HDP’nin PKK ile arasına mesafe koymasını istiyorsanız en doğrusu PKK’yı kapatmak..

0

Ocakmedya’ya konuşan Yazar Ümit Fırat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı hukuk reformunu “Hiçbir inandırıcılığı ve tartışmaya değer bir yanı yok.” şeklinde yorumladı. “Avrupa’ya gitmek istiyorsanız trene Haydarpaşa Garı’ndan değil Sirkeci Garı’ndan bineceksiniz.” diyen Fırat, “Hangi parti iktidara gelirse gelsin, asla gerçek birer iktidar sahibi olamıyorlar ve bu değiştirilemez prensibin ezberlerini tekrarlayarak sahneye koyuyorlar.” şeklinde konuştu.

HDP’nin PKK ile arasına mesafe koyması çağrıları hakkında ise Ümit Fırat, “PKK yerli yerinde durdukça da bu tür taleplerde bulunmak, havanda su dövmekten öte bir anlam taşımamaktadır. Eğer ille de bunu gerçekleştirmek istiyorlarsa en doğrusu PKK’yi kapatabiliyorlarsa onu gerçekleştirsinler.” dedi.

Bir yanda HDP’ye kapatma davası öte yanda milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması. Eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’ın da yer aldığı Kobani davası da başlıyor. Terör örgütü PKK’nın kaçırdığı 13 güvenlik görevlisini Gara’da şehit etmesi, orta yerde duran Kürt sorunu ve “yeni bir çözüm süreci başlar mı” tartışmaları. ABD Başkanı Joe Biden’ın 1915 olaylarına ilişkin “soykırım” ifadesini kullanması. Türkiye’yi içte ve dışta bekleyen onlarca ekonomik ve politik sorunlar.

Muhabirimiz Emrullah Bayrak, HDP’ye kapatma davasından milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına, Avrupa Birliği hedefinden Kürt sorununa kadar birçok konuyu yazar Ümit Fırat ile konuştu.

Ümit Fırat Kimdir?

1945 yılında Erzincan’da doğdu. Aslen Bingöl-Kiğılı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oldu. Dönemin etkin sol platformlarından Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na katıldı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı, 4 yıl cezaevinde kaldı.

Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kuruluş çalışmalarında yer aldı. 1991’de 40 kadar yazar, akademisyen ve politikacıyla birlikte Helsinki Yurttaşlar Derneği, 1992’de ise Kürt Aydın İnisiyatifi’nin oluşumuna katıldı. 1994 yılında, işadamı Cem Boyner liderliğinde oluşturulan Yeni Demokrasi Hareketi’nin (YDH) kurucu ve yönetici kadrosuna dahil oldu. Başta Kürt Sorunu olmak üzere Türkiye’nin iç ve dış siyasetine ilişkin makaleleri çeşitli medya organlarında yayımlanıyor.

– İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, sosyal medya üzerinden İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ı etiketleyerek kadınlar gününü kutladı. Bu paylaşım, tartışmaları da beraberinde getirdi, farklı noktalara taşındı. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Normal veya sağlıklı bir toplumda üzerinde durulmaması gereken, oldukça sıradan bir davranış olarak görüyorum. Bu olayla ilgili yaşanan tartışmaya bakıldığında, toplumun ve siyasi ortamın ne hallere düştüğünü, nelerle vakit geçirdiğini görmek, insanı üzüyor elbette.

Meral Hanımın tepki vermesi çok gereksizdi ve olayın büyük bir meseleymiş gibi sunulmasına yol açtı. Yalnız bir şeyi unuttu, isminin yan yana gelmesini istemediği Pervin Buldan ile aynı dönemlerde MHP’den TBMM üyesi olarak aynı çatı altında ve aynı parlamenter listesinde isimlerinin yazıldığını, keza kendisinin de Pervin Buldan gibi TBMM Başkanvekilliği yaptığı insan olduğunu unuttu. Elbette aynı şeyin AK Partililer için de halen geçerli olduğunu belirtmeliyim.

– Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kadına şiddeti önlemek amacıyla devreye soktuğu KADES uygulamasında Türkçe dışında tam beş dil var ama Kürtçe seçeneği yoktur. Kürtçe hala Meclis tutanaklarında ‘bilinmeyen bir dil’ olarak geçiyor. Bu duruma yorumunuz ne olur?

Tamamen keyfi bir davranış ve o günkü oturumu yöneten başkanın keyfine veya politik yapısına kafa yapısına bağlı bir durum. Ne yazık ki, bu keyfiliğin önüne geçecek hiçbir önleyici denetim kurumu da mevcut değil.

Öyle anlaşılıyor ki, bir takım siyasiler ve aydınlar ne kadar gayret edip bu konuda mesafe almaya çalışsalar da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu meseleyi kabullenip normalleşmesi için daha epey zaman gerekecek.

– Sürekli “Kürt Sorunu” diyoruz ancak bunun çerçevesini, ne olduğunu ortaya koyan yoktur. Kürt sorunu, bir dil sorunu mudur, dışlanma sorunu mudur, sosyal veya ekonomik sorun mudur? Siz “Kürt sorunu” deyince ne anlıyorsunuz; ne anlamalıyız?

Bu sorularla sık sık karşılaştığım için öncelikle hususu belirtmek isterim. Çoğu zan bulunduğum ortamlarda yeni bir tartışma yaratmamak için Kürt Sorunu ifadesini kullanmış olsam bile, düşünülecek iş ve husus, halledilmesi lâzım iş anlamına gelen mesele kelimesini tercih ediyor ve “Kürt veya Kürdistan Meselesi” ifadesini kullanmayı şahsen daha doğru buluyorum. Nitekim 11-12 Mart 2006 tarihlerinde Türkiye’de bir üniversitede ilk defa Kürt meselesinin tartışıldığı konferansın başlığını da, bu hususu dikkate alarak  “Türkiye’nin Kürt Meselesi” koymuştuk.

Kürtler’in “Güney Kürdistan” olarak andıkları Kürdistan parçasında yaşayan Kürtler için söz konusu olan talepler ile Kuzey Kürdistan’da yaşayan Kürtlerin talepleri farklı olabiliyor. Örneğin, Güney Kürdistan’daki Kürtler’in kimlik meseleleri, anadillerinin tanınması, anadilde eğitim, yerel yönetim vb. gibi kültürel meseleleri yok; ama elbette ki merkezi idareyle bir toprak ve egemenlik meseleleri var.

Türkiye’de ise; dil ve kimlik hakları, anadilde eğitim hakkı, eşit yurttaş olarak yerel yönetimlerde özerklik – merkezi yönetimde temsil edilmek vb. gibi siyasi, hukuki ve kültürel talepler söz konusudur. Tabii bu talepler pek çok alt-başlıkla da çoğaltılabilir.

Şimdi sorduğunuz soruya dönersek; Kürt meselesinin genel bir çerçevesini çizmek epey detaylı bir konu. Her ne kadar Kürtler ister birleşik, ister ayrı ayrı olarak genel taleplerini sıraladıklarında kimi zaman yüksek sesle ifade etmeseler bile bu meselenin temelinde karşımıza çıkan en önemli mesele toprak ve egemenlik meselesidir.

Her ne kadar bazı Kürt siyasi hareketleri bu meseleyi böyle görmediklerini, hatta toprak talebi olanlara karşı olduklarını belirtmeye çalışsalar bile, devletler bunu böyle görüp, böyle değerlendirmekte ve pek de inandırıcı bulmamaktadır.

Devletlerin mevcut statükolarını korumakta ve ileri adımlar atmama konusundaki ısrarı sürdürüldükçe de Kürtler için ayrı bir devlet olma eğilimi de giderek daha fazla talep bulmaktadır. Yani sorunuzda sıraladıklarınızın hepsini ve çok daha fazlasını da sıralayabileceğimiz bir mesele karşımıza çıkıyor.

– Çözüm sürecini başlatan AK Parti iktidarının geldiği nokta, “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” oldu. Siz AK Parti’nin bu dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin resmi ideolojisine ve statükocu yapısına muhalif bir hareket olarak ortaya çıkan ve büyük bir destek gören AK Parti, elbette ki bu meseleye de el atmak ihtiyacı duymaktaydı. 2005 yılında MİT Müsteşarı’nın İmralı Adası’na gidip Öcalan’la görüştüğü, Milli Güvenlik Kurulu’nda konunun çözümü için bazı olumlu adımlar atılmasının konuşulduğu gibi devletin içinden de bu konuda bazı sinyaller yansıtılıyordu.

2005 yılı Ağustos ayında Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt meselesi benim de meselemdir” diyerek başlattığı bu süreç yıllar içerisinde, demokratikleşme süreci vb. adlandırmalar gibi bir takım iniş çıkışlarla da olsa devam ederek 2013 yılına gelindiğinde artık çok daha görünür ve umut verici bir nokta vardı.

Görülen o ki, Abdullah Öcalan’ın gönlünü hoş tutarak PKK’nin silah bırakmasının sağlanabilmesinin mümkün olamayacağı anlaşılmış olmalı. Böylece meselenin çok daha karmaşık olduğu fark edilerek bu işin içinden bu şekilde çıkılamayacağı ortaya çıktı.

Günün sonunda Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek için yeni müttefiklere veya ittifaklara da ihtiyaç duyduğu anlaşılarak bir biçimde bu sürecin artık yeni müttefikleri ile devam ettirilemeyeceği noktasına varıldı. 2014 Kobani protestoları ve sonrasındaki olumsuz gelişmelerle 2015 yılına varıldığında, artık sona ermesi için geriye sayım başlamıştı.

Aslında her iki tarafın da bu işin bittiğini, ama kimin daha önce davranarak karşı tarafı bu işin bitirilmesi konusunda suçlayabileceği bazı gerekçeler aranıyordu. Gerek Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan görüşmenin HDP ve PKK tarafından “Dolmabahçe Mutabakat” olarak açıklanması, gerekse Demirtaş’ın HDP’nin TBMM Grup Toplantısı’ndaki “Seni Başkan Yaptırmayacağız” sözleriyle sürecin artık bitmiş olduğu anlaşılmaktaydı.

7 Haziran seçim sonuçlarındaki HDP’nin yükselişi ve AK Parti’nin büyük oy kaybı bu işe artık noktayı koymuştu ve nitekim sonraki hadiselere bakıldığında da tablo oldukça netleşmiş oldu.

– HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Çözüm süreci başarıya ulaşırsa nelerin yapılacağına dair bizlere vaat edilenleri açıklamazsak namerdiz” demişti. Bu açıklama, iktidar partisine yönelik bir tehdit olarak algılandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere iktidar partisinin temsilcilerinden bu açıklamaya bir cevap gelmedi. Siz bu açıklamayı ve iktidarın sessizliğini nasıl okudunuz?

 “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İMRALI NOTLARI)” ismiyle Weşanen Mezopotamya Yayınları tarafından Almanya’da basılan 480 sayfalık kitapta nelerin vaad edilip nelerin tartışıldığına dair yeterince bilgi var.

Pervin Hanım orada yazılı olanlardan daha fazla daha ne biliyormuş da saklamış olabilir ki? Kaldı ki, orada yer almayan ve bir koz olarak saklı tutulan bir takım belge, anlaşma gibi dokümanlar varsa, o bilgilerin saklı tutulmasına kim veya kimler karar vermişse, bu kez de yine onlar açıklama kararı verebilirler.

Bence Pervin Buldan’ın söyledikleri çok da önemsenecek bir tehdit uyandıracak bir açıklama değildi. Nitekim AK Parti yetkilileri de bu açıklamayı pek önemsemediler.

– İktidar partisi Avrupa Birliği, ABD, Mısır ve İsrail ilişkileri başta olmak üzere dış politikada yeni bir sayfa açmak için girişimlerde bulunuyor. Ancak iç politikada daha çok gerginleştirici bir siyaset tarzı işliyor. Bu tezatlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere yeni bir sayfa açmak istiyorsa, öncelikle yakın dönemde yaptığı yanlışlarını kabul edip bir değişime girişmekte kararlı olduğunu göstermeli. Hem geçmişte de biz hep doğru ve haklıydık deyip, hem de şimdi onların zıddı bir tutuma girişerek yine kendilerinin hep doğru ve haklı gibi göstermelerinin hiçbir inandırıcılığı olmaz.

Aslında uluslararası planda yeni bir sayfa açmak konusunda da çok ciddi ve karalı bir tutum benimsenmediği için, iç politikadaki uygulamalarında da bir değişim beklemek doğru olmaz.

– Size göre çözüm süreci neden bitti? Çözüm sürecinde yapılan en büyük hatalar nelerdi? Yeni bir çözüm sürecinin, başka bir adla başlama ihtimali var mıdır?

Öncelikle şu hususu belirtmekte yarar var. Meselenin gündeme taşınmasının arka planında öncelikle MGK, MİT ve diğer devlet kurumları ve tabii bir de artık bu meselenin barışçıl bir çözüme kavuşmasına destek veren geniş bir AK Parti tabanı, bir yıl kadar sonra HDP çatısı altında yer alacak olan BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) tabanı ile irili ufaklı örgütlerde yer alan tüm Kürt halkı vardı.

Ne var ki, aktörlerince iyi hazırlanılmamış, enine boyuna düşünülmemiş, bölgesel ve uluslararası dinamikleri ve dengeleri fazla hesaba katmamış bir başlangıçla işe girişildi.

ABD, İran, Suriye ve Rusya gibi önemli aktörlerin, Kürt meselesinin Türkiye’nin kendi başına karar vererek, bir iç meselesi olarak demokratik bir zeminde tartışıp çözüme ulaştırmasına öyle kolayca rıza gösterecek devletler olup olamayacağı yeterince hesaba katılmamıştı.

İçeride ise, başta CHP olmak üzere bu meselede ikna edilip sürece dâhil edilmesi veya hiç değilse engel teşkil etmemesi gereken siyasi aktörler vardı ve bunlar meseleyi parlamento içerisinde tartışmak istiyorlardı ve hükümet bunları da fazla hesaba katılmadılar  

Keza bu meselenin belli başlı muhatapları sadece Tayyip Erdoğan ve partisi ile sadece Abdullah Öcalan ve partisi muhatap seçilmişti, bu hiç doğru bir yol değildi. Nitekim sonunda, keşke hiç başlamasaydı bile denilebilecek bir noktaya, başlangıç noktasının bile gerisine düştüğümüz bir noktaya varıldı.

Sürecin sonunda kabahatin kimde olduğu konusu hep tartışılageldi, ama şunları da sormadan edemiyorum. Acaba yaşanılan süreç boyunca bu meselenin muhatabı olarak diyalog kuran insanların ve yapıların gerçekten birbirlerine karşı bir yakınlaşma istekleri var mıydı?

Samimi olarak bu işin selametle bir düzlüğe götürülmesinde yeterince bir istek ve iradeye sahip olabildiler mi? Sanki ortada temel hak ve özgürlüklerine kavuşturulması için bekleyen bir halk yokmuş gibi davrandılar ve kendi politik nüfuz alanlarını genişletmek ve pekiştirmek için bir mücadeleye girişilmiş gibiydi.

Sanki sürecin sonunda birinin kazanması ve diğerinin kaybetmesi gibi sonuç ortaya çıkacakmış gibi davranılıyordu. Sonunda hepimizin çok şey kazanacağı bir süreci, kıyasıya bir siyasi rekabete çevirerek, düşmanca tutumlar ortaya koyarak bir yere varılamayacağını bilmeleri gerekti.

Türkiye’nin batısından varılan noktaya bakıldığında, neredeyse artık bir daha denenmesine cesaret edilemeyecek kadar ağır travmalara ve korkulara yol açan bir süreç yaşandığı duygusu hâkim. Dokunan yanan misali, kısa dönemde kimse yeniden Kürt ve Kürdistan Meselesine bir çare aramak üzere yeni bir süreç başlatmayı göze alamıyor. Zaten Tayyip Erdoğan ve AK Parti açısından da Türkiye’de artık bir Kürt meselesi yoktur anlayışı hâkim.

Sonuç olarak bugün mevcut iktidar yapısını teşkil eden ittifaklar dikkate alındığında, yakın bir dönemde yeni bir çözüm süreci için hiçbir ışık gözükmediği kanaatindeyim.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı hukuk reformunu nasıl buldunuz?

Hiçbir inandırıcılığı ve tartışmaya değer bir yanı yok. Binlerce insanı işinden gücünden ederken, birçok aydın insanı ipe sapa gelmeyen iddianamelerle hapse atıp yargılarken, ağır insan hakları ihlallerini alışkanlık haline getirirken kalkıp da bir insan hakları eylem programı açıklamak nasıl bir umut yaratabilir ki?

Eğer Haydarpaşa Garı’ndan bindiğiniz trenin şark yönüne gittiğini bile bile, Avrupa’ya gittiğinizi söylerseniz, size kimse inanmaz ve haklı olarak kendilerini kandırmaya kalkıştığınızı düşünür. Yani eğer Avrupa’ya gitmek gibi niyet ve hedefe sahipseniz, binmeniz gereken trenler Sirkeci Garı’ndan hareket etmektedirler. Dikkat edilirse, bunu kendisi de daha sonra hiç gündeme getirilmeyip, gündemden düşürdü.

– Albert Einstein “Aynı şeyi tekrar tekrar yapmak ve farklı sonuçlar beklemek deliliktir.” diyor. Şu sıralar siyasette 1990’lı yılların tekrarını izler gibiyiz. Yine HDP’nin kapatılması gündemde, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması tartışılıyor. Geçmişte de buna benzer girişimler olmuştu. Siz bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? HDP’yi kapatmak, milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmak terör sorununu, Kürt sorununu çözer mi?

Türkiye’de 100 senelik bir müesses nizam vardır; iktidar alternatifi olma şansı olmayan birkaç küçük istisna dışında bütün siyasi partiler de bu müesses nizamın korunmasını ve tahkim edilmesini şiar edinmişlerdir.

Böyle olunca da, hangi parti iktidara gelirse gelsin, asla gerçek birer iktidar sahibi olamıyorlar ve bu değiştirilemez prensibin ezberlerini tekrarlayarak sahneye koyuyorlar.

Başsavcılık bile kapatılması yönünde hazırladığı iddianamesini özensizce hazırladığına göre, anlayabildiğim kadarıyla Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek dışında HDP’nin kapatılmasını isteyen başka bir siyasi talep yok.  

Anayasa Mahkemesi sonunda hangi karara varır bilemem, ama HDP’yi kapatmak, o partiye destek veren insanların da partilerinden kopmaları ve yeni alternatiflere yönelmelerine yol açmayacaktır. Tersine, HDP’nin yerine kurulacak partinin, bu kez HDP’den daha büyük bir destekle yeniden sahneye çıkmasına yol açacaktır.

Sanırım Tayyip Erdoğan da bu kanaattedir, ama bu kanaatini yüksek sesle ifade edip değerli ortağıyla ters bir noktaya düşmek istememektedir.

– HDP’nin kapatılmasının tartışıldığı bir zaman diliminde Gara operasyonunda 13 güvenlik görevlisi şehit edildi. PKK’nın bu girişimi iç siyasette HDP’nin kapatılması için kamuoyu oluşturulmasına zemin oluşturdu. Toplumsal gerginlik iyice arttı. Örgütün kaçırdığı bu insanları öldürmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

PKK yıllardır insan kaçırıp bir yerlerde rehine olarak muhafaza ediyor. Şimdi kalkıp da kendilerine Cenevre Sözleşmesi, esirlerin korunması gibi hatırlatmalarda bulunamayız tabii. PKK’nin bağlı olduğu veya uymakla yükümlü olduğu bir hukuk olmadığına göre ondan adalet beklemenin de bir manası yok.

Rehinelerin öldürmeleri ise, gerginliği artırdığı gibi, kimsenin de onaylamayacağı bir katliamdır ve hiçbir savunulacak yanı yoktur.

– HDP, PKK ile arasına mesafe koyamadığı gerekçesiyle sürekli eleştiriliyor. Siz bu talebi ve eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yıllardır aynı şeyler tekrarlanıp duruyor ve hiçbir netice alınamıyor. PKK yerli yerinde durdukça da bu tür taleplerde bulunmak, havanda su dövmekten öte bir anlam taşımamaktadır. Eğer ille de bunu gerçekleştirmek istiyorlarsa en doğrusu PKK’yi kapatabiliyorlarsa onu gerçekleştirsinler.

– Kürt sorunu konusunda mehter takımı gibi iki ileri bir geri gidiyoruz. Yıllardır bu sorun çözülemediği gibi içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Sizin çözüme yönelik önerileriniz nelerdir? Neler söylemek istersiniz?

Türkiye sadece Kürt meselesinde değil, hiçbir sosyal ve siyasi probleminde farklı bir yolu denemiyor ki. Hiçbir radikal adım atmadan, kendisini bir değişime, yenileşmeye tabi tutmaya girişmeyip, hep mehter takımı temposuyla ilerlemeye ve mevcut yapısı içerisinde meselelerini halletmeyi deniyor.

Bu hızla da hiçbir şey başaramıyor; tabii geciktikçe de problemlerinin başlangıç noktasından çok daha ağırlaşarak büyümesine yol açıyor ve artık içinden çıkılamayacak bir duruma sokuyor. 

Kendisiyle yüzleşmeden, kusurlarını, hatalarını, günahlarını ve eskimiş kurumlarını değişimden geçirmeden hiçbir reform ve ilerleme beklemiyorum.

Bu münasebetle kendi kronik meselelerini ve çağdışı müesseselerini koruyan, korumakta ısrar eden bir yapıdan Kürt meselesinin çözümü için ne gibi taleplerde bulunulabilir ki?

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here