Dünya, güzel. Farklılıklarıyla…

1

Dünya aslında çok büyük ve çok küçük bir yer. Ve üzerindeki kültürlerde ona nazır. Abartılan, abartılmış birçok şehir efsanesinin yanında gerçek olanlar da var. Ve eğer sık sık yurt dışına çıkıyorsanız bu durum sizi çok yakından ilgilendirir.

Günlük alışkanlıkları, hafta tatilleri, resmi tatilleri, dini bayramları hatta o bayramlarda ki hassasiyetleri, alışveriş – kültür – seçim ve seçilim alışkanlıkları, gelenek ve görenekleri diye listeyi uzatabiliriz. Ancak her seferinde, her ne kadar üstünden geçilse hatta sınavlı dersi bile olsa yine de bunu göz ardı edilir. Ve orada abes durumlar yaşarız her birimiz.

Oysa bu bilgilere sahip olmak sizi hayatta tutan ve ölüme yaklaştıran incecik bir çizgi gibidir. Özellikle bir devlet görevlisi olarak yurt dışı tecrübesine maruz kalıyorsanız. Keza devletiniz içinde durum farksızdır. Sizin orada yapacağınız ya da atacağınız yanlış bir adımın faturası çok ağır olabilir.

Almanya’da emekli bir Stasi görevlisiyle tanıştım. Bir otel barında. Sohbet sohbeti açtı. Ve Türk olduğumu öğrendiğinde Türklerle ilgili bir anısını paylaştı. Anı beni çok eğlendirdi ama düşündürücüydü.

“Doğu Almanya’ya Türk işçilerin alınmaya başladığı zamanlardı” diye başladı. “Ben o zamanlar kendi büromda en çömezlerden biri olarak amirim tarafından “Git şu Türkleri takip et bakalım neler yapıyorlar” diye bir tecrübe görevi verildi. Bir Türk mahallesine arabamla yanaşıyor ve gözleme başlıyordum. Akşam karanlık çökünce birçok Türk ailesinin ellerinde birçok malzeme ile sırasıyla her akşam başka bir evde toplanmak üzere buluştuklarını fark ettim. Bu istisnasız her akşam oluyordu. Her aile muhtemelen akşam yemeğinden sonra eline bir tencere gibi bir şey alıp, tüm aile üyeleri ile bir evde toplanıyorlardı. Durumu amirlerime ilettim. Dikkat çekici bir olaydı.

O toplantılarda ne oluyordu?

Ne konuşuluyordu?

Ne kararlar alınıyordu?

Neden her akşam yapılıyordu bu?” Ben gülümsedim.

‘Neden gülümsediğimi’ sordu.

Hikâyeye devam etmesini rica ettim.

Yanıma birkaç akşam kıdemli uzmanlar verildi. Dinleme cihazları; o zamanlar, şimdiki gibi hap kadar değil ki çok zor bir yöntemdi yine o dönem. Hiçbirinin evinde telefon yoktu çünkü. Denedik. Olmadı. Akşamları toplanan Türkleri, gündüzleri de takip etmeye başladık. Erkekler fabrikaya gittikten belli bir süre sonra bu sefer kadınlar başka bir evde bir araya geliyorlardı. Birkaç kez dinlemek istedik ancak anlaşılmıyordu hiçbir şey. Durum ciddileşti. Dosyalar açıldı. Doğu Alman Komünist Partisine kadar gitti konu. Ve resmi olarak sorgulamalara başladık. Bir tercüman, bir sorgu uzmanı ve birde gözetmenle başladık. O kadar profesyonellerde ki hiçbir cevap alamıyorduk. Saçma sapan şeyler söylüyorlardı. -Sohbet etmeye gittik, çay içmeye çağırdılar, börek yapmışlar- gibi. Aklımız almıyordu. Bir insan hatta bir aile akşamın bir yarısı, sorgusuz sualsiz neden başka bir evin kapısını çalar ve ev sahibi de büyük bir memnuniyet duyarak onları içeri davet eder? Kesinlikle bir amaç olmalıydı. Üstelik bu bir aile ile de kalmıyor sayı hep 3-4-5 aileye kadar çıkıyordu. Çok gizli bir oluşum içinde olduklarına emindik. Ancak suç yoktu. Delil – İspat hiçbir şey yoktu. Haftalarca – aylarca sürdü sorgular. Bir şey elde edemiyorduk. Dosya daha kıdemli memurlara atandı ve sonra ne oldu bilmiyorum. Ben başka görevlere gittim. Ancak yıllar sonra kızımın bir Türk sevgilisi olduğunu öğrendim. Berlin duvarı yıkılmıştı. Özgürlük her yerdeydi ve tabii benim evimde nasibini almıştı. Onu bizimle tanıştırmasını istedim. Tanıştık. Sonraki bir akşam daha geldi. Sonraki hafta bir akşam, uygunsuz bir saatte, yemeğimizi yemiş ve ben votka içerken kapımız çaldı. Eşimle birbirimize baktık. Kapıyı açtım. Kızımın erkek arkadaşı ve tüm ailesi kapıda gülümseyerek bana bakıyorlardı. Anlamadım önce. Neler olduğunu sordum. “Ziyarete geldik” dedi. “Sebep?” dedim. “Bizde adettir efendim” dedi evin babası ve aniden içeri girdi. Bu nasıl adetti. Eşim de şaşırdı. Oturdular. Evin hanımı güzel bir börek yapmış. Çay getirmişler yanlarında. Kızımın erkek arkadaşı mahcup. Havadan sudan konuştuk. Çaylarımızı içip, böreklerimizi yiyip müsaade isteyip kalkıp gittiler. Bir şey anlamamıştık eşim de bende. Ta ki gece yattığımda henüz daha yeni bir memurken o yaşadığım akşamlar geldi aklıma. Ortada hiçbir sebep yokken Türk geleneklerinde ailelerin akşam birbirlerini ziyaret etmelerinin çok normal bir gelenek olduğunu idrak ettim. Utandım. Eşime anlattım durumu. Birçok insanı zan altında bırakmıştım sadece bu masum ve sıcakkanlı bir gelenek yüzünden… Ama yapabileceğim bir şey yoktu.”

Gülümsedim ve bundan dolayı üzülmemesi gerektiğini, bunun bir bilgi yetersizliğinden kaynaklandığını söyleyip birer içki daha ısmarladım.

İşte durum bu kadar acıydı aslında. Hedef ya da görev aldığınız bölge ile ilgili temelin biraz üzerinde spesifik “gelenek ve görenek” bilginiz yoksa o emekli Stasi Görevlisi gibi kendinizi rezil edebilirsiniz. Devlet kadrolarını gereksiz ve yersiz yere meşgul edebilir, hedef şaşırtabilir hatta motivasyon eksikliğine bile sebebiyet verebilirsiniz. Çok önemsenmeyen ama bence çok önemli bir konudur bu.

Ben kendi adıma bir ülke insanını tanımak istediğimde gittiğim şehirde fikstür ve takvim el verirse o şehir takımının futbol maçına giderim. Kimle oynadığının bir önemi yoktur. Ancak size inanılmaz “infolar” verir. Hiçbir yerde öğrenemeyeceğiniz bilgiler doksan dakikalık müsabakada tribünleri izleyerek görebilirsiniz.

Rotterdam’da bir Feyenoord & Vitesse maçına gittim. İnsanlar tiyatro izler gibi maç takip ediyorlardı. Biralarını ve mısırlarını alıyorlar ve neredeyse karışık bir şekilde destekliyorlardı kendi takımlarını. Gülümsüyorlar, kahkaha atıyorlar ve birbirleriyle dalga geçiyorlardı. Bir tane şiddet olayı yaşanmadı. Hollanda insanına bakınız, aynı sükûneti göreceksiniz. Bizim ülkemizde maçlarda bira satıldığını düşünebiliyor musunuz?

Ben düşünemedim şahsen…

Atina’da bir AEK (Ki stadının ismi Agia Sofia’dır – İstanbul’dan göçen Yunanlıların kurduğu bir kulüptür.) ile PAOK maçını izledim. Derbiye benzer ama tam değil. AEK tribünlerindeydim. Ve AEK taraftarı sıkı polis koruması yüzünden PAOK taraftarına bulaşamıyordu ve başka bir çözüm ürettiler. Kendi aralarında ölümcül kavgalara başladılar. Yunanlılara bakın yanılmadığımı göreceksiniz.

Prag’da bir Slavia Prag – Sigma Olomouc maçını izledim. Slavia ilk 30 dakika da 4-0 öne geçti. Sigma taraftarları şarkılar söyleyip hala ve inatla Slavia taraftarlarıyla dalga geçiyorlardı. Slavia’lılarda onlarla.

Çekya’ya bakın…

Birde KarşıyakaGöztepe maçı izledim. Maçta ölenler oldu ve TSYD kupası maçıydı. Yani bir hazırlık maçından farksız. Birde dönüp bize bakın.

Ve evet, tribünler bir ülke – bir şehir insanının hemen hemen bütün karakteristik özelliğini gözler önüne serer.

Orada yalan söyleyemezsiniz. Kendinizi başka biri gibi gösteremezsiniz. Başkası gibi davranamazsınız. Takımınız yenikse vereceğiniz tepki sizin günlük hayatınızda vereceğiniz tepkilere çok benzer. Farklı bir galibiyet kazanmışsa coşkunun nasıl bir şey olduğunu görürsünüz. Mağlup olmuşsa, kriz anlarında ki tepkileri seçersiniz. Keza orada görevliyseniz ve yabancıysanız, karşınızda nasıl bir kitle olduğunu görmekte kimseden alamayacağınız spesifik bilgilere sahip olursunuz. Adımlarınızı ona göre atar, ona göre davranır ve ona göre dizayn edersiniz kendi giriş ya da çıkış noktalarınızı. Sizi hayatta tutar bu bilgiler.

Macaristan’daysınız kadeh kaldırmazsınız (sebebini daha önce yine bu köşede yazmıştım), Güney İtalya’daysanız karşılaştığınız ailenin önce erkeği ile konuşursunuz ve erkek isterse eşiyle tanıştırır sizi. Bunun dışında gözünüzün ucuyla bile bakmanız ağır bir şiddet eylemine sebebiyet verebilir.

Rusya / St Petersburg ‘daysanız önce ailenin en büyük kadınına iltifatlar edersiniz. Sonra diğer üyelere “Merhaba” dersiniz.

Kuzey İrlanda’da bir adamla bar dışında başka bir yerde samimi sohbet etmezsiniz. El kol şakalarına giremezsiniz.

İngiltere’de “Kraliçeye” diye kadeh kaldırırsınız ne kadar monarşi karşıtı ya da yanlısı olduğunuz hiçbir önemi yoktur. Aklınızda olsun, ülkede ki tüm kuğular kraliçeye aittir. Ve o ülkede kuğu kesipte yargılanan ilk dünya vatandaşı bir Türk’tür.

Türkiye’de yaşça sizden büyükler masadayken zırt pırt “hadi neye içiyoruz” diye kadeh kaldırmazsınız. Ve ailenin kadını hakkında yorumda bulunmazsınız.

İran’da masaya davet edilirseniz oturursunuz. Yoksa tüm akşam ayakta sohbet etmek zorunda kalabilirsiniz masanın yanında.

Fransa’da yemekten sonra sunulan peyniri geri çeviremezsiniz.

İspanya’da bir adamın kendi kızı hakkında övgü dolu sözlerine yorum yapmazsınız. Bu bir testtir çünkü.

Bulgaristan’da evet için, kafanızı sağa sola, hayır için aşağı – yukarı sallamanız gerekmektedir. Norveç’te bir fastfood restoranına gidip, hamburger sipariş etmiş olsanız bile yanında getirilen çatal bıçağı özenle kullanmanız gerekir. Yoksa çok göze batarsın hatta bazı yerlerde sizi dışarıya bile davet edebilirler.

Finlandiya’da bir saunaya girdiyseniz orada çırıl çıplak olmak zorundasınız. “Gördüğünüz gibi silahsızım ve hiçbiriniz düşmanım değil” demenin hala günümüzde ki en kolay yoludur. Yoksa içerideki insanları tedirgin edebilirsiniz.

Dünya farklı kültürlerle güzel, farklılıklarıyla güzel.

Peki, bizler neden bu kadar ayrımcı, ırkçı, feodal ve ilkeliz…

Saygı neydi?

Bilmediğimiz her şey bize “garip – komik ve ayıp” geliyor değil mi?

Bu yazıyı okuyan ve anlayan kaçımız, Finlandiya’da bir saunaya çırıl çıplak girebilir? Ben giremedim, başından söyleyeyim…

1 YORUM

  1. Güzel yazı ama neden bu yazar her yazısında bir içki muhbbeti yapıyor?ne istiyor hepimiz içip dinden mi çıkalım?sarhoş olup ana babamı tanımayalım?bu konuda bir sansür olsa daha iyi olmazmı?yazıyı sevdiö ama sırf o konu olduğu için beğenmedim

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here