Bir Türkiye gerçeği…

1

OcakMedya’da yayımlanan en son yazımda 31 Mart seçim sürecine dair sancılarımızı ve bitmeyen tartışmanın Türkiye ve iktidarda olan AK Parti için sakıncalarını kendi  okumalarım ile değerlendirmiştim.

Nihayet seçim sürecini geride bıraktık! 

İstanbul da dahil olmak üzere şehirlerimiz var olan sorunlarına çözüm aramak, içerisinde yaşayan bizlerin hayat kalitesini artırmasını beklediğimiz yeni projelerini hayata geçirmek için belediye başkanlarına emanet edildi.  

31 Mart ve 23 Haziran seçim neticelerinin iyi mi kötü mü olduğunu önümüzdeki dönemde, seçilen başkanların icraatları ile birlikte göreceğiz. Umarım ve dilerim başarılı olurlar…

Ancak 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri sadece yerel yönetimleri etkilemeyeceğini daha ilk seçim kampanyalarında, 31 Mart sonrası süreçte ve nihayet 23 Haziran’da ortaya çıkan tablo ile ayan beyan gösterdi. Hem içeride hem dışarıda ilgiyle izlenen bir seçim süreci yaşadı Türkiye. 

Dışarıda da ilginç bir durum söz konusu…

AK Parti ve lideri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hayran kitlesinin en fazla olduğu Ortadoğu’nun çeşitli ülkelerinden bir çok tanışığımın 23 Haziran seçim sonuçlarının Türkiye için iyi olduğunu değerlendirmesi ilk başta beni şaşırttı! Biliyorum ki, onlar için AK Parti ve özellikle lideri Tayyip Erdoğan, ümmet için farklı bir yere sahip. Fakat, 23 Haziran seçimleri ile Türkiye’nin bir kez daha demokrasiden vazgeçmeyeceği mesajı vermesini neredeyse bizlerden daha fazla önemsemiş o ülkeler insanları. 

Müslüman çoğunluğa sahip bir ülkenin demokrasi ile yönetilebileceği mesajının Batı’ya verilmesi onlar için de önemini koruyor. Diyebilirim ki, bu, şahısların da ötesinde bir öneme sahip.

Reklam

Evet, Türkiye hala coğrafyası içerisindeki ülkeler arasında Batı ve demokrasi ile sınavını en iyi verebilen ülke konumunda. Bu dünden bugüne var olan bir durum da değil, tarihsel bir süreç.

Nereden mi çıkardım?

Batı’da, Türkiye’de ve Ortadoğu’da geçirdiğim uzun sayılabilecek dönemler bana hem sosyal hem de profesyonel hayatta gözlem yapma imkanı tanıdı. Bu dönemlere ait  aklımdan hiç silinmeyecek hatıralarım oldu. Türkiye’nin bu benzersiz durumu tarihçiler tarafından da sıkça ifade edilen bir gerçek.      

Yakın tarihte “İslam’ın Serüveni” başlığıyla ikinci kez Türkçe’ye de çevrilen Marshall G. S. Hudgson’ın “The Venture of İslam” adlı üç ciltlik eserinde de bu gerçek bir kez daha gözüme çarptı.        

Hudgson 20. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı çalışmasında, Türkiye’yi modernizm ve batılaşma başlıkları ile birlikte değerlendirmiş. Kitabın ilgili kısmının daha ilk paragrafı, güçlü bir ifadeyle, Türkiye’yi İslam dünyasında batı ve modernizm ile olan sınavında en başarılı ülke olarak adlandırıyor. Genç Osmanlılar’dan başlayarak Atatürk dönemini de kapsayacak şekilde 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında yaşadığımız batılılaşma ve modernleşme sürecinin güzel bir derlemesini Hudgson’dan okuyabilirsiniz.

Türkiye tarihsel süreç içerisinde yönünü Batı’ya dönmüş bir ülke. Bu bir tercihten ziyade aklın ve mantıkın dayattığı bir zorunluluktu. 20. yüzyılın ikinci yarısında çok partili dönem ile bu süreç demokrasi ve ekonomik kalkınmaya odaklanmıştır.

Bugünün dünyasında demokratik olgunluk ve ekonomik kalkınmanın birbirinden ayrılmaz birer olgu haline dönüştüğü herkesin malumu. Her iki olgunun temelini teşkil etmesi gereken unsur ise adil bir hukuk sistemi. 

Türkiye değişen dünya şartları ile birlikte kendi sürecini yaşamaya devam edecektir. Benim temennim, yeni dönemde, Türkiye’nin bu benzersiz durumu iyi değerlendirilerek ve bu gerçek ile çatışmadan, hukuk, demokrasi ve kalkınma alanlarında uluslarası normları yakalayıp daha ileri götürmeye yoğunlaşılması.

Reklam

1 YORUM

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here