbrıs’ta Türklerin Annan Planı’nı kabul etmeleri için büyük çaba sarf eden Tayyip Bey, Rumlar AB üyesi olunca AB konusunda cidden büyük hayal kırıklığı yaşadı. O hayal kırıklığı, o aldatılmışlık Tayyip Bey’in AB’ye güvenini sarstı. O güvensizlik sonraki süreçte katmerleşerek devam etti.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün Kıbrıs’ta iki devletli çözümün tek mantıklı yol olduğunu savunurken, AB federatif bir devlet için Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde müzakere yapılmasını istiyor. Kıbrıs sorunu yüzünden Ankara ile AB hattında 2005’te başlayan müzakere süreci tamamen tıkandı. 35 müzakere faslından sadece 16’sı açılabildi.

Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Başkanı Sinan Ülgen, sadece Kıbrıs sorunu yüzünden değil, Avrupa’da yükselen Türkiye karşıtlığı ve AKP’nin ‘demokratikleşme hamlesinden uzaklaşmasıyla’ da Türkiye-AB müzakere sürecinin donduğuna işaret ediyor.

Ülgen, “Türkiye de AB de menfaat gördükleri alanlarda bir işbirliği ilişkisi kuruyorlar artık. Bunun en önemli örneği Mart 2016 tarihli mülteci anlaşmasıdır. Türkiye-AB ilişkileri böyle bir eksene kaydı. Öngörülebilir bir gelecekte Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecini yeniden hayata geçireceğinden ümitli olmak mümkün değil artık” diyor.

“One minute”

2008’de Türkiye; İsrail ve Suriye arasında arabuluculuk yapan ülke olarak tüm dünyanın dikkatini çekmişti. Ancak bir yıl sonra Davos’ta Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “One minute” çıkışı yapması tedirginlik yarattı.

Türkiye’nin 2010’da İsrail ile ilişkilerinin dibe vurması Mavi Marmara saldırısıyla yaşandı. Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara filosuna İsrail ordusunun düzenlediği operasyonda 10 kişi hayatını kaybetti, 50’den fazla kişi yaralandı. Büyükelçisini geri çekerek İsrail’e tepki koyan Türkiye’nin halen bu ülkeyle büyükelçi düzeyinde teması yok.

Oysa dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “komşularla sıfır sorun” demişti. 2011’de Arap isyanları başladığında laik-demokratik-Müslüman NATO üyesi nitelikleriyle bölgesinin ve Avrupa’nın “örnek ülke” saydığı Türkiye’de dış politika düzeyinde büyük kırılmalar da baş gösteriyordu. Mart 2011’de Suriye’de iç savaş başladı, Temmuz 2013’te Mısır’da darbe yaşandı.

Suriye’deki iç savaş öncesine kadar “mezhepler üstü” politika izleyen Ankara, Baas rejimini barışçıl çözüme ikna edemeyince bu politikadan vazgeçti. Erdoğan, “Esad kardeşim” dediği, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı “diktatör” ilan etti. Arap Baharı başladığında Arap ülkelerinin en çok sevilen liderlerinden olan Erdoğan, uluslararası camiada zamanla Arap ülkelerinin liderleri kadar sert eleştirilerin hedefi oldu. Avrupa’dan ABD’ye Türkiye “Sünni cihatçı unsurların destekçiliği”ni yapmakla suçlanmaya başladı.

Yaşar Yakış, Türkiye’nin Suriye konusundaki hatalarını şöyle sıralıyor: “Türkiye Suriye konusunda yumurtaların hepsini Beşar Esad’ın düşeceği varsayımına dayanan sepete koyduğu için yanlış iş yaptı. Esad gitmedi, duruyor halen. Türkiye, köktendincileri desteklemek suretiyle yanlış yaptı. Askerlerini Suriye’ye göndermek suretiyle de yanlış yaptı.”

Esad: Suriye'nin menfaatine olacaksa eğer Erdoğan'ı kucaklarım - Son dakika  haberler

İdeolojik yakınlığı nedeniyle Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarına yakın duran AKP, ülkedeki darbeyi öyle sert kınadı ki kendini Mısır ile ilişkilerinin koptuğu yerde buldu. Dış politikada bu yerin adını koyan; Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde dış politika başdanışmanlığını yapan İbrahim Kalın oldu: “Değerli yalnızlık”. Kalın, Türkiye’nin bölgesinde yalnız kaldığı eleştirilerine, “Bu, değerli yalnızlıktır” açıklamasıyla karşılık verdi.

Oysa; İsrail, Mısır ve Suriye’den başlayarak bölge ülkelerindeki büyükelçilerini geri çeken Türkiye’nin, Haziran 2013’teki Gezi Parkı protestolarında yaşananlar yüzünden Avrupa ile de arası iyice açıldı. Polisin demokratik hak talebiyle sokaklara çıkanlara sert müdahalesi, Erdoğan’ın protestocuları “çapulcu” ilan etmesi, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye üst üste “anti demokratik tutumlardan kaçının” uyarısı yapmasıyla sonuçlandı.

Gezi protestoları sonrası muhalefet üzerindeki baskıyı artıran AKP hükümeti, 17-25 Aralık 2013’te hükümette yaşanan yolsuzluk olaylarıyla birlikte Fethullah Gülen cemaatiyle de ayrışma sürecine girdi. 2014’te Erdoğan; halkoyuyla seçilmiş ilk cumhurbaşkanı oldu. 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişiminden Gülen cemaatini sorumlu tutan Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD dahil tüm Avrupa’yı darbeye sessiz kalmakla suçladı.

15 Temmuz sonrasında Türkiye’nin dış politikadaki önceliği Gülen’in ABD’den iadesi ve Gülen cemaatinin yurt dışındaki faaliyetleriyle mücadele oldu. Ankara, Avrupa’dan Gülen bağlantılı kişilerin iadesinde ısrarcı olurken, Cumhurbaşkanı Erdoğan AB’ye “Ey” seslenişleriyle başlayan çıkışlarıyla gündem oldu. İdam cezasının geri getirilmesi konusunda referandum yapılabileceği, AB ile müzakerelerin noktalanabileceği mesajları vermekten geri durmayan Erdoğan, Türkiye’nin AB üyeliğine çok da ihtiyacı olmadığı mesajı veren konuşmalarıyla dikkat çekti.

S-400 teslimatı başladı

Türkiye-ABD ilişkileri krizden krize koştu. Sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı sarsan Donald Trump ile “Dostum Trump” diyecek kadar “şahsi ilişki kursa” da Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk-Amerikan ilişkilerini bıçak sırtından kurtaramadı. 2016’daki darbe girişiminden sonra Halkbank davası, Gülen’in iadesi konularında tarihi gerilimler yaşayan ikili ilişkiler, yeni Başkan Joe Biden dönemine de “soykırım” kriziyle başladı.

2015’te bir Rus uçağını düşürerek Rusya ile de büyük kriz yaşayan Ankara’nın, darbe girişimi sonrası, ikili ilişkileri geliştirmesi ise dikkat çekti. Rusya’dan alınan S-400’ler, Türkiye’nin NATO müttefikliğini derinden sarstı.

Türkiye’nin bugün ABD ile Rusya arasında sıkıştığını düşünen Yaşar Yakış, “Türkiye enine boyuna değerlendirme yapmadan, biz bu Rus füzeleri alırsak bunun sonuçları ne olur diye tartışmadan, Türk bürokrasisindeki mevcut birikimi kullanmaksızın, az sayıdaki insanın eksik değerlendirmesi sonucunda aldığı bir karar nedeniyle sıkışmışlık içine düştü. Bundan da nasıl kurtulacağı belli değil” diyor.

EDAM Başkanı Ülgen, AKP’nin ilk 10 yılında AB ve NATO başta olmak üzere Batı içindeki kurumlarla kurduğu iyi ilişkileri ikinci 10 yılında kurmak istemediğini söylüyor. Türkiye’nin son 10 yıllık dönemde, “stratejik bir otonom kurmaya dönük dış politika” izlediğini belirten Ülgen, “Ankara’nın stratejik otonomi arayışı, kısmen bir Batı karşıtlığı, kısmen de Batı’yla rekabet halinde olan diğer güç odaklarıyla daha iyi ilişkiler kurmayı beraberinde getirdi. Burada ön planda olan da; Rusya ve S-400 meselesi oldu” diyor.

Ülgen’e göre dış politikada bir başarısızlık var: “Yükselen bir güç olarak Türkiye, uluslararası sistem içinde hasım, muhalefet, çatışma üretmeden gücünü sahaya yansıtmada başarısız oldu. Kendi yükselen gücü sonucunda, dışarıda kendi aleyhine bir dizi ittifaklar ortaya çıktı. Bunu çok net olarak Doğu Akdeniz’de görüyoruz. Batı’yla, ABD ile olan krizli ilişkide de görüyoruz. Bugün geldiğimiz noktada; bölgesinde izole olan bir aktör Türkiye. Geleneksel ortaklarıyla siyasi, ekonomik, ticari ilişkileri darbe almış bir ülke. Ankara bu bilançonun farkında gibi. Ve bunu telafi etmeye çalışıyor.”

Kaynak: DW Türkçe

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here