Farklı dünyalar, farklı hayatlar

0

Siz evinizin dışına çıktığınızda farklı hayatlar ve farklı alışkanlıklarla karşılaşırsınız. Bunları tabii görmeseniz de, farklılıkların sayısı arttığında “acaba bizde öyle miyiz?” diye kendi alışkanlıklarınıza karşı kuşkuya düşmeye başlarsınız. Ve artık gördüğünüz farklılıkları kabul etmeye hazır olmasanız bile ön yargınızı bir kenara bırakır, gördüklerinizi bu insanlara neyin kabul ettirdiğini anlamaya çalışırsınız. 

Bu arayışın pek çok nedeni olabilir, ancak en önemlisi, “Bu insanlar bir şey mi biliyor” diye kendinize sorduğunuz sorudur.  Çünkü sizin kendi alışkanlıklarınıza karşı da sorularınız var.

Kadın-erkek ilişkileri:

Herodotos, Mısır’a gittiğinde onların Yunanlılardan pek farklı olduklarını görür. Kadınlar ticaretle uğraşırken erkekler evde halı veya kumaş dokumaktadır ve dokuduklarını Yunanlılar gibi yukarıdan aşağıya doğru değil, aşağıdan yukarıya doğru dokumaktadırlar.

Daha ilginci; erkekler ufak hacetlerini çömelerek görürken kadınların bu işi ayakta görmeleridir. Amerika’ya giden ilk misyonerlerde Cherokee -Kızılderili kabilesi- kadınlarının ayakta işediklerini not düşmüşler. 

Mısır için Heredot sonrasını ben ekleyecek olursam, kadınlar 20’ye kadar erkekle evlilik sürdürürken, erkeklerin o 20 erkekten biri olmaları ve eşleriyle birlikte olmak için hatırı sayılır hediyelerle bir öncellik sırası kapmaya çalışmaları; kadınlar sokaklarda kocalarının sayılarıyla az kocalı kadınlara tafra atarken, az kocalı kadınların bunu sorun yapması, daha çok koca bulmaya yönelmeleri ve kadınlarında erkekler gibi daha o dönemler sünnet olmaları vs. vs.

Tarih, bizi çok kadınlı kocalarla tanıştırdığı gibi, çok kocalı kadınlarla da tanıştırmıştır.

Afrika’nın bir kabilesinde kadınlar yedi koca alırken, diğer bir kabilesinde kocalar yedi kadın alıyordu. Hindistan’ın belirli bir gölgeleri, Himalaya yerlilerinin bir kısmı, Tibet’e kadar aileler birden fazla kardeşe halen tek eş alıyor, bu evliliklerden doğan çocuklar ise herkesin çocuğu. Ancak burada başat sorun yoksulluk ve kadın kıtlığı; daha kötüsü, gelenek gereği kız tarafının erkek tarafına çeyizlik ödemesidir ki, ailelerin kız çocuğu istememelerini ve kadın sayısının erkek nüfusuyla oran yakalayamamasının nedeni önemli oranda buradan gelmektedir. O nedenle Hindistan’da halen gebe kadınların çocuklarının cinsiyetini öğrenmeleri yasaktır, zira kürtaj yasak olsa da kız çocuğuna gebe kalan kadınlar cinsiyeti öğrendiler mi, o çocuğu el altından bir şekilde aldırmanın yolunu buluyorlar.

Yazı:

Bugün dünyanın yarısı soldan sağa doğru yazı yazarken neredeyse diğer yarısı da sağdan sola doğru yazmaktadır. Yukarıdan aşağıya doğru yazanlar ise cabası.

Yahudiler, Araplar ve Japonlar yazıyı sağdan sola doğru yazıyorlar, Çinliler ise yukarıdan aşağıya doğru.

Medeni dünya övünmesin, çünkü medeni dünyanın kullandığı alfabe de çivi yazısının çağdaş bir versiyonudur ve muhtemelen temeli de eski Mısır hiyeroglif ve hiyerogramlardan gelmektedir. Takdir edersiniz ki ilk hiyeroglifler Çinlilerin bugün kullandıkları ideogramlardan farklı değildi. Yani aslında bir bakıma Çinliler hala medeni dünyanın kullandığı o alfabenin ilk bugünkü versiyonunu kullanıyorlar. Arapların sağdan sola ve Çinlilerin yukarıdan aşağıya doğru yazmaları ise kesinlikle küçük bir ayrıntıdır, ama Çin ideogramları ile Arap alfabesi arasındaki fark görece nicel bir farklılıktan ötesi değildir. Çünkü ikisinden de kullanılan her simgesel harfin bir hikayesi ve şekli anlamda bir mazisi var. 

Claude Levi Straus’a kulak verirsek; eski Japonlar ata sağdan biner, atı ahıra sokarken gerisingeri sokardı. Araplarda kapıdan girerken veya çıkarken sağ ayakla girip çıkar, sağ elle yemek yer ve sağ elle selam verir.

Sol elde bir uğursuzluk yok ama gel sen bunu Araba anlat!

Sağ elle yapılan her iş şeytana yapılan bir hizmetmiş! Dinsel farklılıklara girmeyeceğim, çünkü bu çok su götürür bir konudur. Ama Japonların bizden farklı olmaları anlaşılır olsa da neredeyse hiçbir şeyleri Çinlilerle bile benzer değildir. Tabi alfabe benzerliğini saymasak ki, Japonların Çinlilerden pek çok şey aldıklarını biliyoruz.

Alan darlığı nedeniyle konuları uzatmasak, her bölgenin kendisine müşahhas farklılıklarının olduğunu ve her farklılığın bir tarihsel arka planı olduğunu teslim etmeliyiz.

Örneğin Çinlilerde halen çocuklara giydirilen altların arkaları açıktır, çocuklar elbiselerini kirletmeden her yerde hacetlerini yapabiliyorlar ki, zaten yapıyorlar. Kuşkusuz bunun nedeni de yoksulluktu, insanlar her zaman kumaş alamıyor, çocuklarına yeni elbiseler dikemiyorlardı. Dahası, temizlik ürünleri de yoktu. Çinlilerin diğer ve -artık buna özellik demeyelim- pis bir huyları ise bulundukları her yerde tükürmeleri ve bunu her ortamda yapmalarıydı. Lanet olsun hala yapıyorlar!

Eh, en azından Japonlar Çinlilerin bu özelliklerini almamışlar. Ama herhalde Batının harakiri olarak bildiği, Japonya da ise “Spuku” olarak bilinen karın deşme yoluyla canlarına kıymalarıdır. Japonya da eskiden biri bir diğerinin suratına tükürse bile bu bir kendisini öldürme nedeniydi; yüzünü tükürülen kişi Spuku yapmadığında o ahlaksızlığı yaptığı kabul edildiğinden şerefini aklamasının tek yolu kendisini öldürmesiydi. Kendisini öldürdüğünde ise aklanır, bu sefer ona tüküren zan altında kalırdı. Onunda şerefini kurtarmasının tek yolu aynı şekilde kendisine Spuku uygulamasıydı. 

Kuşkusuz Japonlar onurlu bir millettir, ancak eskiden diğer halklarında onlardan geri kalır yanları yoktu. Köleleri ve aşağı tabakaları yamasak – çünkü onlar zaten aşağı kabul edilir, yaptıkları herhangi bir onursuzluk durumlarının doğal neticesine yorulurdu- asilzadeler olası bir iftirayla karşı karşıya kaldıklarında suçlayanı düelloya davet ederler -ki, bu uygulama 19. Yüz yıla kadar İmparatorluk yasaklamasına rağmen Japonya’da da vardı- bir hakemin gözetiminde karşılıklı bir müsabaka yaparlardı. Bu düellolarda eskiden kılıç veya bıçak kullanılırdı. Ruslar tabancayı pek sevmiş olacakları ki, icadından hemen sonra kılıcı bırakıp bu işi tabancayla yapmaya başladılar ve bu da filmlerde gördüğünüz şekillerde cereyan etmez, ateş etme öncelliği iftiraya uğradığını söyleyene verilirdi. Ve talihsizlik Çarlık 18. yüzyılda yasaklamasına rağmen 19. Yüzyılda halen devam ediyordu.

Beni bağışlayın, ceza sistemlerine veya suçlulara uygulanan ceza biçimlerine de girmeyeceğim, çünkü  o da çok su götürür bir konu ama bana “dünya insanının ortak bir özelliği yok muydu?” diye sorarsanız, sanırım vardı, kirlilik!

Yıkanmamak ve hep kirli dolaşmak dünya insanının üzerinde ittifak sağladığı tek konuydu.

Fahişelerin müşterilerine şirin görünmek için temizlenmeleri dışında kimse yıkanmazdı ve daha kötüsü, yıkanan insanlar parlayınca o fahişelerle özdeşleştirilir, temizlenmiş halleri bir aşağılık unsuru olarak kabul edilirdi.

Cengiz Han bırakın kişinin vücudunu yıkamasını, üstündeki keçeyi yıkayanı bile ölümle cezalandırırdı. Cengiz Han’ın 10 maddelik ceza sisteminin başında bu ceza yer alırdı ve ne gariptir ki, fakir üstündeki keçeyi bir kez bile yıkadığında ölümle cezalandırılırken, bir Tarkan -oranın soylusu- bu haltı yedi kez işledikten sonra öldürülürdü. Bu konuda Manu Kanunları en iyisiydi! Fakiri hata yapabilir kabul edip cezadan muaf tutarken, üst sınıfların hata yapmasını kabul etmez, mutlaka cezalandırırdı.  Tabi siz burada fakire özel bir iltimas geçildiğini düşünmeyin, fakir aşağılık kabul edildiğinden yaptığı hata durumunun doğal bir neticesi kabul edilirdi.

Bekaret her yerde kadının başının belasıydı; orta dünya bekaretin neseple ilişkisini çözünce kadını kapattı, bekaretini evlilik öncesi kaybedeni ölümle cezalandırmaya başladı. Ama gel gör ki, dünya bu konuda da aynı fikirde değildi.

Orta Afrika bekareti lanetli görüyordu ve hiçbir erkek bekaretinden kurtulmamış bir kadını kendisine eş almıyordu. Bu da pek tabi olarak bölgede bir sektör oluşturmuş, ücret karşılığı genç kızları bekaretlerinden kurtaran adamlar peyda etmişti. Will Durant’a kulak verirsek Orta Asya’nın Seyne bölgesinde de öylesi bir gelenek vardı ve genç kızların bekaretleri başlarına belaydı. Daha kötüsü orada hiçbir erkek o bekaretleri almaya yanaşmaz, kızlarda bu işi hal edene kadar kocasız kalırlardı. Annelerin tek umudu oradan geçip geleneklerini bilmeyen yabancı tüccar kafilelerin erkekleriydi. 

Bu konuda Polinezyalılar, Melanezyalılar ve diğer Okyanusya yerlileri uzun bir süre gebeliğin bile beraberlik sonucu vuku bulduğunu bilmezken, Filipin ve Borneo’da gelinler damattan önce düğünün kıymetli konuklarına ikram edilirdi. Kamboçyalı babalar kızlarını 12’sinden sonra ayrı bir kulübeye aldırıp ilk tecrübesini yaşamaya ve eşini seçmeye teşvik ederken, Çinliler düğün konuklarının gelinleri mıncıklamasını gelenek haline getirmişlerdi. Eskimolar ise bunu bir çeşit misafirperverlik olarak addeder, dışardan gelen konuğuna eşini ikram ederdi. Orta Amerika yerlilerinde ise kadınlar kocalarını ikinci veya üçüncü eşleri almaya teşvik ederlerdi. Zaten bir Karaayak, Guaycirou ve diğer yakın kabile kadınları fakir bir bekara gitmek yerine karınlarını doyuracak bir cengaveri evla görürlerdi.  

Ben bu konularda oldum olası Aborjinleri takdir etmişimdir; bazı kabilelerde eşlerin sırayla tüm kabile erkeklerini dolaşmalarını ve her birinde bir hafta kalmalarını saymasak diğer kabilelerde kimse kimseye karışmaz, kadında, erkekte olası bir beraberliğe kendileri karar verirlerdi. Mal yok, mülk yok, ne gelirce “yüce ruhtan” ötesi yine “yüce ruhun” cömert gönlüne tahvil edilirdi.

Hiçbir konuda zorlama yoktu, kimse kimseye karışmaz, iktidar adına kimseyi kendi denetimine almaya çalışmazdı. Öyle ki, çocuklara doğarken annenin verdiği isim bile geçici kabul edilir, çocuk rüştüne göre sonradan kendisi kendisine bir isim bulurdu ve olası bakış açısı değiştirdiğinde ismini de değiştirirdi. Diğerlerin yaptığı yalnızca kabul vermekti, onu yeni ismiyle kutsayıp tebrik etmekti. Çünkü her isim -bizdeki keramet gibi- yeni bir vasfı temsil ederdi ve kişi yeni bir isim bulmuşsa bu yeni bir vasıf edindiğine işaretti. …………..

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here