Haccın Sembolleri (4): Müzdelife, Mina, Safa-Merve

0

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resulüne salat, selam olsun

A-Müzdelife 

Müzdelife kelimesi, “yaklaşmak, yakınlaşmak” anlamındaki Arapça “zelefe” kökünden türetilmiş olup, “yaklaşılan, yakınlaşılan yer” manasına gelir. 

Ayrıca bu kelime, “toplanma, bir araya gelme” anlamında ‘cem’ anlamına da gelir.

Bundan başka “sarmaş, dolaş olma, cima” manası da vardır müzdelife kelimesinin.

Rivayete göre, Hz. Adem (as) ile  Hz. Havva Arafat’ta buluşmuşlar ve Müzdelife’de birbirlerini fark etmişlerdir. Burada yaklaşmışlardı. İnsan neslinin ilk ana tahmine düştüğü yer Müzdelife’dir.

İnsanlık için “sevgililer günü”;  Müzdelife’de vakfe günü, yani Kurban Bayramının birinci günü olsa gerektir.

Reklam

“Müzdelife”, Harem bölgesi sınırları içinde Arafat ile Mina arasında kalan bir alanın adıdır. Hacılar geceleyin burada bir araya geldikleri, gece karanlığında akşam ile yatsı namazını  cem ettikleri ve böylece Allah’a yaklaşmaya çalıştıkları için bu isimle anılmıştır. 

Şeytana ve taraftarlarına karşı bir sonraki gün yapılacak sembolik protestoda atılacak küçük taşlar, genellikle Müzdelife’de toplanır. 

Müzdelife’de ikinci kez durulan vakfe, Allah’ın huzurunda olma bilincini pekiştirir. 

Arafat’ta gündüz yapılan vakfe, Müzdelife’de gece veya sabahın alaca karanlığında yapılmaktadır.

Arafat’tan akın edince, Meş’ar-i Haram’da (Müzdelife’de) Allah’ı anın” (Bakara, 2/198) ayetinde “akın edince” diye çevrilen “ifâda” tabiri, bir nehrin taşmasını, sel sularının coşkulu bir şekilde akmasını ifade eder. Arafat vakfesini yerine getirmenin sevinci ve coşkusuyla hacıların insan seli gibi akması, ayette böyle ifade edilmiştir.

Ayette geçen “Meş’ar-i Haram” da yine buradadır. Aynı ayette “O’nu, size gösterdiği biçimde anın” (Bakara, 2/198) şeklinde ikinci kez zikrin emredilmesinden, bu bölgenin Allah’ın zikredileceği bir mekân olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber (sav) Arafat’tan ayrılınca yatsı vakti girdikten sonra akşam ve yatsı namazlarını cem ederek/birleştirerek burada kılmıştır. Geceyi istirahatla geçirdikten sonra, sabah namazının peşinden buradaki vakfesini yapmıştır.

Meş’ar, şiâr ve şuur yeri, zamanı demektir. Hacı burada, beklenen bilinç düzeyine, gerçek şiarına erişir. Kâbe’de kalbini vesveselerden temizler, zemzemle midesini yıkar, Arafat’ta arif olur, marifet bulur, Meş’ar’da şuura erer, Mina’da ise, temenni ya da temennâya, yani aşka varır. Diğer bir deyişle, Kâbe’de imana, zemzemde takvaya, Arafat’ta bilgiye, Meş’ar’da bilince ve Mina’da sevgiye ulaşır.

Reklam

B-Mina

“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin, Allah’tan bağışlanma dileyin!” (Bakara, 2/199)

Müzdelife’den ayrıldıktan sonra, Muhassir Vadisi sağa alınarak Mina’ya geçilir. 

Muhassir bölgesi, filleriyle Kâbe’yi yıkmak üzere gelen Ebrehe ordusunun, sürü sürü kuşlar tarafından atılan taşlarla hüsrana uğratıldığı yerdir. 

Fil Suresi’nde anlatıldığı gibi, küçücük taşlar, güçlü Ebrehe ordusunun planını nasıl boşa çıkarmışsa; Cemerât’ta atılacak taşlar da, şeytanın ve taraftarlarının insanlara kurduğu tuzakları boşa çıkarması duasıyla atılır.

“Mina” aşırı istek, arzu demektir. Mina, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in, Allah’a olan imanlarının sınandığı yerdir. Bu sınavda Hz. İbrahim, çocuğunu kurban etmesi şeklinde rüyasında gösterilen emre uymak ve ahir ömründe kendisine verilen biricik oğlunu Allah için kurban etmek; İsmail ise, bu uğurda canını vermek gibi çok ciddi bir sınavdan geçmişlerdir. 

Bir tarafta Allah’ın emri ve aşkı, diğer tarafta ise ciğerparesi… Bir tarafta Allah aşkı, bir tarafta yaşama arzusu… 

Allah sevgisi mi, evlat sevgisi mi? 

Allah sevgisi mi, yaşama arzusu mu?

Hz. İbrahim “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Düşün bakalım, ne dersin?” dediğinde, küçük İsmail’in cevabı kısa ve nettir:

 “Babacığım! Sana emredileni yap! Beni sabredenlerden bulacaksın!” (Sâffât, 37/102) 

Bu cevap üzerine Hz. İbrahim’in yapacak bir şeyi kalmamıştır, sevgili oğlu ile birlikte Mina yolunu tutar. Allah’ı her şeyden, herkesten daha çok sevdiğini, Allah’ın emrine teslimiyetin her şeyin önünde geldiğini ispat etmek üzere çıkar yola. 

Ancak, peygamber de olsa, baba olabilmek için neredeyse tam bir asır bekleyen Hz. İbrahim’in karşısına o esnada şeytan çıkar. Bu kez, bir tarafta Allah’ın emri, diğer tarafta şeytanın vesvesesi vardır. 

Ve İbrahimî kararlılık ağır basar. Hz. İbrahim, tercihini Allah sevgisinden, ebedî aşktan, yüce emirden yana kullanır. Kendisini Allah’a yaklaştıran yolda karşısına çıkan şeytanı bugün taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlar. 

Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın emrine teslim olmanın mükâfatına erişir. Zira Rabbimiz, oğlunu boğazlamak için yüzüstü yere yatırdığı anda gönderdiği büyük bir kurbanlık ile Hz. İbrahim’i ödüllendirirken, Hz. İsmail’in de canını bağışlar. (Sâffât, 37/103-107)

İşte Mina, can, mal, mülk, mesken, evlat, eş, kardeş, ticaret, aşiret, mevki, makam, rütbe gibi fani sevgilerin aşıldığı, Allah sevgisinde zirveye ulaşıldığı yerdir. 

Mina’da sadece Allah temenni edilecektir. Allah sevgisi mi, diğerleri mi? 

Bu nimetler ve imkânlar, kişileri Allah sevgisine mi götürüyor, yoksa O’nun yolunda birer engel mi teşkil ediyor? 

Diğer bir ifade ile kişi, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail misali, en çok sevdiği varlıklarını Allah sevgisi uğruna feda edebiliyor mu? 

Bu noktada Allah’ın müjdesine mi itibar ediyor, yoksa şeytanın vesvesesine mi? 

Aslında Hz. İbrahim ile oğlunun sınavıyla, bugün bizim sınavlarımız pek farklı değildir. Ancak İbrahimî tavır takınmanın çok zor olduğunda şüphe yoktur. Bu zorlu sınavda diğer sevgiler ağır basıyorsa yapılacak şey, Allah’tan istiğfar dilemektir. 

Nitekim ayette de Allah’tan bolca bağışlanma dilenmesi emredilmektedir. Hacı, Mina’da bu emri yerine getirip kalbini Allah aşkıyla doldurduktan sonra mağfiret miğferini giyer ve Hz. İbrahim’in şeytanla savaştığı alana, şeytanı ve taraftarlarını taşlamak üzere gider.

Mina’da İki görev vardır, bunlar:

1-Şeytan Taşlama

“Şeytan, yaptıkları işleri süslü gösterip onları yoldan alıkoydu.” (Ankebût, 29/38)

“Şeytan Taşlama”, Hz. İbrahim’in kendisine engel olmaya çalışan şeytanı kovmak amacıyla ona taş fırlatmasını sembolize eder. Bir peygamber olduğu hâlde şeytan ona da görünmüş ve o da Rabbi ile arasına girmek isteyen, kendisini engellemek isteyen şeytanı taşlamıştır.

 “Hacca ilişkin görevlerinizi benden öğreniniz!” (Nesâî, “Menâsik”, 220) buyuran Allah Resûlü de, bu işlemi bizzat yapmış ve insanlara öğretmiştir.

Şeytan taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder. Hacı her bir taşı, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Sahip olduklarını Allah için feda etmesi yolunda, şeytan nerelerde karşısına çıkıyorsa, hangi silahları ve cepheleri kullanıyorsa oraları bertaraf etmelidir. 

Gurur, kibir, mal, mülk, makam, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, güzellik, evlilik, çoluk çocuk… Kulluğun ve sorumluluğun önünde engel olan her ne var ise…

Günümüzde hacılar, Mina’da şeytan taşlama yaparken, hem Hz. İbrahim’in rolünü üstlenmekte, hem de Hz. Peygamber’in sünnetine uymaktadırlar.

Her ne kadar elinde biriktirdiği taşları, şeytanı temsil eden taş yığınlarına fırlatsa da, hakikatte şeytan kendisini hangi zayıf noktalarından aldatıyorsa, onları düşünerek atmalıdır. 

Herkes kendi ayıbını, açığını ve günahını daha iyi bileceği için, attığı her bir taşı; nefsine, şehevî arzularına, kendisini günaha sokan bitmek bilmez isteklerine atmalıdır. 

Orada sembolik olarak ilk gün yedi, sonraki günler kırk dokuz veya yetmiş taş atar. Bu taşların çokluğu aslında bir kinayedir; artık şeytana karşı sürekli teyakkuz hâlinde olmalı, yüzlerce defa karşısına çıksa da ona fırlatacağı binlerce taşı olmalıdır. 

Şeytan taşlama sembolü;

أعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطٰانِ الرَّجِيم

“Taşlanmış/kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım” ifadesinin fiile dönüşmüş şekildir.

Artık öteden beri tekrarladığı “Taşlanmış şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım!” şeklindeki istiâzeyi, yani “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm” sözünü sadece diliyle değil, daha bilinçli bir şekilde fiili ile yaparken bunu özüyle/samimiyeti ile yapmalıdır.

Hacı, kimden kime sığındığını fark etmelidir. “Racîm” yani kovulmuş, taşlanmış olan şeytandan, “Rahîm” olan Allah’a sığındığını kavramalıdır. Şayet bunu kavrayamaz ve sadece sembolde takılır kalırsa, asıl anlam ve hikmetini idrak edemezse, “şeytanı taşladığı” vehmiyle bir kez daha aldanır o kadar! 

Çünkü şeytan orada sembolize edildiği gibi dışarıda değil, Hz. Peygamber’in benzetmesiyle “Kanın damarlarda dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır.” (Buhârî, “İ’tikâf”, 11-12)

 2-Kurban Kesme

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Ama O’na sizin takvanız ulaşır.” (Hac, 22/37)

Kurban; müminin sırf Allah istediği için malından vazgeçebileceğini ortaya koyduğu ve malını Allah yolunda kurban edebildiğini fiilen gösterdiği önemli bir ibadettir. İhramda bir otu dahi koparmak yasak iken, Allah’a bağlılığın ve fedakârlığın bir göstergesi olarak Mina’da canlı hayvanlar kurban edilmektedir.

Kurban, hac görevlerini yerine getirebilmenin şükrünü eda etmek için kesilmektedir. Nasıl Ramazan orucunu tamamlayınca Ramazan Bayramı yapılıyorsa, hac ibadetleri tamamlanınca da hac kurbanları (Hedy) kesilir ve ihramdan çıkılır.

Sabır, savaş, zafer ve şükür. Arafat’ta bilgiye, Meş’ar’da bilince, Mina’da sevgiye ve Cemerât’ta zafere kavuşan hacı, şükrün ifadesi olan kurban hedyi (hediyesi) ile takvaya, takva ile de Allah’a ulaşmaktadır.

Allah için ve Allah’ın adıyla kesilen kurbanlar, zikir ve şükrün, tevazu ve teslimiyetin, dayanışma ve kardeşliğin göstergeleridir. 

Özellikle hacıların kurban etlerinden hemen hiç yemediği, etlerin tamamının İslam Kalkınma Bankası aracılığıyla yoksul İslam ülkelerine gönderildiği günümüzde, hiç tanımadığı Müslüman kardeşlerine karşı verdiği destek hacı için son derece anlamlıdır. 

Ülkemiz hacılarının kurbanlarının, Afrika’da ve uzak doğuda adını bile bilmedikleri bir Müslüman bölgede tüketilmesi ve o bölge insanlarının gıyabî dualarını kazanmaları ne kadar güzeldir!

Aslında hacının kurban ettiği koyun, inek ya da deve değil; malı, hevâ ve hevesi, arzu ve şehvetidir.

Rabbinin rızası için hepsini kurban etmelidir ki, bayramı yüreğinde, yakınlığı öz benliğinde hissedebilsin. Çünkü Kurban Bayramı, kurbiyyet anıdır, Allah’a yakınlık bayramıdır. 

Allahım senin için canımı da verebilirim demektir. Daha sonra kimi hacılara hicran yolu, kimi hacılara hicret yolu, kimilerine ise hasret yolu gözükecektir.

Allah Teâlâ, “Kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın sembolleri kıldık” (Hac, 22/36) buyurmaktadır. 

Allah için kesilen bu kurbanlardan akıtılan kanlar, kurban sahibinin de günahlarının döküldüğünü “kirlerinin giderildiğini” (Hac, 22/29) sembolize eder. 

Hacı, Allah için kurban keserken, bunun Hz. İbrahim’den kalma bir sünnet olduğunu, Allah yolunda en sevdiği yavrusunun kurban edilmemesi için kendisine ikram edilen bir bedel olduğunu tefekkür eder. 

Allah’ın verdiği malların ve evlatların, Allah yolunda engel değil, tam tersine kendisini Allah’a yaklaştıracak birer vesile olması gerektiğini düşünür. Orada Allah için gönül rahatlığıyla herhangi bir canlıyı kurban ederken, memleketindeki çocuklarının da Allah yolunda olmaları, Allah’a yakın ve yaklaştırıcı olmaları için dua eder, hayatı boyunca da bunu gerçekleştirebilmek için gayret eder.

C-Safa-Merve’de Sa’y;

“Şüphesiz Safâ ve Merve, Allah’ın sembollerindendir.” (Bakara, 2/158)

Önce, yalçın kayalarla dolu, sert ve yüksek birçok dağa nispetle hayli mütevazı olan iki küçük kaya tepeciğinin yani Safâ ve Merve’nin “Allah’ın sembolleri” olduğu gerçeğini hatırlatmamız gerekiyor. 

“Ne özelliği var? Niçin bu iki küçük kayalık seçilmiş?” denilmemeli, Safâ ile Merve’yi Kur’an’da “Şeâirullah” yani “Allah’ın sembolleri” olarak adlandıran ilahî iradeye teslim olunmalı.

Koşmak, hızlı yürümek anlamına gelen “sa’y”, bir arayıştır. Terim olarak, hac ve umrede Kâbe’nin doğu tarafındaki Safâ Tepesi’nden başlayarak Merve’ye dört gidiş, Merve’den de Safâ’ya üç dönüş olmak üzere bu iki tepe arasındaki gidiş-gelişe denir. 

Hacda yapılmakta olan sa’yin aslı, Hz. Hacer’in henüz süt emen oğlu İsmail için su ararken bu iki tepe arasında koşması hadisesine dayanır. Dolayısıyla Safâ ve Merve arasındaki sa’y, Allah’ın rahmetinin en büyük tecellilerinden biri olan anne şefkatinin Hz. Hacer validemizde kendini gösteren şeklinin yâd edilmesidir. Annelik şefkatine ve sevgisine İslam’ın verdiği değeri simgeleyen temsilî bir harekettir.

Safâ ile Merve arasındaki gelip gitmelerde, işte bu düşünceden kaynaklanan bir duygu seli yaşanır. İnsan, sa’y alanındaki koşuşturmasıyla, Hz. Hacer’e uzanan ilahî rahmetten bir nebze de olsa elde edebilme arzusundadır.

Sa’y, Müslümanların hac görevleri arasında yer aldığı ve sırf hac niyetiyle yapıldığı için, ibadet anlamı taşıyan bir yürüyüştür. Müslüman bu sayede kendisi ile aynı yola giren, aynı niyet ve duyguları taşıyan diğer Müslümanlarla beraber yürümenin veya koşmanın ne demek olduğunu fark eder.

Hacı, sa’y ederken manen kurtuluşu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koşar. Beşerî olandan ilahî rahmete koşar. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcı’nın kendisine ne derece yakın olduğunu hissederek koşar. Hz. Hacer validemizin telâşıyla umuda, zemzeme koşar, sonunda ona kavuşur ve kana kana içer. 

Diğer yandan hacı sa’yda aylardır bir damla su görmediğinden çatlayıp paramparça olmuş toprak misali, kafalarda, kalplerde açılan yarıkları kapatacak; orada ahlakı, maneviyatı, ilmi, hayrı, hakikati yeşertecek, kısaca nesillerimize hayat verecek manevî zemzemi arayacaktır. 

Şayet o âb-ı hayatı bulamaz, İsmaillerine acilen bu suyu tedarik edemezse, bedenleri yaşamaya devam etse bile çoğunun ruhu ölecektir.

Hz. Hacer’in İsmail’i, Cebrail’in yerden çıkardığı su ile kurtulmuştu. Aynı şekilde bizim İsmaillerimiz de Cebrail’in getirdiği su ile ama bu defa yerden değil, semadan getirdiği âb-ı hayat ile yani Kur’an ile kurtulacaktır. 

O hakikat pınarından ne kadar içebilirse, Kur’an ahlakından ne kadar nasiplenebilirse, Kur’anî öğretiyi ne kadar yaşayabilirse, susuzluğunu Allah’ın âyetleriyle ne kadar giderebilirse, o oranda hayat bulacaktır insan. 

İşte bu duygu ve düşüncelerle yapılan bir sa’y, sembolize ettiği arayışın amacını gerçekleştirecektir. 

Orada bu arayışın ne kadar çok yapılması gerektiğinin ifadesi olarak yedi defa koşsa da, aslında nesillerinin muhtaç olduğu o kurtuluş suyu yetmiş defa, hatta yedi yüz defa koşacak, arayacak, soracaktır. Buluncaya kadar, tatmin oluncaya kadar, nesilleri kurtuluncaya kadar arayışını sürdürecektir.

Vesselam. 

Kaynak:

T.D.V, İslam Ansiklopedisi, Müzdelife, Mina, Safa, Merve mad.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an’dan Öğütler.

Diyanet İşleri Başkanlığı. Hacc-ı Anlamak.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here