Gelecekte “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”..!

0

2018 yılında yapılan Cumhurbaşkanı seçimleri, bir dönemin daha sonunu getirmişti.

2017 Anayasa Referandumu ile Cumhurbaşkanı seçimine dair yapılan değişiklik, az bir farkla da olsa kabul edilerek, bugüne kadar Türkiye’nin siyasi yönetim tecrübesinin temelleri sayılan, 1877 yılında ilk meclis tecrübesiyle başlatılan parlamenter sistemin şimdilik(!) sonu oldu.

Ama yeni sistemin de benzerlikleri yok değil!

1877 yılında oluşan ilk parlamentoda, Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan olmak üzere iki meclis yer almaktaydı ve Meclis-i Ayan üyeleri padişah tarafından hayat boyu sürecek bir yetki ile tayin edilmekteydi. 

Bugün çoğunlukla meclis dışından atanabilen, ancak görev süreleri sınırlı ve sadece Cumhurbaşkanı’nın keyfiyetine bağlı olan bakanlar gibi..!

Meclis-i Mebusan üyeleri ise halk tarafından dört yıllığına seçiliyordu.

Bizde hala liderler tarafından seçilen isimler, listeler üzerinden seçmenlerin tercihine sunularak seçilir gibi yapıldığını hatırlatmak isterim…

1920 yılında Ankara’da toplanan meclis ise yürütme, yasama ve yargı erklerini bünyesinde toplamış, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile de yürütme ve yasama arasında bütünlük oluşturan parlamenter sistem uygulanmaya başlamıştı.

Reklam

Cumhuriyetin ilanından sonra, devlet yönetimindeki tek parti iktidar düzenine göre yapılan düzenlemeler, 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ve 1960 yılına kadar süren siyasal iktidar süreciyle birlikte, 1924 anayasasının olağanüstü yetkilerini kullanımıyla sorunlar başlamıştı..

İhtilal sonrasında 1961 Anayasası ile getirilen sistem, ‘icra makamlarının gücünü azaltan, yasama ile yürütmenin arasındaki mesafeyi artıran bir sistem olarak kurulmuş’, meclisin yanında senato oluşturularak, adeta yine 1877 yılına dönüş yaşanmıştı.

Bu değişikliğin amacının ‘halkın temsilcilerinin önünü kesmek, yetkilerini kısıtlamak, yapacakları yasal değişikliklere engel oluşturarak, kendi egemenlik tanımlarına uygun yönetim tarzı ile ülkeyi idare ederek, “iktidar olmadan muktedir olmak” gibi çabalar’ olduğunu düşünen kesimler de vardı…

1877’de Padişah’ın atadığı Meclis-i Ayan yerine, Cumhurbaşkanı’nın atadığı üyelerin bulunduğu senato…

Gelelim 1982 anayasası ile kurgulanan parlamenter düzene.

1961, 1971 ve 1980 ihtilali ile ve sonrasındaki seçimlerde anlaşılan bir gerçek ki, halk temsilcilerini (aslında sistem gereği lider öncelikli olarak) ısrarla başlarında istiyordu! 

O halde bu isteklere cevap veren ancak daha sıkı denetlenen bir yapı kurularak, cumhurbaşkanının konumu daha da güçlendirildi. 

Daha özerk yapılar ilave edilerek yürütmenin karar verme alanlarını daraltma, kuvvetler ayrılığı gerekçesiyle denetleme ve kontrol edebilme çalışmaları hayata geçirildi.

Reklam

1983 yılında ANAP’ın iktidara gelmesi ve merhum Özal’lı yılların başlaması, siyaset kurgulayıcılarının hesaplarının yine tutmadığını, doğrusuyla yanlışıyla, halkın iradesine(!) daha da sahiplendiğini gösterdi. 

Turgut Özal da, bugün “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adıyla yürürlüğe giren ve fiilen uygulanan, “Başkanlık Sistemi” konusunu gündeme getirmiş, ülkenin siyasal yapılarında, yönetim şekillerinde radikal değişimlerin ihtiyacı olduğuna inanmıştı.     

AK Parti’nin iktidar yıllarının başlangıcında “Başkanlık Sistemi” gündeme gelmese de, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçimi sürecinde yeniden ortaya sürülmüştü. 

2007 seçimlerinden hemen önce yapılan bir anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından ve 5 yıllık süre için seçilmesi öngörülmüş, değişiklik TBMM’nde 367’nin altında kalınca da referanduma gidilmesi kararı alınmıştı.

Sonrasında, 2007 Genel Seçimlerinden önceki parlamento tarafından kabul edilen anayasa değişikliği referanduma gitmiş ve halk da değişikliği onaylamıştı. 

Bu onaydan sonraki ilk Cumhurbaşkanı seçimi 2014 yılında yapıldı ve Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu bildiğimiz gibi..

İşte bu süreçten sonra da, 1877 yılından itibaren kurgulanan bir düzene hizmet eden yönetim yapısının değişim sürecinin en önemli basamağı, Cumhurbaşkanını halkın seçmesi oldu. 

Bu değişiklik bile halkın ve temsilcilerinin elini güçlendirmeye yeter gibi göründü…

Ama bu sefer de, halkın seçtiği Cumhurbaşkanı ile halkın seçtiği bir Başbakanın karşı karşıya kalması durumu ortaya çıktı..  

Öncelikle AK Parti’nin kurucu Genel Başkanı, Dışişleri Bakanı, Başbakanı ve 11. Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün, görev süresinin bitmesinin bir gün öncesinde yapılan AK Parti Olağanüstü Kongresi ile partinin başına geçmesine engel olundu…

Bu adım; “parti içi milli iradeye ipotek koymak” değil miydi..!

Yine AK Parti bünyesinden Genel Başkan olarak seçime giren ve Başbakan olan Ahmet Davutoğlu’nun bir süre sonra % 49,5 oy almasına rağmen makamından el çektirilmesi(!), yıllardır güçlü kılınan ve görülen “Milli İrade” söyleminin de ne kadar zayıf kaldığı, hatta yok sayıldığı görüldü…

Öyle ki yıllardır daha güçlü olunacağı, demokratik olacağı söylenen milli irade tercihi, yeni tip devlet yönetim şeklimizin kontrolsüz gücü ile yerel seçimlerde “kayyumlar” atanarak başka bir vesayet sorununu da karşımıza çıkardı…

Bugün gelinen noktada, sadece hafızalarımızın yettiği ölçülerde, bizlere gösterildiği şekilde bir değerlendirme değil, parlamenter geçmişimizin en önemli birkaç basamağını hatırlamak, değerlendirmek, bunlar üzerinde fikir üretebilmek, kısa süreli de olsa yaşanan ve yaşatılan yeni sistemle birlikte değerlendirmek gerekir sanırım.

Çok partili demokratik hayatımızın başlangıcından itibaren arzulanan ama bir türlü gerçekleştirilemeyen değişim sürecini, kesintisiz on yedi yıldır iktidarda olan, girdiği her seçimde başarılı olarak yolunda ve davasında(!) ilerleyen AK Parti iktidarı, aynı zamanda fiili olarak uygulamaları, pişmanlıkları, hataları ile “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini” de topluma ve milli iradeye anlatmaya başladı aslında..

Siyasi partiler yasamızın durumu ortadayken, eksiklikleri hala tamamlanmamışken, parti içi demokrasinin olmadığı gayet açık şekilde görülüyorken…

Abdullah Gül ile Ahmet Davutoğlu örnekleri ortadayken, parti üst yönetimlerini hala partide kayıtlı üyeler veya seçmen halk değil de, parti lider ve yöneticileri belirliyorken…

Milli iradeye güvenmeyen ve aslında yok sayan bir Siyasi Partiler Kanunu varken…  

Nasıl bir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” geleceği olacak? Sanırım çok kısa vadede görebileceğiz!

Özellikle bu sistemi savunanların, AK Parti seçmeninin şöyle bir empati yapması gerekmez mi?

Ya devran döner de AK Parti dışından bir aday, mesela CHP’li bir isim Cumhurbaşkanı olursa..!

Bugün sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kullandığı tüm yetkileri kullanırsa..!,

Menderes’in 1924 Anayasasından aldığı yetkilerini kullanmak istemesi gibi, 2017 Anayasa değişikliğinin imkan tanıdığı olağanüstü yetkileri kullanılırsa..!

HSK, Danıştay, Sayıştay üyeleri yeni Cumhurbaşkanı tarafından da dilediği gibi atanırsa..!

Cumhurbaşkanı istediği isimleri Üniversitelere Rektör olarak atarsa..!

İstediğini Bakan yapar da devlet idaresinin bir ucunu tutturursa..!

Bir “Cumhurbaşkanı Kararnamesi” ile bir günde eskiye dönüşün yolunu açarsa..!

TSK’nın, bir “Cumhurbaşkanı Kararnamesi” ile eskiye dönüşünün yolunu açarsa..!

Bir kararname ile OHAL sürecinde işe alınan on binlerce insan işinden edilirse..!

Ne dersiniz? Ya olursa..?

Göründüğü kadarıyla son yerel seçim sonuçları, CHP’nin ve Millet İttifakının kazandığı yerel yönetimler, bu bölgelerdeki nüfus yoğunluğu, ekonomik, sosyal ve kültürel büyüklükler, önümüzdeki seçimlerde yine Millet İttifakının kazanmasının hiç de uzak olmadığını gösteriyor…

Bir de AK Parti’nin yarattığı mağduriyetleri hesapladığınızda, imkansız diye bir şeyin olmadığı, seçmen çoğunluğun sağ iktidarlardan vazgeçebileceği, sol denilen iktidara da artık olumlu bakmaya başladığı, adalet, hak, hukuk talep ettiği görünmüyor mu?

Ya 1946’dan itibaren süregelen 73 yıllık bir “sağ iktidarlar” düzeni son bulursa?

Ne dersiniz? Ya olursa..?

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here