Fatih Portakal’a İlk Taşı, Günahsızlar Atsın

0

Fatih Portakal’a yönelik suç duyurusu dünün başta gelen konuları arasındaydı.
Açıkçası hassas bir konuda ima yollu dahi göndermede bulunulmaması adına bir mesaj olarak aldım ben bu sert mukabeleyi.
Keşke başka zamanlarda da aynı hassasiyet gösterilmiş olsaydı.

Özellikle bankacılığın bir kuyumcu titizliği gerektirdiği ve sektörün ülkenin birikimlerini muhafaza ettiği gerçeği dikkate alındığında bu hassasiyetin önemi ortada.

Açıkçası genelde takındığım muhalif tutuma karşın ve tabii ki konunun suç duyurusuna tahvilini tasvip etmemekle beraber, gösterilen duyarlılığı olumlu buldum.

Gerek Cumhurbaşkanı gerekse bankaların gözetim kurumu BDDK burada tavır alarak sistemin güvencesi olduklarını teyit ettiler.

Bu aslında son derece doğal tavrın çok yakın zamanda örneğin İş Bankasındaki Atatürk hisselerinin devrine dair tartışmada bu ata yadigarı bankanın logosunu hoyratça kullanan gazeteye karşı da gösterilmesini beklerdik. 

İş Bankasının tüm dünyadaki değerini temsil eden alameti farikasını utanmaz bir şekilde söz oyununun içine dahil eden gazeteye karşı, ne BDDK’dan ne de Cumhurbaşkanından tavır görmedik.

Bankacılığın güven müessesi olarak rekabetin en kıymetli değer alanında faaliyet göstermesine karşın, kamu bankalarının faiz istikameti de yine iktidarın bakanı tarafından verildiğinde de aslında bir itiraz duymadık.

Kamu bankalarından ucuza kredi almak mümkün ise; bir vatandaş olarak ‘kamu oteli, kamu lokantası, kamu benzini, kamu interneti, kamu marketi niye yok?’ soruları da bu vesileyle aklımıza gelmişti.

Reklam

Bankaların komisyon-masraf tarifesine ilişkin düzenlemeye dair haberinde bankaları haraç kesmekle itham eden gazeteye bir yaptırım görmemiştik. 

Bankaları biz soyguna maruz kalan kurumlar olarak bilirdik. Oysa ki bankaları soygun yapmakla itham eden yazarları gördük. Bunlar için bir önlem alındı mı?
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…

Pek çok başka alanda olduğu gibi olguları sadece kendi açısından yorumlayan ve nalıncı keseri gibi kendine yontan iktidarın bu çelişkilerine, Türkiye alıştı.
Aslında alışmadı ama öğrenilmiş çaresizlikle yaşamaya alıştı.

Şimdi ise tam da Korona Günlerinin orta yerinde birden bankaların, bankacılığın itibarı önem kazandı. BDDK ayaklandı. Fatih Portakal’a suçlamalar geldi.
Türkiye bu zor gündemde bankacılık sistemini korumakta sonuna kadar haklı.
Fakat bankacılık sadece kasadır. Gerçek hayat pazardır, piyasadır, insanlardır, firmalardır.

Krizin katastrofa döndüğü ilk günde ekonomiye dair önerilerimi yazmaya başladığımda, sistemin nakit çıkışının kısıtlanması gerektiğini yazmıştım. Halka düzgün anlatılacak bir ortamda son derece gerekli bir düzenleme ve kayıtdışılıkla ilelebet mücadele manasına gelecek bir taşla çok kuş vurma önerisiydi bu.

Avrupa’da ya da medeni ülkelerde nakitle alışveriş yapana hırsız muamelesi yapılır. Bu Korona günlerinde de kıt sermayemizi, kasalarda, sandıklarda saklamamak adına sistemden nakit çıkışını zorlaştırıp girişi teşvik eden önlemler almak gerekmektedir.

Kiralık kasalarda, çelik kasalarda şurda burda duran nakitlerin sisteme dahil edilmesini sağlayacak bir teşvik sistemi ile beraber sistemin güveni garanti altına alınabilir. Bankada varlığı bulunanlar yeni gelenlerin ödüllendirildiği sistemin kendileri için de emniyetli olduğuna ikna olurlar.

Ekonomiye dair önerilerimi daha sonraki yazılarla da aktardım. 
Sonuçta Fatih Portakal’ı da endişeye sevk eden ve biraz da kastı aşan ifadeye yönlendiren bana bu yazıları yazdıran motivasyon olmalı.
İktidarın, hükümetin, devletin neredeyse hiçbir şey yapmadan ekonomik aktörleri biribirinin insafına terk etmesi.

Reklam

Borçların nasıl ödeneceği değil ödenemezse bunun hangi mücbir sebep gerekçesiyle işaretleneceği üzerine bolca düzenleme yapıldı.
“İyi yüzerdi merhum ama deniz de çok dalgalıydı, o yüzden boğuldu” diye tefsir edilecek düzenlemelerdi bunlar.

Açık söylemek gerekirse iktidarın, devletin, tüm ülkelerin, tüm muadillerimizin yaptığı ciddi kaynak aktarımını bir an önce hayata geçirmesi lazım.

Bu konuda önerimi tekrar ediyorum:
Bu öneri hem kayıt içi ciroları ödüllendirecek hem de sisteme işlerlik kazandıracaktır.

Şirketler talep ettiği takdirde 2019 yılı cirosunun belirli bir nispetinde (bence %25 münasiptir) hazine kaynaklı krediye ulaşmalı ve bununla sadece kayıt içi borç ödemeli, ya da yükümlülük yerine getirmelidir.
Bu şirketin gelecek yıllardaki vergi borcuna eklenecek ilave bir kredi olarak sisteme girmelidir.
İhtiyacı olan firmalara gerçek ilaç ve reçete budur.
‘Bankadan kredi çek’ demek, çare çözüm değildir.

Bankacılık sistemini korumak devletin en tepesinin göreviyse, önce bankacılığı mümkün kılan ekonomiyi yaşatmak gerek.
Şu anda bitkisel hayatta görülen firmalara hayat öpücüğünü sadece devlet verir.
Devletler tam da bu yüzden vardır.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here