Harun Taha yazdı: Bir mikap içerisinde yeniden hayat bulan gerçekler

0

‘’Ön tarafı açılır-kapanır bir mikap (küp) içinde hayatı yakalamak… Kapana kıstırır gibi… Tiyatro budur.’’

Tiyatroya dair bu tanımlama Üstad Necip Fazıl Kısakürek’e ait. Şair, yazar ve fikir insanı olarak Türk edebiyat ve siyaset dünyasında çok önemli izler bırakan Necip Fazıl Kısakürek benim için de ayrı bir öneme sahiptir. Evimiz kütüphanesinin en ön sıralarında tanıştığım şiir ve fikir eserleri ona ait olanlardı. Kendisiyle tanışma fırsatım olmamasına rağmen ‘’sahiplendiğim’’ ilk imzalı şiir kitabı yine onun eseri Çile’ydi. Şu sıralar devlet tiyatrolarında sahne bulan Reis Bey de yine o kütüphane sayesinde tanıştığım ilk tiyatro eserlerinden.

‘’(Tez)in laf olmaktan çıkıp büyü olduğu yer, işte o esrarlı dört köşe…’’

Bugün o esrarlı dört köşe açılır kapanır bir ekran olarak evlerimizde yer edinmekte. İnternet sayesinde, artık son çıkan sinema filmleri dahi günler içerisinde evimizde video aktarımı yapan cihazlarda izlenebilir olmakta. Hatta klasik sinema sahnelerinde yer bulmayan, sadece internet ile video aktarımı yapan platformlarda bulunmayı tercih eden film prodüksiyonları Oscar ödüllerine aday gösterilmekte…

Dünyamız değişiyor ve görsel eserler de bundan nasibini almakta. Evet ben Üstad’ın tiyatro için yaptığı tanım ve değerlendirmelerin bugünün sinema ve dizi yapımları için de geçerli olduğunu düşünüyorum. ‘’(Tez)in laf olmaktan çıkıp büyü olduğu yer, işte o esrarlı dört köşe…’’ bugün hepimizin evlerinde, tabletlerimizde, hatta cebimizde…

Yine Üstad’dan esinlenerek; hayatı görünür hale getiren, içindeki hadiseyi tutan, silinmekten kurtaran, süzen ve özleştiren o görsel eserlerdir diyebilirim.

Tüm bunları düşünmeme vesile olan, yukarıda alıntıladığım tanım ve değerlendirmeleri hatırlatan, hikayesi yarıda kalmış, 2009 yapımı bir Türk drama televizyon dizisi, Bu Kalp Seni Unutur mu?. Nedendir bilmem, arada sırada önceden izlediğim eskide kalmış film ve dizilere takılırım. Bu Kalp Seni Unutur mu?, 1980 öncesi siyasal çatışma ortamının ve sonrasında gelen darbe döneminin silinmekten kurtulan, süzülen ve o dönemle özeleştirilen iyi-kötü, daha ziyade kötü, hatıralarını en çarpıcı şekilde anlatmış.

“Neden eski bir diziye takıldın?” diyecekleriniz için uzun uzadıya bir giriş yaptım. Şimdi gelin sizlere nelere takıldığımı, neler düşündüğümü anlatayım.

İzleyiciyi sarsma niyetini ilk bölümlerinde fazlaca açık ederek, 80 darbesi sonrasında yaşanan haksızlıkları, keyfilikleri ve en ürkütücüsü işkenceleri laf olmaktan çıkarıp o esrarlı dört köşenin içerisinde canlandırmış bir prodüksiyon Bu Kalp Seni Unutur mu?. Canlandırılan işkenceler kanımı dondurdu dondurmasına ama bana asıl soğuk duş etkisi yapan o dönemde cezaevlerinde ve karakollarda yapılan işkence söylentilerine toplumun genelinin tepkisi: Böyle ilkel ve insanlık dışı uygulamaların olabileceğine inanmamaları, söylentilere kulak vermemeleri veya duymak istememeleri. İşte tam burada beynimde bir acaba sorusu canlanıyor…

Acaba, cezaevlerinin tıka basa dolu olduğu, genç yaşta insanların nerede ne hata ettiklerini bilmeden bir-iki sene tutuklu kalıp salındığı, günümüz ortamında da benim bu kadar da olmaz dediğim, inanmak istemeyeceğim hadiseler oluyor mu? Bu üzerinde çok titizlikle durmamız gereken bir konu. Benim kıssadan çıkardığım hisseyi baştan söyleyeyim: Acaba sorusunun aklımıza getirdiği şüpheleri tamamen ortadan kaldıracak, daha keskin ifadeyle kökünü kazıyacak, sosyal ve hukuksal mekanizmalara sahip olmanın yollarını aramalıyız.

Neden mi?

Çünkü gerçekler su yüzüne çıkma huyundan vazgeçmiyor… Silinmekten kurtulan o gerçekler süzülüp, yoğunlaşıp, en çarpıcı şekilde yaşandıkları dönemle özleşerek insan emeği eserler ile bir mikap içinde yeniden hayat buluyor ve bir utanç tablosu olarak karşımıza dikiliyor. Bugün geriye baktığımızda ortaya çıkan insanlık dışı gerçekler keşke toplumsal sağduyu ve sorumluluğun devreye girmesiyle hiç yaşanmamış olsaydı diyoruz…

Peki ne yapılmalıydı? Daha da önemlisi bu tür ayıpları bir daha yaşamamak için ne yapmalıyız?

Öncelikle, bir toplum olarak yaşadığımızın ve bunun bir toplumsal sözleşme ile güvence altına alınarak sürdürebilir olabileceğinin farkında olmalıyız. Bu güvencenin en önemli ayağının birey hak ve özgürlükleri olduğunu idrak etmeliyiz. Dahası kamu adına yönetim gücüne sahip olan devlet yapısının hesap sormaktan çok hesap verebilir bir yapıda olması gerektiğini hep birlikte savunmalıyız.

Bu konuda basın yayın organlarına ve sivil toplum örgütlerine büyük görevler düşüyor. Kamu adına bu denetleme vazifesini yerine getirmek için hak ve özgürlüklerine herkesten önce onların sahip çıkması gerekmektedir. Toplum olarak bizler de olan bitene kulak vermeli, en küçük şüpheyi kendi vicdanlarımızda değil hukuksal platformlarda gidermeliyiz. Bunun olabilmesi için gerekli  düzenlemeleri talep etmeliyiz.

2010’lu yıllara ait gerçekler de silinmekten kurtulacak, iyisiyle kötüsüyle süzülüp, en çarpıcı şekilde bugünlerle özleşerek, bir mikap içinde hayat bulacaktır. Benim çabam ise o mikap için küçük ama şahsım için büyük bir şerh düşmek…

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here