Doğunun bilgeliği, Batı’nın filozofisi

1

Uzun yıllar Farklı kültürleri inceledim.

Beni en çok yoranın Hint kültürü olduğunu itiraf etmekte bir beis görmüyorum.

Hint kültürü konusunda yazı veya kitaplarıyla karşılaştığım tüm bilim adamları Hint kültürünün bir deniz olduğunu ve içine girenlerin çıkamadıklarını söylüyorlardı. İlk başlarda bunu neden söylediklerini anlamamıştım. Ama içine girdikten sonra o kültürdeki çeşitliliği ve zenginliği görünce hak verdim; zira bugüne kadar söylenmiş ve yazılmış her şeyin bir zamanlar ve bir şekilde Hintli bilgeler tarafından söylendiğini gördüm. Onların bu bilgeliği öyle bir bilgelik ki, bilim ilerledikçe doğrulandıklarını ve doğrulanmalarını görmelerine rağmen herhangi bir kibre kapılmadıklarını gördüm. 

Tabii bu arada bunu da söylemeden geçmeyeceğim, her kültürde şarlatanlar olduğu gibi bu kültürde de çokça şarlatana rastladım.

Fakat bu arada şunu da gördüm, nasıl Avrupa kültürüne aşina olmadan Batı felsefesini anlamak kolay değil ise, Hint kültürüne vakıf olmadan Hint bilgeliğini anlamanın da pek kolay olmadığını gördüm. Kuşkusuz bu her kültürde bir kaidedir, zira her kültürün kendi anlam dünyası vardır ve biz o kültürü anlamak istiyorsak o kültürün anlam dünyasına dahil olmanın bir yolunu bulmalıyız. Bunu yapmadığımızda o kültür hakkında yine bir şeyler öğreniriz, ama sanırım bu anlama ferasetimizle sınırlı kalır.

Pek çok insan bilgi denince Batı dünyasını aklına getirir, ne de olsa örnek gösterilebilecek pek çok mucit, icat ve kanıtla karşı karşıyadır. Öyle ya bilgi denince insanların aklına icatlar gelmektedir ve Doğu tüm o ihtişamlı bilgeliğine rağmen herhangi bir icadın sahip değildir. Kuşkusuz bu görünürde doğru bir yaklaşımdır ve Doğu‘nun bilgeliğini bilmeyenlerin böylesi bir sonuca varması da olağan bir neticedir.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, Doğunun bilgeliğinde pragmatizm yoktur, bilgiye ulaşmasının hedefinde yarar değil, mutlaka kavuşma çabası vardır.

O nedenle Doğu bilgeliğinin en ruhani olanında bile bir akılcılık ve seçme şartı vardır. Batının bilgeliğinde ise baştan sona pragmatizm ve yararcılık vardır ve Batı için bir bilgi yarar getirmiyorsa o ahmakça bir iş olarak addedilmektedir. Batının ruhani bilgeliğinde ise akıl yoktur, sorgulama yoktur, koşulsuz bir teslimiyet ve itaat vardır.

O nedenle Doğu ruhani dünyası için kaderciliği reddedip seçimini kendi iradesine irca ederken, Batı bunu kalbin ferasetine tahvil etmekte, olası çıkacak sonuçların kendi kaderi olacağını öngörmektedir.

Bilgi kuramında ise yine Doğu ile Batı arasında keskin bir ayrım olduğu söylenebilir: Batı bilgisinin mutlak anlamda bir değer üretmesi gerektiği inancındadır. Batıya göre değer üretemeyen bilgi gereksiz bilgidir.  O nedenle, Batının tüm okulları mesleki bir esasa göre yapılandırılmıştır. Batı ebeveynlerin çocuklarına yatırımları da onlara hayatlarını kazandıracak revaçtaki mesleki eğitimleri edindirmeleri üzerinedir. Dolayısıyla Batının adamı bir pilot veya astronot bile olsa mesleki tecrübesi dışında fazla bir bilgiye sahip değildir. Tecrübe diyorum, çünkü Batı kafası bilgiyle dolu bilginler değil, kendisine iş üretecek mesleki uzmanlar istiyor. Bu konuda artık Doğunun adamı da pek farklı değildir; ama biraz geriye gittiğimizde Doğunun adamına meslek değil, bilgi verildiğini ve kafasını bilgiyle doldururken midesini aç bıraktığını ve dahası açlığın, hatta dilenmenin hiçte ayıp olmadığını görüyoruz. 

Doğu ile Batı arasındaki bir diğer fark ise, Doğu çocuklarına alçak gönüllüğü, kibirden uzak mütevazi durmayı, daha genel bir ifadeyle doğal davranmayı ve kendi olmayı öğretirken, Batı çocuklarına asil ve soylu davranmayı öğretiyordu.

“Bu davranışlar arasında ne fark var?” diye soracak olursanız size söyleyeceğim şudur: kendin olmada felsefi ve ruhani bir derinlik vardır, asil ve soylu davranışta ise bir sahtelik ve kibir vardır.

Dahası, Doğunun kendin olma şiarında bir kendine dönüklük vardır, Batının asalet gösterisinde ise karşıya dönük bir gösteri vardır. O nedenle bu temel iki farkı okuduğumuzda, Doğu adamının davranışında bir dürüstlük görüyoruz, Batı adamının davranışında ise sahtelik.

Doğuda aç kalmak veya dilenmek ayıp değildir, Batı gibi bir düşkünlük alameti şeklinde okunmamaktadır, kimse bir fakiri hor görmez; aksine bir fakiri hor görmek, dışlamak veya yardımcı olmadan kapıdan kovmak gibi şeyler büyük bir ayıp olarak telaki edilmektedir; çünkü fakir tanrının fakiri ve mülkte tanrının mülkü olarak kabul edilir. O nedenle fakirlere yardım etmek yaygın bir gelenektir ve bu yardımlar genelde fakirlerin şahsında tapınaklara, herhangi bir tanrı adına bağış yapılır. Tapınaklarda çalışan gönüllüler de o yardımları o tanrı adına fakirlere dağıttır. Bu yardımlara dağıtanlar o yardımlara ellerini sürmez, süremez, zira o yardımlar artık o tanrılara aittir, dağıtanın eli yanlışlıkla temas etse bile ondan geldiği şeklinde kabul edilir ve eli değdiği için o yardım artık tanırdan gelen bir yardım olmaktan çıkmakta, alan kişi onu yere dökmektedir. Kimse tanrıyla mabedine sığınmış fakirin arasına giremez. 

Batının bu konuda Doğuyla benzer yanları olsa da farklılıkları daha fazladır; zira öncelikle Doğu mabetleri mülksüzdür, fakirdir, gelen yardımlarla geçinir; o nedenle Doğu’da genç keşişlerin mahallelere dağılıp yiyecek toplamaları sık rastlanır bir şeydir. Batı mabetleri ise bölgelere göre birtakım farklılıklar gösterse de önemli oranda zengindir, rahipleri kurumlarından belirli bir aylık alırlar, yaşlılıklarında emekli olurlar, Pazar ayinleri Müslümanların Cuma ayinlerinde görüldüğü gibi para toplama günleridir ve rahibin vaazının etkisine göre her Pazar hatırı sayılır bir hasılat toplanır. Ve doğrusu bu para genelde kayıt dışıdır, nerelere harcandığını kimse bilmemektedir. Doğuda gelen bağışların yüzde sekseni koşulsuz bir şekilde fakirlere dağıtılır, geriye kalanı ise tapınağın masrafları ve keşişlerin ihtiyaçları için bir kenara ayırılır. 

Gelelim esas konuya: Doğuda arınmanın esası bilgiye dayanırken, bu Batıda teslim olmuş ibadete dayanmaktadır. Yani Doğu kurtuluşa bilgiyle ulaşma, bilginin kendisine yaptıracağı doğru seçimlerle arınmayı ve evrenle birleşmeyi esas alırken, Batı iradenin teslimiyle arınacağını ve ilahi kurtuluşa kalbin sadeliğiyle ulaşacağını esas almaktadır. O nedenle Doğu keşişleri genelde herkesin görüp anladığı bir şekilde bilgeleşirken, Batı keşişleri gerçeklikten kopmakta, kendilerini kimsenin anlamadığı bir gizemin içinde kaybolmaktadırlar. Dahası, Doğu bilgeliği anlaşılırlıkları gereği olası inanç suiistimallerini aza indirirken, Batı ruhaniliği gizeme battıkça kararmakta, suiistimallere fırsat yaratmaktadır, çünkü ortada bir açıklık yoktur. Ki Doğu rahipleri genelde fakirdir, Batı rahipleri ise onun tam aksine genelde zengindir; dahası, Batının filozofları Doğunun o engin bilgeliğinden yararlanmaya çalışırken, Batının rahiplerini bırakın Doğunun bilgeliğini, Batının filozoflarından bile nefret etmekte, söylediklerini yalanlamak ve onları itibardan düşürmek için belirli kurum ve vakıflara hatırı sayılır paralar bile vermiş bulunmaktadır. 

Doğu bilgeliğini bilenler Doğu bilgeliğinin Batı felsefesi üzerindeki etkisini de bilir, ama kibirden midir bilinmez bu konuda hiç kimse en ufak bir söz söylememiş, herhangi bir atıf bulunmamıştır. Oysa Doğu bilgeleri ihtiyaç duymasalar bile konuya zenginlik katmak için Batının filozoflarının sözlerini sık sık kullanırlar. Ben şahsen Freud’un Hindu bilge Sri Aurobindo’dan önemli oranda yararlandığını düşünüyorum. Gerçekten ne düzeyde yararlandı bilmiyorum, dahası yararlandı mı, onu da bilmiyorum, ama benzer bir jargon kullandıklarını ve Freud’un tüm dehasına rağmen Aurobindo’yu yakalamaktan uzak olduğunu söyleyebilirim. Kaldı ki Freud klinik deneyler yaparken Aurobindo medeniyetten uzak bir dağ başında yaşıyordu veya Freud konusunda ehil başka insanlarla istişarelerde bulunurken, Auorbindo yalnızca meditasyon yapıyor ve dünyanın değişik yerlerinden gelen arayış içindeki ziyaretçilerin sorularına cevaplar veriyordu.

Doğu bilgeliği ile Batı felsefesi hakkında pek çok kitap yazılmıştır ve istisnasız bu konuya ilgi duyanlar Doğu bilgeliğinin Batı tarafından ihmal edildiği konusunda hemfikirdir. Ben şahsen kendi adıma Doğu bilgeliğinin Batı felsefesiyle harmanlanmasını isterdim.

Doğu Batı farkına vakıf olan insanlarından Alan Watts, “Doğu’nun ve Batı’nın Psikoterapisi” adlı eserinde, Freud ve Jung’un güçlü içgörülerinin Doğu geleneğinin ‘gizemli’ bilgeliğiyle harmanlanması durumunda psikiyatrinin özgürleşmenin eşiğine getirebileceğini ve bununla insanların kendileriyle olan mücadelelerinden kurtarabileceğini öngörmüştü.

A. Watts, Psikoterapi toplumsal ölçütlere uyum sağlamamıza yardım etse de hakiki bir özgürleşme sağlayamadığını, eğer Doğunun bilgeliğiyle birleşmesi şansı olsaydı bunun mümkün olabileceğini düşünüyordu. Bu gerçekten mümkün olabilir miydi, bilemem, ama Batının tüm iradi dehasının sosyal şartları düzenlemeye dönük varlık gösterdiğini ve Doğunun da tüm iradi dehasına rağmen ruhsal kurtuluşa yöneldiğini biliyorum.

Bernard Shaw’ın Hindu bilgelerden Jiddu Krishnamurti’yi tanıma şansı olmuştu. Ondan olsa gerek ki, defaten Hindu bilgelerin dinlenmesi gerektiğini ve tanıdığı Jiddu Krishnamurti’den pek çok şeyin öğrenilebileceğini söylemişti. Hindistan’ın en büyük bilgelerinden Bhagavan Sri Ramana Maharshi’yi bilmeyen pek yoktur. Maharshi kendisi yazmasa da öğrencilerinin aldığı notlar sayesinde haklı bir üne sahiptir. Aslında bu yazmama işi bilgelerin bir özelliği olsa gerek, çünkü yazmayanların derinliğine bakıyorum hepsi kat kat yazanların ilerisinde görünüyor. Yazmayıp konuşmaları dinleyenleri tarafından kaleme alınanlardan biri de Sri Nisargadatta Maharaj’dır ki, haklı ünüyle son çağın bilgesi olarak kabul edilir, hakkını teslim etmek lazım. Ve isimlerini burada zikredemediğim daha nice Hintli bilge ve düşünür bağışlasın beni.

Bu arada bu bilgeliğin yanlınca Hindistan’a özgü bir özellik olmadığının bilinmesini isterim. Budizm geleneğinde de hatırı sayılır bilgeler var. Budizm Hindu geleneğin farklı bir versiyonudur ve Hıristiyanlığın Ortadoğu’da tutunamaması gibi, o da Hindistan’da tutunamadı, Çin, diğer Uzakdoğu ülkeleri ve Hint Okyanusundan Büyük Okyanus’a kadar geniş bir yelpazede tutunma şansı yakaladı. Budizm’de de bilgelik geleneği var. Ayrıca Hinduizm ve Budizm de her ekol Batı’da bilindiği anlamıyla bir mezhep değil, bilgenin izlediği ‘yol’ olarak bilinir. Takdir edersiniz ki bir insanın amacına ulaşması için gidecek yol tek değildir. Ama ne var ki bu ekollerin Batı’daki karşılığı mezheplerdir ve Batı mezhepçiliği birbirlerini farklılıklarında dolayı din dışı şeklinde suçlarken, Doğu bu işte varılacak yere farklı yolların tercih edilmesi şeklinde bakar.

Konunun sonu yok, o yüzden bağlamaya çalışalım. Öncelikle Batı kültürünün temel sorunu pragmatizme boğulurken insani değerlerden uzaklaşması ve insanları değerlerden uzaklaştırırken yaşamlarına insanların gerek duyduğu anlamı taşıyamamasıdır.

Batı, o nedenle bugün önemli oranda anlamdan yoksundur ve anlamdan yoksun olduğu oranda da amaçtan yoksundur.

Batı bugün ne yaptığını bilmiyor; daha kötüsü nereye gittiğini de bilmiyor, nereye gideceğini bilmiyor, öylece bir anlamsızlık içinde kaybolmuş, amaç bulmak için anlamı arıyor. Ve bulamamış olacak ki, şimdilik bolca tüketerek ve kafayı bularak idare etmeye çalışıyor. O yüzden eskiden insanlığa önerecek bir demokrasisi olan Batı, bugün onu bile savunamıyor, öneremiyor, süreçlere egemen yapıların tüketim manipülasyonlarına teslim olmuş, huzuru tüketmekte arıyor. 

Doğu ise Batıya yaşamın sade haliyle yaşanması gerektiğini, insanın varoluşsal sebebinin bir hikmete bağlı olduğunu ve bunun bilince çıkarılmasıyla o hikmete ulaşılabileceğini savunuyor. Gerçi hikmete varma konusunda Batının da Doğudan fazla bir farkı yok, ancak Batı buna yorucu bir realizm sonrası ruhi bir teslimiyetle ulaşmayı umarken, Doğu teslim olmuyor, hedefe iradenin gücüyle ulaşılacağını düşünüyor.

1 YORUM

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here