Gerçekleri biz inşa ediyoruz

0

Hintli bilgeler bin yıldan fazla bir zamandır gerçekliği bizim inşa ettiğimizi söylüyorlar

Ve istemiş olmanın da o gerçekliği inşa etmemize yettiğini…

Burada küçük bir nokta koyamama izin veriniz; istemiş olmak isteğin gerçekliğini inşa eder, bunun inşa edilmesi gereken gerçeklikle bir ilgisi yoktur ve insanlığın temel davası ise isteğin inşası değil, olması gereken şeyin inşasıdır.

Ama izin verirseniz buna da sonra geleceğim.

İstemek ayrıca yapmak demek değildir, ancak yapmanın gücü kesinlikle istemiş olmaktan geçmektedir.

Hintli bilgeler gerçekliğin inşasının suptil düzeyde isteğimize karşılık yapılandığını söylemektedirler.

Batıda şu suptil kelimesi yerine parçacık kelimesini kullanmayı tercih ediyor ve o parçacıklar hakkında tam bir bilgiye sahip olmasak da o parçacıkların bir şekilde bizden etkilendiklerini ve etkilendikleri üzere bir yönelim aldıklarını söylüyorlar. 

Bu kuantum kuramının temeldir. 

Hintli bilgeler ise, o parçacıkların isteme gücümüzden etkilendiklerini ve isteğimize uygun bir gerçeklik inşa etme yoluna yöneldiklerini söylüyorlar. 

İstemenin aynı zamanda insanda yapma gücü olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. 

Hintli bilgeler istemenin bir enerji olduğunu ve gerçekliği inşa ettiğini kabul etmekle birlikte bunun bilinçli bir tasarruf olmadığını, esas olanın onu bilince çıkararak gerçekliği bilinçli bir şekilde inşa etmek olduğunu söylüyorlar. 

Yani aslında Hintli bilgeler gerçekliği inşa ettiğimiz olgusuyla yetinmiyorlar, aynı zamanda onu bilince çıkararak inşayı iradi bir tasarrufa dönüştürebileceğimizi söylüyorlar. 

Dikkatinizi çekerim, bu olaylara parçacıklar düzeyinde iradi bir tasarrufla hükmedebileceğimizi söyledikleri anlamına geliyor. 

Yukarıda bilimlerinde olayların parçacıklar düzeyinde bizden etkilendiklerini ve etkilendikleri üzere bir yönelime girdiklerini ifade ettiklerini söylemiştik.  

Ama tüm parçacıkların aynı tepkiyi vermediklerine dair not düştüklerini de ilave etmeliyiz ki, zaten belirsizlik prensibinin temeli de buradan gelmektedir.

Hintli bilgeler bu belirsizliğin temelini isteğin kararlılığına yoruyorlar, yani isteğinizde net olduğunuzda o kararsızlığında ortadan kalktığını söylüyorlar.

Ancak şeyleri mutlak anlamda bilince çıkaramayanın o kararlılığa net bir şekilde varamayacağını da ilave etmeden geçmiyorlar.

Yani aslında Hintli bilgeler bilincin o düzeyine varanın olayları istediği gibi kontrol edebileceğini söylüyorlar.

Kısacası eğer Hintli bilgelere kulak verirsek -ki ben şahsen kulak verilmesinde bir sakınca görmüyorum- onlar gerçekliği bizim isteklerimize bağlı bir şekilde inşa ettiğimizi söylüyorlar. 

Hintli bilgeler de, bilim adamları da şeyleri parçacık düzeyinde görmüyor olmamızı duyularımızın yaşama şartına bağlı olarak yapılanmış olmasına bağlıyorlar. 

Bu ne anlama geliyor?

Yani duyularımız belirli bir görüye sahip olmakla aslında belirli bir körlük içindedir, gördüğü sınırlı bir düzey, görmediği ise evrenin sınırsızlığıdır. 

Bilim görmediğimiz o evreni her gün biraz daha geliştirdiği araçlarla bize biraz daha görünür kılıyor.

Hintli bilgeler bunun bilincine varmayla tüm evrenin zaten bize görünür olacağını söylüyorlar.  

Bilim adamları olayı duyularımızın ihtiyaçlara göre yapılanmasına bağlarken, Hintli bilgeler bunu isteğimizin bu şekline olmasına bağlıyorlar.

Duyularımızın yapılanışı gereği evrenin belirli bir boyutunu gördüğü, ötesini görmediği, yalnızca belirli araçlarla ötesini de kendisine görünür kılmaya çalıştığı herkesin malumudur.

Bilim adamlarının ötesi adına bizden etkilendiklerini söyledikleri parçacıklar ise Hintli bilgeler hariç, bizim için yani bir malumattır.  

Bilim adamları görünmeyen evrenin bizden parçacık düzeyinde kerhen etkilendiğini kabul etse de -henüz- bir kesinliğe sahip olmadığımızı ve bir kesinliğe sahip olmadığımız içinde temkinli davranmamızda yarar olduğunu söylüyorlar.

Hintli bilgeler ise bu konuda net olacaklar ki, görünmeyen evreninde isteğimize göre yapılandığını ve büyük bir özgüvenle bu konuda bir şüphelerinin olmadığını söylüyorlar. 

Hintli bilgelerde bilgeliğe ulaşmanın koşulu da bu bilinç kriterine ulaşmaktan geçiyor.

Ötesini ise o görünmez parçacıklara hükmetme, onları kendi arzuladıkları yönde yapılandırabilir olma olarak alıyorlar.  

Şunu söylemekte fayda var; farklı ifade şekillerini göz ardı edersek aslında Hindistan’ın dışında, farklı din ve anlayışlara mensup bilgeliklerde böylesi bir erme ve eriş biçimini ifade şekli var. Örneğin Kabala bilgeliğinde de -müritleri her ne kadar istenci ifade eden bir hazdan dejenere bir hedonizme sapsalar da- böylesi bir üst bilince ulaşma ve olaylara verenin -tanrının- ışığıyla birleşme sağlandığı oranda olaylara parçacıklar düzeyinde müdahale edebilir olma duruma var.

İslam bilgeliği ise bu istenci özün -tanrının- bir parçası olan ruhun kendi özüne dönme çabası olarak ifade eder ki, aynı kelimelerle ifade edilmese de diğer dinlerinde işaret ettiği temel nokta budur, çünkü bu dinlerde insan ruhunun tanrının bir tözü olduğu ve o tözün öze dönmeye çalıştığı düşünülmektedir. 

Günümüz sosyolog ve psikologları ise bilince ermeyi olan-bitenin farkına varma ve seçili normları daha doğru bir şekilde seçebilir duruma gelme olarak alıyorlar. Ama bilgeler bilinç veya Freud’un ifadesiyle ‘üst bilinç’le yetinmiyorlar, Hintli bilge Sri Aurobindo gibi birde bir ‘süper bilinç’ten söz ediyorlar. Ki bu bilinçte Sri Aurobindo’da mutlak öze ulaşma şartı olarak ifade buluyor.  

Kuşkusuz zihnimizin duyularımızın görü kabiliyetlerine göre yapılandığını ve bunların boyutsal olarak belirli bir görü şartına göre varlık gösterdiği ortadadır. Dolayısıyla zihin noktasından baktığımızda gördüğümüz şeylerin algı duyularımızın gördüğü şeyler olduklarını kabul etmemizde bir sakınca yoktur. Ancak bilgeler mutlak olanın zihin değil bilinç olduğunu ve her şeyin bilinçte mevcut olduğunu söylüyorlar. Bunu da bilincin özün bir parçası olması şartına bağlıyorlar. Yani onlara göre zihin geçicidir, bilinç ise her şey olarak mutlaktır. 

Örneğin Hintli bilgelerden Sri Nisargadatta Maharaj, bilincin saf varlıkta ortaya çıktığını, dünyanın ise bilinç içinde belirip kaybolduğunu söyler. Ona göre “Var olan her şey ben’im ve var olan her şey benim’dir. Tüm başlangıçlardan öncesi ve tüm bitişlerden sonrası Ben-im. Her şeyin varlığı benim içimdedir, “Ben-im”dedir ve o her varlığın içinde parlayandır. Yokluk (var olmama) dahi bensiz düşünülemez (olanaksızdır). Her ne vaki olursa mutlaka ben ona tanık olarak oradayım.” (O Ben’im S. 14 Akaşa Yayınları)

Bu mümkün olabilir mi? 

Bilmiyoruz, ama bir evrende yaşıyoruz ve bu evren bize her gün bir şekilde görü duyularımızı aşan daha farklı görünümleri olduğunu gösteriyor. Bu tıpkı kulak zarımıza baskı yapan sesi görmememiz ve o baskıya karşı hissettiklerimizi ifade etme yoluna gitmemiz gibi. Yaptığımız tanımlamalar pek tabii olarak o bilmediğimiz şeylere karşı verdiğimiz bir çeşit tepkidir. 

Kulağımızın almadığı daha nice şeylerin olduğuna ise bugün bilimsel çalışmalar sayesinde biliyoruz. Tüm yaptığımız ise olaylarda bu tepkiler üzerinde çalışmaktır. O yüzden dünyayı algılamamız genelde dolaylı ve sınırlıdır.

Sorunumuz, gördüklerimizin -sınırlı da olsa- dışımızda şeyler olmamasıdır ve umudumuz ise onları anlarsak çevremizdeki realiteyi anlayabileceğimizdir. 

Kısacası biz evrenin resmini yarasaların ekolokasyon sistemiyle kendileri dışındaki evreni algılamaya çalıştıkları gibi algılamaya çalışıyoruz.  

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here