- Rocky Balboa’nun da adı Türkiye ile anılır oldu - 24 Ekim 2017
- Zulüm ile gerçekten âbâd olunmuyor.. İşte filmi.. VİDEO - 19 Ekim 2017
- Yerel seçimin sürprizi Saadet Partisi olabilir mi? - 17 Ekim 2017
Eski gazeteciler, yeni yetmelere, sıkı sıkıya, “Aman oğlum/kızım, sana devletin/kurumun/şirketin gönderdiği basın bültenlerini olduğu gibi habere dönüştürme; gazeteciliğin temeli 5N1K ilkesine dayanır; o bültende yer alan her iddiayı ‘Acaba’ kuşkuculuğuyla değerlendir” tembihinde bulunurlardı.
5N1K “Ne, ne zaman, nerede, nasıl, neden ve kim” sorularının sorulmasına yöneliktir.
“Basın bültenleri gazetelerin reklâmcılarını ilgilendirir evlâdım” diye eklemeyi de unutmazlardı…
Şimdilerde farklı bir gazetecilik anlayışı hâkim hale geldi: Kuşku duyana ters bakılıyor…
O zaman gazetelere ne gerek var?
Devlet birimlerinin kamuoyuna aktarmak istedikleri için çeşitli birimleri bulunuyor…
Elbette, yürekleri yakan bir kanlı eylemin yaşandığı ortamlarda hassasiyet şarttır. Bağrı yanık insanları rencide etmekten kaçınmak insanlık gereğidir.
Ancak, terörü lânetleyip, kim yaparsa yapsın terörün her çeşidine karşı çıktıktan ve hedef alınan kişilerin hayatlarına kast edenleri kınadıktan sonra, eylem üzerinde durmakta ve kâtillerin kim/ler olabileceğine dair görüşler açıklamakta ne mahzur var?
Kan, ancak böyle yapılır ve sonuç alınırsa, yerde kalmaz.
“Böyle de soru olur mu?” demeyin, çünkü artık bu da yapılıyor…
Geçmişte.. diyelim 1980’ler ve 1990’larda.. birbiri ardına işlenen siyasi suikastlarda.. devlette yönetici konumunda olanlar, kanaat önderliğine soyunanlar, gazeteciler.. hep bir ağızdan dindar kesimi suçlarlardı…
Prof. Muammer Aksoy.. Doç. Bahriye Üçok.. Uğur Mumcu.. Prof. Ahmet Taner Kışlalı…
Arada ve sonra başkaları da var, ama bu insanlar bir kesim için simge isimler…
Ben o zaman da “Acaba?” sorusu eşliğinde, başka ülkelerde olup bitenlerle de mukayese ederek, farklı bir istikamete işaret ederdim…
En naziği “Öküzün altında buzağı aramışsın yine” olan ‘taktirsizliklere’ aldırmadan…
‘Susurluk’ kazası oldu ve devletin kirli çamaşırları ortaya döküldü.
Herkes o zaman ‘fâili meçhul’ bilinen eylemlerin aslında fâillerinin hiç de meçhul olmadığını öğrendi.
Bazı kitlesel eylemlerin de devlet adına hareket eden birileri müsaade ettiği için meydana gelebildiği düşünülmeye başladı.
Aferin mi bekledim? Hayır.
Görevimi yaptığımı düşündüm.
Kuşku, gerçeğe giden yolun taşlarını döşemeye yarar; gazetecinin görevi de gerçeklere ulaşılmasını sağlamaktır…
‘Devletin âli menfaatları’ diye bir kavram var; hemen her dilde karşılığı bulunan bir kavramdır bu. Eskiler onu ‘hikmet-i hükümet’ (‘raison d’etat’) diye formüle kavuşturmuşlardı.
Eh, hikmetinden sual olunmaz bir büyük güçtür tabii devlet…
Ancak o gücü kullananlar bazen yanlışlar yapabilirler… Gazetecilik de o zaman devreye girer…
Gazetecinin görevi: 1. O yanlışların yapılmasını engellemek için gözlemciliktir (İngilizcede bunun karşılığı olarak ‘watchdog’ sıfatı kullanılıyor)… 2. Gözlendiklerini bildikleri halde yine de yanlış yapmaktan çekinmeyenlerin yanlışını ortaya çıkarmaktır (buna da İngilizce ‘muckraker’ deniliyor)…
Bunun dışında yapılan işin başka ve çok da özendirici adları olabilir; ama ona ‘gazetecilik’ denemez…
Eskiden gazetelerde hikâye, roman, şiir alanında şöhret yapmış ediplere köşe verilirdi. Bugün bile zevkle okunan muhteşem yazı örnekleri vardır o dönemlere ait. Onlara ‘fıkra’ denilirdi ve ‘fıkra yazarları’ keyifle okunan yazılarıyla okuma-yazmayı özendirmişlerdir de bu ülkede…
‘Fıkra yazarlığı’ gazetecilik değildir.
Bugün de ‘fıkra’ tadında yazılarla okur karşısına çıkanlar var; çoğuna özeniyorum ben de…
Ancak ‘gazetecilik’ yapmayı tercih ediyor ve yazılarımda kimseyi incitmeden yanlışlar yapılmasını önlemeye, yanlış yapıldığını gördüğümde de eleştirmeye önem veriyorum.
Dokuzuncu köydeyim ve bu da zaten kendi köyüm…
Neden bu yazı?
Şundan: İstanbul’da Vodafon-Arena’da meydana gelen ve ülkemizi derinden sarsıp yasa boğan terör olayının, fâil olarak “PKK’dır” aceleciliğine kurban edilmek üzere olduğunu görünce, bazı olguları yanyana dizip, “PKK olduğundan emin misiniz?” diye soran bir mesaj göndermiştim takipçilerime…
Bugün bir gazetede –ben gazetenin internet sitesinde gördüm– kocaman bir fotoğrafım eşliğinde “Mesajı tepkiyle karşılandı” haberiyle karşılaştım.
Tepki görsem herhalde fark ederdim.
Sonra tepki çekecek ne var?
O saate kadar TAK üstlenmemiş… Resmi çevreler, yarım ağızla “PKK” diyorlar ve ben de “Emin misiniz?” diye soruyorum…
Geçmişte benzer sorular sordum, tepki çektim de ne oldu?
Biz burada (ocakmedya.com’da ve fehmikoru.com’da) gazetecilik yapıyoruz.
Tepki çekmek de gazeteciliğin kuşkucu damarının doğal bir sonucudur.
Mâruzatım bundan ibarettir efendim.
§§§§












