Erdoğan dişine göre muhalefet buldu mu yoksa?

22

Erdoğan hep “dişine göre muhalefet bulamamaktan” şikayet eder. Kılıçdaroğlu’nu da küçümser.

Ancak bakmayın muhalefeti küçük gördüğüne, “dişine göre muhalefet” olmasın diye de “elinden geleni ardına koymaz”.

Genelkurmay başkanının “helikopterle özel ziyaret yapmasını” mı saysak, kaçak durumda olan Genç Partinin eski başkanı Cem Uzan’ın Davutoğlu ve Babacan’a saldırılarını mı, eski içişleri bakanı Mehmet Ağar’ın Babacan’a “tehdit kokan”, parti kurulmamalıdır anlamındaki sözlerini mi? Anlayacağınız “dişe göre muhalefet” istenip istenmediği konusu sual altında. 

Erdoğan’ın o sözleri bana “politik amaçlı bir konuşma” gibi geliyor.   

Ancak, zaman hükmünü sürüyor ve “yeni dönem, yeni bir siyaset anlayışını usuldan usula şekillendiriyor” ve bu yeni yapı, Erdoğan’ı hayli “zorlayacak” gözüküyor.

Ekrem İmamoğlu da, bu “zorlayacaklardan” birisi.

Kanal İstanbul tartışmaları; Ekrem İmamoğlu’nu “yeniden muharebe alanına” sürdü.

Ekrem İmamoğlu ile Tayyip Erdoğan ilk defa İstanbul seçimleri nedeniyle “karşı karşıya” geldiler. Elbette Erdoğan belediye başkanlığı seçimlerine girmemişti. Ancak Erdoğan’ın meşhur bir sözü, onun da yarışın içinde olduğunu gösteriyordu. “İstanbul’u alan Türkiye’yi alır veya İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder”.

Reklam

İstanbul gerçekten çok önemli bir şehir. Hem Türkiye’de seçimleri kazanmak için çok ciddi “gösterici” ve “etkili faktör”, hem de kazanan partiye “güç sağlayabilen” ciddi bir kaynak.

İstanbul; seçmen sayısı ve “seçmen harmonizasyonu” bakımından Türkiye’nin tam ortalaması. Bazıları der; “İstanbul yok, Türkiye’nin şehirlerinden oluşmuş bir şehir var”.

İstanbullulara soruyorsun, nerelisin? Cevap çoğunlukla İstanbul olmuyor. Sivaslıyım, Orduluyum, Tokatlıyım, Kastamonuluyum, Diyarbakırlıyım, Suriyeliyim gibi cevaplar, İstanbulluyum cevabından daha fazla. Daha sonra “ben burada doğdum” diyorlar. İlk cevabı “İstanbulluyum” olanlar, “biz 3 nesil buralıyız” gibi doğrulayıcı cümleler de kuruyorlar.

Diyarbakırlının İstanbul’dan olanının, Diyarbakır’da havası daha başka. 

“Duydunuz mu, filancalar İstanbul’a taşınmış”; anlayacağınız İstanbullu olmak prestij katıyor.

Taşı toprağı altın.

İstanbul seçmen sayısı da oldukça dikkat çekici. 

Türkiye seçmen sayısı yaklaşık 59,4 milyon. İstanbul’un seçmen sayısı ise yaklaşık 10,5 milyon. Türkiye’nin %17,7 seçmeni İstanbul’da.

Reklam

İşte bu iki faktör, Türkiye genel seçim sonuçlarını oldukça etkiliyor.

Yani Erdoğan haklı. “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder”.

Gelelim, iki “politik figüre”. Erdoğan ve İmamoğlu.

Kanal İstanbul nedeniyle bu rekabet ister istemez gündeme yeniden taşındı. Zira biri projeye taraftar, diğeri ise karşı. Biri AKP genel başkanı, diğeri CHP’den İstanbul belediye başkanı.

Yazıyı yazmadan önce iki video izledim. Birincisi “Mart 2019 İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri gecesi” İmamoğlu’nun yaptığı bir konuşma var. Hani meşhur “hak yemem, hakkımı da yedirmem” konuşması. İlk önce bu videoyu izledim. İkinci video ise, İmamoğlu’nun Kanal İstanbul konusunda yaptığı konuşma. Kanal İstanbul projesi “cinayettir”, “ya Kanal ya İstanbul” dediği konuşma. Bu iki videoyu izlemenizi tavsiye ederim.

Birinci konuşmada, “hak mücadelesi yapan” bir İmamoğlu. Arkasında CHP ve İYİ P örgütü ile gönüllülerin desteği. “Yenilmez armada” Erdoğan’a seçim yenilgisi tattırmaya kararlı. İmamoğlu işin zor olduğunun farkında “sürekli terini siliyor”. “Kararlı” ama az da olsa “tereddütlü”. Konuşurken iki kaşının yukarı doğru hareketi ile birleşmesi, suratına “endişeli bir ifade” veriyor. Ayaklarını diremiş ve geri adım atmamaya çalışıyor. Amacı savunmasında gedik vermemek ve yenilmemek. “Teşkilatçılığı” rakibinin labirentlerde yol bulabilmesinin önünü kesiyor. İmamoğlu’nun ardına dolaşmaya, yeni bir Muharrem kündesi atmaya imkan bulamayanlar, çareyi seçimi “yeniletmede” buluyorlar. Netice; “hakkımı yedirtmem” diyene, millet “al sana 800.000 ilave oy” diyor. Bastırılmış “sessiz çoğunluk”, bu “delikanlının”, cesaretli olduğuna ve “kendi hakkını yedirmeyenin, ahalinin de hakkını koruyacağına” inanıyor. İşte başarıyı da; “bizim de hakkımızı yedirmez” duygusu getiriyor.

Erdoğan; arkasında AKP ve MHP parti teşkilatlarına ilaveten, “Cumhurbaşkanı kimliği” ve “Hükümet gücü” ile seçime asılıyor. Nasıl asılmasın? İstanbul’u kaybetmek demek, Türkiye’yi kaybetmek demek. Tarafsız olması etik olmasına rağmen, İçişleri bakanı propagandada.

Ancak Erdoğan yeniliyor ve İstanbul’u kaybediyor. Dile kolay, İstanbul Erdoğan’ın ilk göz ağrısı, belediye başkanlığını yaptığı siyasi kariyerinin ilk basamağı, onun tabiri ile “aşkla hizmet ettiği” yer. Yeni yetme bir oğlan, bir ilçenin belediye başkanı, İstanbul’u elinden alıveriyor.

Gelelim ikinci videoya. İmamoğlu’nun “Kanal İstanbul” konusunda görüşlerini açıkladığı video.

İmamoğlu artık Türkiye’nin incisi İstanbul’un belediye başkanı. Bu sıfatla konuşuyor. İstanbul’u hayati derecede ilgilendiren bir konuda konuşuyor. Kararı İstanbul halkıyla birlikte vermek gerek diyor. Ankara’dan dayatmalara karşı. Öncekinde kendi hakları için konuşan İmamoğlu şimdi İstanbul halkının hakları için konuşuyor.

Bu videoda Ekrem İmamoğlu; “İstanbul’un haklarını savunan”, “çok kararlı”, “zerre tereddüdü olmayan” ve “terlemeyen-ter silmeyen” bir “öncü”, “lider” tavrı ile konuşuyor. Gözlerinde “endişe yok”, “kaşları yukarı kalkıp birleşmiyor”, “çok rahat” ve “sürekli gülümsüyor”. 

Şimdi arkasında sadece CHP ve İYİ P örgütleri yok, 16 milyon İstanbulluyu arkasına almış bir edası var. Planını yapmış hedefe kilitlenmiş, Napolyon gibi. “Yapamazlar, yaptırmam” diyor.

Bu tarzı ile İmamoğlu, doğrudan Ankara hükümetini, dolayısı ile Erdoğan’ı hedef almış. 

Proje her ne kadar İstanbul’da yapılacak olsa bile, Montrö anlaşması nedeniyle, projenin uluslararası bir mahiyeti de var. AKP’nin “prestij projesi olarak” sunması, konuya tüm Türkiye’nin katılmasına neden oluyor. Anlayacağınız tartışma ülke genelinde. 

Montrö konusunda Rusya şimdiden rezervini koydu. “Montrö’nün değişimini kabul etmeyiz, yani Kanal İstanbul da Montrö’ye tabi olmalı” diyor.

Her ne kadar; para kazanma şansı sıfıra yakın olsa da, maliyetinin ve işletim giderlerinin halkın tamamının üzerine yükleneceği yeni bir “batak proje” gibi gözükse de, 5 meşhur inşaat firmasına ve onların yabancı ortaklarına garantili kar sunacağı aşikar.

İçinde, “zengin Araplara, süper proje ve prestijli araziler sunma kurnazlığı” da sezmiyor değilim. Adamlarda para bol. Yap bir kanal, sat. Villalar evler filan. Araplar da hayal kırıklığına uğrayacak. Günde bir iki gemi geçen bir kanala ne kadar bakarsın ki. Boğaz olsa neyse. Kanal.

Birileri elbette “kar” elde edecek. Millet mi, belirli iş adamları mı? Belli değil. Şeffaflık yok.

Erdoğan’ın ısrarı, İmamoğlu’nun karşı çıkışı, Kanal İstanbul üzerinden bir “siyasi kapışmayı” ülke gündeminin ilk sırasına yerleştirdi anlayacağınız.

İmamoğlu; kendinden emin, kendine güveniyor, artık acemi ilçe belediye başkanı değil, koca İstanbul’un reisi. Halkın teveccühü de eksilmemiş, artıyor. Halka ulaşma imkanları hayli fazlalaştı. CHP’ye ilaveten, İYİ P, Saadet Partisi ve HDP de projeye karşı konumlanıyor. Bu İmamoğlu’nun elini hayli güçlendirecek. Muhalefet toparlandı ve canlandı. Akşener bizzat itiraz dilekçesi verdi. Sembolik ama çok önemli.

Erdoğan’ın İstanbul yerel seçimlerindeki pozisyonu aynı. Yani; hem cumhurbaşkanı, hem AKP genel başkanı. Hükümet’in de başı. Aynı enstrümanlara sahip. Medyadaki etkinliği de aynı ve elbette çok güçlü. Bahçeli’nin desteği tam. Mehmet Ağar ve Cem Uzan da bu sıralar topa girmiş durumda. Enstrümanlarında bir miktar artıştan söz edebiliriz. 

Ancak; Türkiye’nin ekonomisindeki çöküş, asgari ücrete dahi yeterli zam yapılamaması, hayat pahalılığı nedeniyle gelir seviyesi düşük vatandaşların bu tür projeleri israf olarak görmeleri, köprü ve otoyol projelerinin vatandaşa yük getirmesi, büyük projelerin sürekli Erdoğan’a yakın iş adamlarınca alınmış olması, halkın bu projelere güvenini oldukça sarsmış durumda.

Yani halk desteği oldukça azalmış, özellikle bu tarz projeleri halk istemiyor. Eldeki paranın fabrika gibi, iş yaratacak projelere ayrılmasını istiyor.

Davutoğlu ve Babacan’ın yeni partilerinin siyasete girecek olması, ilk önce Erdoğan’ın seçmenini etkileyecek, bu da hesaba katılmalı.

Kendine oldukça güvenen ve halk desteğini almış bir İmamoğlu ile halk desteği giderek azalan bir Erdoğan, Kanal İstanbul üzerinden kapışıyor ve geleceğin siyaset sahnesi şekilleniyor. 

Son dönemlerdeki Erdoğan, geri adım atan bir Erdoğan. Ziraat Bankasının Simitçiyi kurtarma operasyonundan geri adım atması gibi. Bu tekrar olur mu bilinmez.

Bu konu elbette simitçiyle ölçülmez. Üstelik Erdoğan doğrudan topa girdi ve İmamoğlu’nu “sen işinle meşgul ol”, “hesap da sorarız” gibi sözlerle ikaz da etti. Yani geri dönüş yollarını kapattı.

Erdoğan’ın; Suriye’de içine düştüğü zor durum, Libya savaş politikasının halk tarafından onaylanmayacak olması, Doğu Akdeniz’de “uzlaşmazsa” kımıldayamaz vaziyete getirilecek olması, Rusya’nın; Suriye’den sonra Libya konusunda da Erdoğan’ın karşısında konumlanması, Amerika’da meydana gelecek sürpriz gelişmeler, Erdoğan’ın Türkiye’deki prestijini daha da zedeleyebilir. İlave “kahramanlık projelerinin” ve İtalyan otomobilinden yerli otomobil çıkarma kurnazlığının, pek işe yarayacağını da değerlendirmiyorum.

Yani İmamoğlu’nun giderek güçlendiği, Erdoğan’ın ise giderek güç kaybettiği bir “denklemde” bu “kapışma” cereyan ediyor.

Kim kazanır?

Erdoğan, siyasi iktidarının sürdürülebilirliği için şartları oldukça “zorluyor”. Suriye, Libya, yerli otomobil, Kanal İstanbul vb. çıkışlarla halkın dikkat ve teveccühünü kaçırmak istemiyor.

Ancak halk çok yorgun ve Erdoğan’ın niyetini “sezmiş” durumda. Erdoğan’a çok sıkı bağlı olan seçmen kitlesi dışındakiler, artık Erdoğan’a sadakat noktasında değiller. Bu kitle, Türkiye genelinin % 10-12’si kadar. AKP oylarının % 25-30’u oranına yaklaşıyor.

Erdoğan’ın, halka sormadan, “diğerleri” ile konuşmadan, adeta zorlayarak yapmayı tercih ettiği işleri halk onaylamıyor. Azalan halk desteği, Erdoğan’ı çok güç durumda bırakabilir.

Ya ısrarını sürdürür ve çok yıpranır, ya geri adım atar karizmayı “çizdirir”.

Erdoğan’ın Kanal İstanbul “kapışması” halkta “şahsi bir mesele” intibaını uyandırıyor. Öyle ya, ekonomi çökmüş, para yok, fabrikalar bir bir iflas ediyor, asgari ücret bile anlamlı yükseltilemiyor, ama çılgın proje merakı ısrarla sürdürülüyor.

Öyle gözüküyor ki; Erdoğan geri adım atmayacak, kendi eliyle muhalefeti konsolide etmiş olacak, halkın tepkisini görecek, şiddetli bir politik çatışma yaşayacağız.

Bu kapışma işi genel seçimlere kadar götürür, gözüküyor. Ama halkın inisiyatifi ile.

Ya da bakmışsınız, Erdoğan pragmatist davranmış ve geri adım atmış.

En iyisi bu galiba.

22 YORUMLAR

  1. Adelina hanım , makalenizi çok akıcı ve anlaşılır bir türkçe ile yazıyorsunuz. Yazılarınızı okumaktan mutlu oluyorum.
    Başarılarınızın devamını dilerim.

  2. Bugünki yazınız için çok teşekkür ederiz Adelina hanım. İmamoğlu’nn tavırlarından anladığım, hedefi; İBB başkanlığı yarışı sürecinde bile iktidarı yıpratmak, partisini yüceltmek. Başka hiçbir amacı yok İmamoğlunun. İstanbul için projesi de yok, üstün hizmet isteği de, gayreti de , planı da hiçbiri yok. CHP li bir milletvekilinin kürsüden yaptığı konuşmada bizzat işittiğim; partisinin menfaatinin memleketin menfaatinden önde geldiği. Eğer İmamoğlu dediği gibi 14 ya da 16 milyona hizmet için bu işe soyunmuş olsaydı, bence bağımsız aday olması gerekirdi, ama o elinden geldiğince diğer partilerin desteğini ve aklına gelen her argümanı kullandı tek bir amacı vardı CHP nin adını yüceltmek. Kanal İstanbul çıkışında da ilk gerekçesi iklim değişikliği idi. ABD hatırladığım kadarıyla bu paraleldeki girişimlerini 20 yıl erteledi. İleri sürdüğü gerekçelerin neredeyse tamamı( sazlıdere barajı, terkos gölü, geçirgenlik, susuzluk vb..) bilimsel olarak çürütüldü, geriye kalan rant alanı, yandaş kayırma kafamızda soru işaretleri olarak kaldı. Burda kanal istanbul yapılsın yapılmasın olayında henüz taraf olabilecek kadar malumat edinemedim, yani işin uluslararası siyasi boyutu, montrö boğazlar sözleşmesini nasıl etkiler, bunlar muhatap ülkelerin tavırlarıyla belki tam netleşicek, lakin İmamoğlunun tavrından anladığımız Kanal İstanbul memleketimiz için çok faydalı ve hayati bir girişim olucak ve şiddetle desteklenmesi gerekir. İstanbul’u AKP ye kaybettiren İmamoğlunun liderliği ve becerisi değil Erdoğan’ın meydanlardaki asabi ve ayrıştırıcı söylemi ve son merhalede ekranlara çıkan Osman Öcalan olayıdır. Yani İmamoğlunun başarısı milletin tepkisel hissi bir çıkışıdır.Empati yaptığımızda bize kibir gibi gelen Erdoğan’ın meydanlarda övünmesi gururdur zira ülkede cumhuriyet döneminden beri yapılandan daha fazla icraat yapılmış(hastane, yollar,tüneller, barajlar, santral, savunma sanayi girişimleri,saray, köprüler, havaalnı vb..) ha biz cihetinden bakıldığında da inkar edemeyiz lakin dış borcumuz 3 katına çıkmış orda bir soru işareti var, devletin en önemli dayanağı adalet kurumu itibarsızlaşmış, son 6 yılda döviz 3 katına çıkmış,vb… Peki İmamoğlunun övünç kaynağı nedir? neden ekranlarda gerine gerine, gözlerini kısarak, muhatap olmıyarak, zirvelerden mırıldanır. Bu ülkenin medyası objektif olamaz, ya o yandadır ya bu yandadır tarafların gücü oranında tabii. Biri son 6 ayda trafik yoğunlaştı der, muhabir bunu siz iktidara geldikten sonra trafik yoğunlaştı dedi diye sorar. Soru sorma şeklinden cevabını tahmin edersiniz. İmamoğlu kibir abidesidir, İBB başkanlığı onun heyulasında bir basamaktır sadece. Bu kadar menfi kelimemin arkasındaki tek gerekçem ahlaken problemli bir insan olduğunu düşünmemdir. Kurnazlık bir yetenek değildir ki ..Demem o ki Erdoğan’a millete hizmet edebilecek, Ülkeye istikamet verebilecek samimi insanlar rakip olsun, İmamoğlu gibi bireysel tatmin arayanlar değil.

    • Alper bey merhaba. Değerli katkılarınız için teşekkür ederim. Ben şahsen tanımıyorum İmamoğlu’nu. Yazdıklarım analiz sadece. Ve benim gördüğüm İmamoğlu da Erdoğan için ciddi bir rakip olduğu ve cesaretle karşısında durduğu, kararlı duruşunun da toplumdan karşılık bulduğu konusu. Erdoğan konusunda da toplumda “güvensizlik” bir kısımda da “aşırı karşıtlık” duyguları hızla genişliyor. Ben ara sıra geldiğimde Türkiye’ye insanlarda gözlediğim duygular bu yazdıklarım. Kişisel tercihlerim değil. Uygurlar gibi zulme karşı duruşlarım elbette kişisel tercihlerim. Kolay gelsin.

  3. Adeline Hanım,

    Suriye, ekonomi, iç politika, NATO, s400, f35, yaptırımlar………. sarmalında şapkadan tavşan çıkarılmalıydı ve de çıktı o tavşan. Şimdiye kadar hep tuttu. Şimdiden sonra tutar mı tutmaz mı göreceğiz. Ama şurası muhakkak ki Erdoğan, siyasi bir deha….

    Ben ülke geleceğinde söz sahibi olması kuvvetle muhtemel liderler arasında İmamoğlu’nu görüyorum ama 2002’de olacağını tahmin ettiğim bir erken seçimde rakip olarak helikopter ile bahçesine inilip tehdit edilen %100 profesyonel garantici Gül’ün ön plana çıkacağını düşünüyorum.

    İmamoğlu faktörü için söyleyeceğim başka bir durum da var. Eski Türklerde erkek çocuk bir kahramanlık yapmadan isim alamazmış. İmamoğlu’nun İstanbul seçimlerini alması bu tür bir kahramanlık mı sayılmalı yoksa daha büyüğünü mü beklemeliyiz ya da daha büyüğüne hazır donanımda mı?

    İmamoğlu, Demirtaş, Babacan… gibi siyasi figürler de gelecekte oldukça etkili olacak görünüyor. Davutoğlu’nu bilerek yazmadım zira Ak parti tabanına hitap ediyor ve Erdoğan sonrası liderliğe oynuyor hissi var bende.

    Pragmatist davranıp geri adım atma durumunu ise tamamen temenni olarak görüyorum.

    Şunu da unutmamakta fayda var, sosyal medyada görebilirsiniz, kanal Istanbul’u yeni açılacak tv kanalı zanneden ciddi bir kitle var, yani demem o ki elinizde böyle kullanabileceğiniz muazzam bir topluluk var.

    Ben “şahsım” olarak ak/karaDENİZ kaynaklı çok daha ciddi gelişmeler olacağını öngörüyor, öngörülerimin gerçekleşmemesi için de dua ediyorum ülkem için,
    geleceğimiz için,
    çocuklarımız için……

    • Özgür bey merhaba. Çok değerli katkılarınız için teşekkür ederim. Teşhislerinize katılıyorum. Hatırlarsanız millet aynı krediyi Meral Akşener’e de vermişti. Parti kurulmadan anketler %16 civarı gösteriyordu. Bu teveccühün sebebini “bunalmış milletin bir ümit arayışında” görmeliyiz. Akşener bu “savaştan” çekildi ve sağdan soldan topladığı oylarla 7-8 bandında. İste İmamoğlu da böyle bir güven verdi mart ve haziran seçiminde. Ona oy verenlerin önemli bir kısmı CHP’li değil, boğazı sıkılmış, ezilmiş, aşağılanmış halk yığınları. Kanal İstanbul çekişmesinde de müthiş bir karşı duruş ortaya koydurdu. Yaptırtmam, yapamazlar. Netice alır. kendisini yakından tanımadığım için “gerçek ederi” ne bilmiyorum. “Daha kötüsü” benim için de beklenen senaryo. Allah korusun. Kolay gelsin.

  4. Selamlar,
    yazılarınızı zevkle okuyor ve bir sonrakini sabırsızlıkla bekliyorum. Size ve sizi bize kazandıran Fehmi Koru’ya teşekkür ediyor ve minnetlerimi sunuyorum. Bu yazınızla ilgili; İmamoğlu değerlendirmesini beğendiğim Memduh Bayraktaroğlu’nun videosunu size göndermek istiyorum. Değerli vaktinizi ayırabilirseniz değerlendirmenizin(özellikle birinci video ve ikinci video’nun son beş dakikası )benim için önemli olacağını bilmenizi isterim. Saygı ve sevgilerimle..
    https://youtu.be/glqCm6AltG0
    https://youtu.be/2l6PJOpkb_0

    • Mürsel bey merhaba. Değerli katılımınız için teşekkür ederim. Dualarınızı eksik etmeyin lütfen. Videoları birazdan izleyeceğim ve görüşlerimi ayrıca yazarım. Kolay gelsin.

    • Mürsel bey merhaba. Videoları izledim. Sanırım işaret etmek istediğiniz konu “Montrö’nün delinmesi veya tartışmaya açılması”. Memduh bey okuyan araştıran birisi öyle anlaşılıyor. Ancak buradaki tezi doğru değil. Mondros’ta İstanbul ve Boğazlar işgal edilmiş, Osmanlı ordusu buralardan çıkartılmış ve savaşın galiplerince yönetilen bir rejim kurulmuş idi. Serv ile birlikte bu netleştirildi. BM rol aldı. Burada denge Rusya aleyhine oluştu. Yani batılı ülkelerin savaş gemileri Karadeniz’e serbestçe geçebilecekti. Sonra Lozan yapıldı ve Boğazlar sorunu aşılamadı. Batılılar egemenliklerini sürdürdüler. Ta ki 1936’ya kadar bu böyle gitti. Mustafa Kemal Rusya’nın güçlenmesi periyodundan yararlandı, ayrıca Avrupa’daki dengeler değişmişti, bu denge içinde, Boğazlar Türkiye’nin yönetimine alınabildi. Montrö anlaşması ile. Montrö EGE(Akdeniz) ile Karadeniz arasındaki savaş dengesini korumaya dönük ve Rusya’yı da bir hayli koruyan bir anlaşma. Kritik konu savaş gemilerinin Karadeniz’e geçişi meselesi. Karadenizde kıyısı olmayan ülkelere sınırlama getirilmiş, savaş gemilerini en fazla 21 gün Karadenizde bulundurabilme şartı. Gürcistan Rusya savaşında ABD savaş gemisi getirdi ve 21 gün kalabildi. Kanal bu anlaşmayı “asla” değiştiremez. Dünya dengelerinde de ciddi bir değişim olmadan Montrö değişemez. Kanal sadece “akılsız-zengin Araplara” arsa-bina satmak, çok gelir getirecek diye kanala ortak edip finans desteği bulmak, inşaatçıları kurtarmak projesi, kimin cebine kaç para girer onu da Türkiyeli gazeteciler bulsun. Ama sadece rant projesi, bu projeye “bir Erdoğan klasiği” diyebiliriz. Umarım aydınlatıcı olabildim. Ahlak sahibi, vatansever gazeteciler, ilim irfan sahibi insanlar etraflı açıklıyorlar konuyu. Ancak bütün medya satın alınmış ve kontrol edilmiş olduğu için ve binlerce trolle yazan çizene saldırıldığı için, sokaktaki vatandaşın hakikate ulaşması zor. Ekrem İmamoğlu bence doğru yaklaşmış konuya, Montrö deseydi, halkın hiç anlamayacağı girdaplarda, bu medya gücü ile Erdoğan kazanırdı. Kolay gelsin.

      • Adelina hanım teşekkür ederim. Yeni yazınızı da okudum, Montrö konusununda çok güzel bilgiler vermişsiniz. Ben, özellikle CHP’nin yetersiz ve yanlış politikasının işlendiği ikinci videonun son beş dakikasındaki öngörülerine dikkat çekmek istemiştim. Dualarımız siz ve sizin gibilerle. Allah yardımcınız olsun..

  5. Türk mutfağında “tırnak pide” denilen bir pide çeşidi vardır, içersinden tırnak çıktığı için değil; hamur ustasının parmak uçlarını vurarak pidenin yüzeyinde bıraktığı izler nedeniyle böyle adlandırılır. Sizin yazılarınız da bol tırnak işaretli olduğu için böyle bir çağrışıma yol açtı… Alper beyin yorumuna verdiğiniz cevaptan da anlaşılıyor ki böylesine ucuz, kıytırık iki seçim videosu üzerinden lider tahlili çıkarmaya uğraşmak sizin de içinize pek sinmemiş gibi… nitekim son yıllarda sürekli mega projelerle ilgili “yapamazlar, yaptırtmam” diye ortalığı inleten nicelerini gördük; ama mega projelerimiz birer ikişer gerçekleştirildi! Yani it ürür kervan yürür; insan ölür eseri kalır, eşek ölür semeri kalır! Bir de tırnak pidesi demişken, çok lezzetlidir ama içinde bu kadar tırnak olmasına rağmen yazınızın tüm okurlarınızdan takdir ve beğeni dolu yorumlar almış olması da güzel tabii; halbuki ben yazıyı zarzor bitirdim… beğenmiyorsan niye okudunuz da diyebilirsiniz…

  6. Yazınızın kapsamını değerlendirme dışı bırakarak, bana ilginç ve güzel gelen birkaç cümlenizi seçiyorum;
    ‘Diyarbakır’lının İstanbul’dan olanının, Diyarbakır’da havası başka’

    ‘…yeni bir Muharrem kündesi atmaya fırsat bulamayanlar…’ (en sevdiğim benzetme bu oldu. İki tarihi süreç, bu kadar kinayeli özetlenir, dedirtti.)

    ‘Boğaz olsa neyse. Kanal.’

    ‘Kişisel’ olmayınca mükemmel kinayeli, özetli yazılar.

    Selam ile kalın.

  7. Adelina Hanım İmamoğlunu ben de pek tanımıyorum. Öğrendiğim kadarıyla, İBB İmamoğlu inşaatçı ve emlakçı bir geçmişe sahip ve parası/pulu, malı/mülkü bol biri. Unuttum ama servet beyanını açıklamıştı-o genç yaşta dolar milyoneri olabilmiş; öyle 1-2 milyon değil! Bunu derken “servete itiraz”ım yok. Ancak bildiğim kadarıyla bu insanın fabrikaları da yok!

    Genel olarak, müteahhitlikle ortaya çıkan aşırı zenginlik çokçası dara düşmüş vatandaştan, misal; dedesinden kalmış eski evi/tarlayı 1e alıp 1.5’a mâledip 7-8’e satmakla ilgili bir şey. Yani, vatandaşın muhtemelen canalıcı kaybı ~ müteahhitin şaha kalkan fahiş kazancı (basit olarak işin matematiği bu). Hele de partizanlıktan ortaya çıkan paslaşmalarda devlete/ülkeye/millete ait olup ta hükümetlerin imza yetkisiyle kendi malıymış gibi kullandıkları araziler var ya… Onlar üzerinden fırsatçılık/rüşvet te işin içine girince anormal derecede kazanç eldesi mümkün olsa gerek (hepsi aynıdır denemez tabi, helalinden kazanana laf yok).

    Bağımsız olarak, TC-CHP’nin kamburunu sırtına yüklenmeden, seçimlere katılmış olsaydı, işte asıl o zaman, ülke siyasetinde muazzam bir devrim yapmış olurdu. Aidiyeti fazlaymış demekki. İmamoğlu “monkey see, monkey do (maymun gördüğünü yapar)” usulüyle, yani rakibe bakarak “gopyacılık” geleneğine uyarak siyasi piyasaya sürüldü. İmamoğlu aslen Karadenizli, “imam” ve aynı zamanda “iman”ı çağrıştıran bir isim (Allah, Izzetbegoviç gibi resme düşkün olmayan sağlam bir iman şuuru nasip eylesin). İlk ortaya çıktığında gençliği ve potansiyeli ile pozitif bir ön-değer manzarası arzetti (doğrusu yaşlanan siyasetçilerimiz arasında genç bir sima olarak sevindirici bulmuştum). Sonrasını pek takip etmedim ama ilk olay bu potansiyelin boş bir balon olabileceğinin işaretini verdi bana, ta işin başında. O da ideolojik abilerinin, amcalarının ezber vitesiyle seçim sonuçları henüz kesinleşmeden soluğu AnıtKabir’de almış olması. Bunda ne var ki denebilir ancak mahalle baskısıyla ideolojik iman tazelemekten öte sünnete uymak gibi bir sembolizm var işin içinde. Nerde İzzetbegoviç nerde bunlar….

    Kanal İstanbul konusunda videosunu izlemedim. İki tarafın tutumu da bence yanlış. Görünüşte, iki Karadenizli inat ediyor. Biri “yapılacak yakında başlıyoruz”, diğeri “yaptırmam!”… Gerekçeler tatminkar değil. Halbuki aynı bölgeye Kanal hariçinde yapılabilecek ülke -yararlı alternatif projeler var https://fehmikoru.com/disariya-asker-gonderiyor-dev-kanal-ve-yerli-oto-projeleri-gelistiriyoruz-biraz-da-ekonomik-gercekleri-dusunsek/ H.K. 28 Aralık 2019 at 12:28 . İki Karadenizliden birinin inatla “yaptımam” dediğine bakmayın. Kanal yapılma yoluna girsin büyük ihtimal “hah, bi hata daha yaptırdık, iyi oldu” deyip sevineceklerdir. Çünkü ekonomi battıkça partizanlık açısından onlar bir taraftan seviniyorlardır, muhtemelen. Tuzu kuru TC-CHP’lilerden beklenir…. Partiler-üstü bir dayanışma ortak akıl geliştirme diye bir şey yok. Korkarım, günün birinde biz de boşnakların uğradığı tecelliden geçebiliriz böyle giderse…

    • Merhaba H.K. Değerli katılımınız için teşekkür ederim. Alija İzzetbegoviç’i andığınız için ayrıca teşekkür ederim. Elbette herkes kendi amaçları için kendi yoluna, kendi yöntemiyle gidecektir. Bizimkisi, onu olduğu gibi analiz edebilmek. Türkiye’de, çok üzülerek ifade etmeliyim ki, “eğitimsizlik” had safhada. Bu ölçüler içinde hiç okumayan bir parti başkanına aynı ölçüler içinde bir rakip çıkması sosyolojik uygunluktur. Orası Türkiye. Kendisine İngilizce öğretsin diye görevlendirilen İngilizce öğretmenini 3 ayda kovalayan siyasi liderlerin olduğu bir ülke. Sadece para için birilerine hakaret edebilen “ahlaksız trollerin” ülkesi. Soramayan, sorgulayamayan, itiraz edemeyen, konuşamayan, küçücük menfaatlere ülkesinin geleceğini düşünmeyen insanların ülkesi. Nerede orada Alija İzzetbegoviçler, nerede Adem Yaşariler. Beyinleri küçültülmüş bir toplumun sığıntı gibi yaşadığı bir ülke. Başkasının yaptığı otomobili, Türk otomobili diye “yutturan ve yutanların” ülkesi. Cebi için milleti, etnik dini mezhebi parçalara bölmeyi vatanseverlik sananların ülkesi. Gelinen vaziyeti göremeyen “basiretsiz- ferasetsiz müslümanların” ülkesi. İdlip’ten bile çıkmak zorunda bırakılan ve bunun “güçsüzlükten” kaynaklandığını göremeyen, sözüm ona “fatihlerin” ülkesi. Umarım Rabbim “iyi insanların” hatırına bu milleti bir kez daha bağışlar. Eğitimsiz cahil güruh milleti uçuruma doğru sürüklüyor ve millet fark edemiyor. Vatanın ve milletin bekasını tehlikeye sokanların farkında değil. Beni dertlendirdiniz. Dua edelim, ne yapalım. Gözü bu denli kapalı, vicdanı kör olanları uyandırabilmek hiç de kolay değil. Kolay gelsin.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here