Dört Ebubekir

2

Bugün sizlere dört tane “Ebubekir”den bahsedeceğim. Bahsettiklerimin hiçbirini tanımadığınıza eminim. Tanıyanlar muhakkak çıkacaktır. Ama çoğunluk tanımayacak.

Bu yüzden profiller hakkında fazla detay vermeden benim aklımda nasıl kaldıklarını yazacağım.

İlk Ebubekir’imiz; bir devre arkadaşımdı. İyi bir askerdi.

Düzenli, disiplinli. Amirleriyle arası iyi, astlarıyla her zaman saygılı. Bulunduğu komutanlıkta mahiyetinde olan erlerden biri tezkeresini alırken ona bir hediye vermek istemiş. Normalde, İç Hizmet ve Askeri Ceza Kanuna göre bu suçtur ve yasaklanmıştır. Astlarınızdan hediye kabul edemezsiniz. Ancak tezkere alacak bir askeriniz el emeği göz nuru, zaman harcayarak bir tespih yaptıysa bunu da kimse sorun etmez. Ebubekir böyle olduğunu sanarak hediyeyi kabul etmiş.

Tezkere alan askeri Yahudi kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıymış ve kapalı çarşıda elmas işçiliği yapıyormuş sivil hayatında. Bizim Ebubekir’e de isminin bir elmasın üzerine yazılı küçük bir kolye vermiş. Bu olay devre arkadaşları olarak kulağımıza geldi ve kolyeyi satıp, tüm Kredi Kartları borçlarından kurtulduğunu düşündüğümüz için bir hayırlı olsuna gittik. Ebubekir çıldırmış gibiydi odanın içinde. Sağa sola bağırıyor. Emirler yağdırıyordu. Öfkeden gözleri dönmüş emir erinin getirdiği çayı falan yere çalıyordu. Anlamadık. Çok sonra duyduk ki; Ebubekir, kolyeyi geri göndermiş ve bir dip not ile. Dipnotta ne yazdığını bir o bir de paketi iade alan biliyor. Ama o paket Ebubekir’den çıkınca rahatlamış yüz hali koca servis içinde herkesin dikkatini çekmişti. Ertesi günü tekrar ayın on beşini nasıl ederiz, hangi kredi kartının asgari tutarını yatırsam da hemen çekip diğerine yatırsam diye hesap eder bulduk gazinoda. Oysa o kolye ile hepsini kapatabilirdi. Üstüne arabayı da yenilerdi. Yapmadı. Hepimiz gençtik. Azıcık aklımız vardı o da tepelerde geziyordu. Ve hepimizin aklında tek fikir vardı; “Çıldırmış bu adam…” Oysa şimdi anlıyoruz o borç müsvedde kâğıtlarıyla boğuşan Ebubekir’in ne kadar onurlu bir adam olduğunu…

İlk Ebubekir’imiz bu arkadaştı.

Saygıyla anıyorum kendisini… Şu anlamlı günlerde “Rüşvete” – “hediye” denildiği şu anlamlı günlerde bizim Ebubekir harbi büyük enayilik yapmış.

Gelelim ikinci Ebubekir’imize.

Bugünlerde başı birazcık dertli. Hakkında soruşturma falan açıldı. Bazılarınız onu tanır. Ne kadar tanırlar bilmem. Ben şahsen hiç tanımadım. Tanımakta istemem naçizane olarak. Çünkü tanımaya değer bir adam olmadığını düşünüyorum. Kendisi “akademisyen” yani “bilim – ilim – irfan” yuvası olan bir kurumda, bu konuda açlık çeken ve orada olmayı bir sınavla hak etmiş yüzlerce – binlerce genç dimağa “eğitim” vermekle görevli. Ancak Google’ı “Sultan Abdülhamid” in bulduğunu iddia edecek kadar bir “bilim – ilim – irfan” sahibi kendisi. Ne kadarına sahip? İşte bunu iddia edebilecek kadarına… Vereceklerini düşündüğümüzde. Evet, durum içler acısı. Ama orada. Orada, bu işi yapıyor. Ve onun orada olması için birileri çabalamış, imzalamış, onay vermiş ve “buyursun, gelsin” demiş. Ki şuan (ne kadar sürer bilmiyoruz) orada bu işi yapıp, bu işten para kazanıp, karnını doyurmakta. Öyle kuru ekmekle de değil. Aynı Ebubekir kalktı önce ki gün; “Üniversiteler fuhuş evleridir” dedi. Eminim herkes hayatında birkaç nankör görmüştür. Kimin ne kadar gördüğünü bilemem ama para kazanıp, karnınızı doyurduğunuz bir yere bunu diyorsanız bu sıralamada baya bir üstlerdedir. Basit soru şu; “O zaman durma kardeşim burada…” İyi de… Dışarı çıksa ne iş yapacak? Bir sanatı, bir zanaatı, bir yeteneği, değer – kıymet görecek bir yönü yok ki. Açlıktan ölür, kuru ekmek bile bulamaz. Ama her aybaşı “fuhuş evi” gördüğü yerin hesabına yatırdığı parayı çekmek için topukları vura vura gider ATM kuyruğuna. Bir kız kardeşim vardı, üniversite okudu. Üstelik Kıbrıs’ta okudu. Ve hukuk eğitimi aldı. Aldığından eminim çünkü şuan ruhsatlı – diplomalı avukatlık yapmakta. Annem üniversite okudu. Okuduğunu biliyorum. Memurlukta derece kademesi ona göre ilerledi. Merak ediyorum da; Bu Ebubekir’in yakınları falan nasıl bir üniversiteye gittiler de böyle bir imaj oluştu orası hakkında? Doğru kendisi öyle bir kurumda çalışıyor değil mi? Özür dilerim o zaman kendi üniversitesi nasıl bir yer böyle? Adam etrafına baktığında gördükleri sonucunda “buralar fuhuş evi gibi” diyorsa orası nasıl bir üniversitedir? Bu soruyu ben değil Sakarya Üniversitesi öğrencileri ve öğrenci velileri soracaklar ama bana değil Ebubekir efendiye. Çünkü belli ki orada bir sıkıntı var. Ki eski eşim de oradan mezun bir üniversiteliydi. Doğrusu namusu – iffeti – değer yargıları gayet yüksek bir hanımefendiydi. Sakarya Üniversitesine eşim okurken de gitmişliğim vardı ve benim gördüğüm de standart bir üniversiteydi. Ya 2000’lerin sonlarından bu yana çok şey değişti ya da Ebubekir efendinin kafası çok karışmış. Tanıdık bildik bir sürü psikiyatrist arkadaşımız var. Duruma el atabilirler. Çünkü sanırım kendisi terapi ile psikolog tedavisini baya bir aşmış hatta artık klinik tedaviye ihtiyaç duyuyor gibi. Bir üniversite de ne görürsünüz de orası size fuhuş evi gibi gelebilir? Evet evet söyleyin, gerçeklerin dışında, hayal ve halisinasyonejik sanrılar görürseniz, orası size gerçeklerle hiçbir bağı olmayan bir şekilde gözükür. Bu durumun tıptaki adı “Şizofreni”dir ve tedavi hatta önlem altına alınmalıdır. İlgili makamlara uyarımdır. Sonra “ben duymadım, ben işitmedim” demeyin. Adamı tedavi altına alın. Durumu iyi değil…

Bir başka Ebubekir’imizden bahsedeceğim. İzmir’de üst kat komşum. İzmir / Karşıyaka’da şarküterisi vardır. Boğazına da baya düşkündür. En son 140 kilo civarındaydı. Durum değiştiyse bilemem. Ki değişmeye çok elverişliydi bünye olarak. Biraz içkiye düşkündür kendisi. Sık sık kapımı çalar ve yaka – paça sürükleyerek balkonuna çıkartıp, “İlla sende içeceksin”  der ve iki duble de karşılıklı içeriz. Severiz hepimiz. Kızan, sevmeyen yoktur tüm blokta. Eşi ve çocukları yanında değil. İki kızının ikisi de evli. Eşi de Çeşme’de yaşıyor. Hafta sonları görüşüyorlar. Birde kamu emeklisi Ebubekir abimiz. Meslektaşım da olur. Temiz – eğlenceli ve samimi bir büyüğümüzdür. Çok içer ama. Bektaşi’nin dediğini der hep; “Yok yahu ben çok içmem… Akşamdan… Akşama…” Üzülür herkes. Ben üzülmem. Herkes arkasından dua eder; “Allah günahlarını affetsin” diye. Ben onu da yapmam. Bazı günler cumaya gider Karşıyaka çarşı camii hocası bile laf sokar; “Ebubekir, sağlamsın değil mi?” diye. Gülümser, gider çömelir bir yere. Ben demem. Bilirim ki; Sağlamdır. Bilirim ki; Ebubekir abimiz ona dua edenlerin hiçbir duasına ihtiyacı yoktur. Bilirim ki, ona çok içiyor diye üzülüp, hakkında “kesin cehennemlik” hükmü verenlerin yanında o sarhoşken de geçecektir sırat köprüsünden hepsi bir bir düşerken aşağıya. Çünkü bilirim; Ebubekir abimizin kadrolu evsiz arkadaşları vardır, dükkân kapanırken gelip ekmek arası kaşarlarını – salamlarını alıp giderler hiçliğin içinde tok karınlarıyla. Ve her akşam olur bu. Bilirim ki; İstanbul’da okuttuğu 8 üniversite öğrencisi vardır ve “Siz okulunuzda başarılı olun, iyi yerlere gelin başka bir şey istemiyorum çocuklar” dediği. Tarihi geçmek üzere olan tüm şarküteri ürünlerini sabırsızca Zübeyde Hanım parkında bekleyen 30’a yakın dört bacaklı dostlarına götürür henüz daha son kullanma tarihleri gelmeden. Sadece karın tokluğuna beklemezler Ebubekir abiyi. Onlarla oynar, kaşır hatta veterineri tutup kulağından götürmüşlüğü bile vardır. Çürük dişlerine dahi ilaç alır. Tüm apartman dua etse ne olacak? Bir evsizin karnının doymasından, bir üniversite okuyup parası olmayan çocuğun hatta başını okşadığı için mutlu olan bir canlının kalbinden geçen iyi niyet ona da yeter onun “bu da benden” dediği herkese yeter. Cami hocası takılsa ne olacak… Camiye sokulmasa ne olacak?

Bak camiye sokulmaması falan dedik bir Ebubekir daha geldi aklıma. Bu arkadaşta akademisyen. Yani yine birilerinin imzası, kart viziti, makamı hatta “bizdendir” demesiyle bir ilim – irfan – yuvasında kendine yer bulmuş başka bir zat-ı muhterem… Ama sanırsınız ki “akademisyen” değil. Tanrının yer yüzündeki kılıcı… Hatta adaleti… Allahın Aslanı (!!!) Hayır hayır kızmayın. Kendisi bu makamların hepsine ya da bir veya birkaç tanesine sahip olmalı ki; Kimin cenaze namazının kılınacağına, kimin camiye sokulup sokulmayacağına karar veriyor. Bunu yaparken “nereden” – “nasıl” ve “niçin” yetki alıyor bilinmez. Ancak 18 – 20 yıl önce bunların hiçbiri piyasa da yokken birden mantar gibi yerden türemelerine bakılırsa bu 18 – 20 yıllık bir süreç, bir cüret hatta bir hadsizlik… Aynı Ebubekir, bu kimlerin cenaze namazlarının kılınıp kılınmayacağını belirlerken birde diyor ki; “bu gazeteciler, hükümetimize muhalif…” Evet. İşte bu zinhar günah! Ve Allah’ın bu durumda hiç hoşlanmadığı kesin. Ama hangi Allah’ın? Bugün Meclis görüşmeleri sırasında CHP’li bir milletvekilinin “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” demesi üzerine AKP Grup Başkanvekilinin “Bizdendir…” diye bağırmasıyla kastettiği Allah’ın sanırım. O Allah ki, tüm kararları hep bu yandan veriyor çünkü. “Çalmayın – Hak yemeyin – Kırmayın” demiyor ve “Akrabalarınıza b’akın” – “Yılbaşı kutlamayın” – “Üç çocuk yapın” falan diyor. Benim bildiğim bir tane Allah var ve o diğer yazdıklarımı daha çok söylüyor. Ama Allah farkı olmalı burada. Çünkü bilinen Allah bunları söylemez. “Bizdendir” derken üzgünüm ama ben “komşusu açken tok yatan” taraftan olamam. O sizden olsun. Siz öyle olun. Siz o gemide gidin ve biz de o gemide olmayalım. Özgür Özel’in dediği gibi; “Eğer kutuplaşacaksa burada kutuplaşalım” Kesinlikle katılıyorum! O Allah’ın yeryüzünde bir temsilcisi olabilir ve o Ebubekir efendi de olabilir. Neyse ki biz öyle bir Allah’a inanmıyoruz. Yoksa ibadethaneye alınmayacak, cenaze namazımız kılınmayacak. Hoş benim öyle dertlerimde yok ama olsun. 993’den beri ne camiye gitmişim, ne kiliseye, ne Havraya… O zamanlar gittim en son… Ufaktım, aklım ermiyordu.

Dört Ebubekir okuduk, dört Ebubekir gördük. Ve şimdi hangisinin namazı kılınır, hangisi camiye alınır, hangisi sevilir – sayılır gördük. Dört Ebubekir var, dördü de birbirinden farklı, bir Ebubekir olaydı da kime nasıl tokat atılacağını herkese göstereydi. İbreti alem için dövmeyip, kulaklarını çekip, rencide edeydi toplum içinde. Hangisine yapardı onu da elbet asıl Ebubekir bilirdi.

2 YORUMLAR

  1. ÇOK ÇOK ÇOK GÜZEL BİR YAZIYDI.Bazı kesimleri,kişileri,grupları hatta partilileri yerinden zıplatacak ama hiçbir şey dedirtmeyecek kadar güzel bir yazı.ellerinize sağlık serkan bey.hayranınız:)

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here