Gözümüzü Ufka Dikme Vakti Gelmedi Mi?

0

Kamuoyundaki tartışmaları takip ettiğinizde ülkemizin gündemi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin almış olduğu Fatih tablosu… Neden tartışılıyor, nesi tartışılıyor anlamak mümkün değil; ama herhalde tartışmayı yapan kişilerin bir bildiği vardır. Ancak Türkiye’nin çok daha önemli problemleri var. Ekonomiden, dış politikaya, terörden, demokratikleşme kaynaklı problemlere kadar birçok sorun alanı çözülmeyi bekliyor. 

Ülkemizin coğrafi konumu ve etki alanı göz önüne alındığında, her bölgesel ve küresel oyuncu Türkiye’nin adımlarını dikkatle takip etmekte ve kapasiteleri ölçüsünde yön vermeye çalışmaktadır. Türkiye’nin şuan karşı karşıya olduğu problemlerin büyük kısmı, imparatorluktan ulus devlete geçiş sürecindeki çarpık modernleşmenin ürünüdür.

Koca bir imparatorluğumuzun, İngilizler tarafından talan edilmesi ve küçük bir coğrafyaya sıkışmamız, devlet hafızasında sürekli bölünme korkusunu tetiklemektedir. 100 yıl devletler için çok uzun bir süreç değildir. 100 yıl önce koca bir imparatorluğu kaybettik ve içinden birçok devlet çıktı. Böylesine kozmopolit bir mirastan, bir ulus devlet yaratmanız için ilk önce eskiden birlikte yaşadığınız insanlardan farkınızı ortaya koymanız gerekir.

Biz Araplardan farklıyız çünkü…  “Kürtler, özbeöz Türk’tür. Dağda gezerken şu oldu, bu oldu ondan Kürt ismi çıktı” gibi fantastik hikayeler yaratıldı. İnançlı kesimler iktidara taşınmasın diye laikliği sürekli gündemde tutup, bu tabakalar hep baskılandı. Buradaki tartışma inanç ile de ilgili değil, temel amaç iktidar meselesi idi. Soy farklılıkları, inanç farklılıkları ve mezhepsel farklılıklar hiçbir zaman bölünme nedeni değildir. 

Ancak bu farklılıkları bir çatışma ve ayrışma nedeni olarak kullanmak isteyen yabancı güçlere de karşı koyabilecek bir istihbarat mekanizmanızın olması gerekir. Devletler farklılıkları içselleştirdikçe büyürler; Osmanlı, bozkır[1] Türk mirasının ve Bizans mirasının üstüne farklı kültürel ve siyasi değerleri sentezleyip koyarak bir imparatorluk haline geldi.

Emperyal devlet olabilmeniz için sizin gibi olmayanların da ahenk içinde yer alabileceği bir sistemi inşa etmeniz gerekir. Bunun ilk yolu, bölünme korkularını giderecek ve ulusal etkimizi genişletecek yeni bir milli güvenlik doktrini inşa etmekten geçiyor. Bu doktrini, sağlıklı bir zemine oturtabilmek için küresel ve bölgesel dengeleri, yeni eğilimleri net bir biçimde tespit etmek ve bu dengelere göre kiminle çatışıp kiminle uyumlulaşacağınızı belirlemeniz gerekiyor.

Ancak bunu yaparken söylemleri değil, eylemlerin yarattığı sonuçları dikkate almamız gerekir. Bu yeni doktrinde, istihbarat örgütünün daha operatif bir faaliyet içinde olması gerekir. İstihbarat örgütleri bir devletin bağışıklık sistemidir. İstihbarat sadece haber toplama ve değerlendirme değil, aynı zamanda operasyonu içeren bir faaliyettir. Doğru bir değerlendirme operasyona dönüşmüyorsa sadece bilmekle kalırsınız. Operasyondan kastettiğim silahla adam kaldırmak veya adam öldürmek değil, ülkenizin aleyhine faaliyet yürüten dış destekli organizasyonları kontrol edip,  bu organizasyonun hedefini saptırmak, bu organizasyonu kuran ve yönlendiren güce karşı kullanmak şeklinde olmalıdır.

Örneğin; Türkiye 40 yıldır PKK terörü ile uğraşıyor; neden Türkiye, PKK içinde etkili bir şekilde yapılanıp, örgütün ideolojik motifini bu örgütü kullananlara karşı kurgulayıp kullanabilir durumda değil?  FETÖ örgütü 40 yıl devlete sızdı veya yer verildi. Neden bu örgütü kontrol altına alamadık da devleti talan etmelerine karşı hiçbir şey yapmadık? Bu örnekler o kadar çoğaltılabilir ki… Etkili istihbarat servisleri rakibin kullandığı enstrümanı ele geçirip ona karşı kullanabilmelidir. Bunun için olaylara siyah ve beyaz olarak bakmamak ve her enstrümanı kullanma becerisine sahip olmak gerekir. 

Eğer bir ülke ulusal etkisini genişletemezse çözülmeye mahkumdur. Yani o meşhur, “büyümezsek parçalanırız” lafı önemlidir. Ama bu büyüme ve ulusal etkiyi genişletme, birilerinin içinizde yapılanarak angaje ettiği kadrolar vasıtasıyla size biçtiği rolü icra etmek değil, kapasitenizi aşmadan kendi iradenizle kontrollü bir şekilde büyümek şeklinde olmalıdır.

Ancak büyümeniz için ilk önce kim olduğunuzu ve ne olmak istediğinizin sorusunu cevaplamanız gerekir. Yani, “biz bu halimizden memnunuz” diyebilirsiniz, bu bir tercihtir. Ama enerjimizi bu şekilde harcamaya devam edersek, fiilen olmazsa bile duygusal çözülme kaçınılmaz olacaktır. Unutmayalım; devletlerin görevi, ülkesini dünyadaki bütün insanların yaşamak isteyeceği bir ülke haline getirmek olmalıdır.  Kafamızı kaldırıp ufka bakmaya başlamamız gerekmiyor mu, siz ne dersiniz?


[1] Bozkır kültürü, yazlık-kışlık yayla kültürünün olması nedeniyle çokça göçebelik ile karıştırılmıştır. Göçebelerdeki kültür ile Türk kültürü arasında bağ kurmak güçtür. Türklerde sistemli bir besicilik, inançta tek Tanrıcılık, hukukta evrensellik, ailede adalet, mazide tarihlilik, ahlakta şövalyelik(alp’lik) var iken; göçebe kültüründe daha çok asalak ekonomi, çok tanrıcılık, aile çerçevesini aşmayan bir hakimiyet anlayışı (aşiret devleti) ve tarihsizlik görünmektedir.

Türk maddi kültürünü temsil eden demir ve at, göçebelikte yoktur. At ve demir, köylü (yerleşik) kültürde de yoktur. Ayrıca toprağa bağlı şehir hayatına dayalı kültür tipinin unsurları da Türk kültüründe yoktur. Köylü kökenli tüm cemiyetler, eski Mısır, Hind, Çin dahil, Antik Çağ ve modern batılı milletler, sosyal yapıları, devlet teşkilatları, aile nizamları Türklerden çok farklıdır. Bkz. İbrahim Kafesoğlu, Türk İslam Sentezi, İstanbul, Ötüken Neşriyat,1999, s.47

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here