Her doğum bir önceki hayatın ödülü veya cezasıdır

0

Kendimi Himalayalar‘dan aşağılara doğru salmış, bir Hint köyüne doğru yürüyordum.

Güneş batmak üzereydi.

Hintli iki kadın sarilerini sarınmış, kendi aralarında pari lehçesinde bir şeyler konuşuyorlardı.

Yol üzerinde eski bir tanrıça olan Anamika Devi’nin bir tapınağı vardı. Biraz ileride ise Tanrı Golunath’ın bir tapınağı. Yol boyu yürüyen insanlar bu iki tapınağı da ziyaret ediyordu. Kadınlara geriden yetiştiğimde, gördüğüm başlarında ucuz bir çeşit Supari ve Chimta sarileri olduğuydu. Beni görünce hemen başlarını örttüler ve usülden bir göz attıktan sonra yollarına devam ettiler. Öylece yol boyu konuşmadan birlikte Tanrıça Anamika Devi’nin tapınağına kadar yürüdük. Onlar Anamik Devi’ye saygılarını gösterdikten sonra kapının hemen girişinde bulunan bir tasın içine birkaç rupi bıraktılar. Üstümde hiç Hint parası yoktu. Yalnızca biraz dolar ve biraz da Pakistan rupisi vardı.

Hintlilerin Pakistanlılarla olan münasebetlerinden dolayı Pakistan rupisini hoş karşılamayacaklarını düşündüğümden, o tasa birkaç doları attım.

O ana kadar benimle konuşmayan kadınlar, “Diğer tanrıları gücendirmemek için onlara da bir şeyler ayır” dediler.

Kadınlara “Amacım tanrıları gücendirmek değil, ama 333 milyon tanrıyı nasıl memnun edebilirim ki, onu bende bilmiyorum” diye cevap verdim.

Kadınlar bu sözlerime kıkırdadı ve Tanrıça Anamika Devi’nin tapınağını bekleyen yaşlı kadın da o paraları tastan alıp cebe yuvarladı. Sonra hep birlikte tapınağın kapısından içeri girdik.

Tapınak yoksul bir tapınaktı, ancak yine de sanki Tanrı Krihsna’ya nispet, Büyük Ana’yı bir aslana binmiş şekilde sembolize etmişlerdi ve hatta onunla yetinmemiş Krihsna’nın altı koluna nispet Ana Devi’yi sekiz kollu bir şekilde sembolize etmişlerdi.

Sağ kollarının ilkinde aslanın dizginleri, ikincisinde altından bir meşale, üçüncüsünde bir kılıç ve dördüncüsünde ise anlayamadığım pervane gibi bir şey vardı. O belki de bir silahtı.

Sol kollarında ise; ilkinde Şiva’nın Trişulası benzer bir mızrak, ikincisinde lotus çiçeği, üçünde bir ok ve yay ve dördüncüsünde de sanki Şivanın Lingası vardı.

Kısacası köylüler Ana Tanrıçaya olan saygılarında dolayı tüm büyük tanrı ve tanrıçaların özelliklerini bahşetmişlerdi.

Sanırım Hindistan’da tapınaklara heykel yaptıran hayırseverlerin heykelleri arzuladıkları özelliklere göre yaptırdıklarını bilmesem çok şaşardım.

Tapınağı bekleyen yaşlı kadın omzumdan dürterek “Ji” dedi. “Sen Hindu musun?”

Daha cevap vermeden benimle tapınağa giren kadınlar yine kıkırdayarak, yaşlı kadına cebimde Pakistan rupisi olduğunu ve benim Pakistanlı olabileceğimi söylediler.

Demek ki elimi cebime atarken kadınlar bende Pakistan rupilerini de görmüşlerdi. Yaşlı kadın bir süre yüzümü inceledikten sonra, kadınların söylediği aklına yatmamış olacak ki, kafasını iki yana doğru salladı. Ama nedense yine de “Pakistanlılar Anamika Devi gibi tanrıçalara inanmıyor” demeden de edemedi.

Kadınlardan biri, “Onlarda Hristiyanlar gibi peygamberlerinin tanrılarımızdan daha güçlü olduklarını düşünüyorlar” dedi. Bu sözler yaşlı kadının aklına yatmadı, onun için yine “Ji” dedi, “sizin peygamberleriniz bizim tanrılarımız gibi sizinle konuşuyorlar mı?” Aynı kadın, “Onların peygamberleri de Hristiyanların peygamberleri gibi ölmüş” dedi. Yaşlı kadın tekrar “Ji” dedi, “O zaman siz ruhlarınızın da yaşadıklarına inanmıyorsunuzdur?” Kadınlar benim yerime konuşmaya bayılıyorlardı; “Hayır Mata” dedi, onlar ölünce tekrar dünyaya geldiklerine inanmıyorlar.” Kıkırdayarak beni gösteren kadın ise, “O yüzden baksanıza ölümden ödleri kopuyor!” Bu sözlerine kendileri güldüler, ancak yaşlı kadın nezaketi elden bırakmadı ve beni tapınağın içine buyur etti.

Tapınakta hiç Brahman yoktu, birkaç yoksul kşatriya, sınıf farkı gözetmeyen bir sih ve geriye kalanları çöpçü sınıfından insanlardı. Yaşlı kadın önümüzde yüksek bir platforma geçti, ben de yoksulların arasına geçerek bir adamın yanına yerleştim.

Yanına oturduğum adam, “Sen gerçekten Müslüman mısın” diye sordu. Aralardan kadının biri bize dönerek, “Şimdi onlar inekleri de kesiyorlardır” diye bir söz söyledi!

Kadın bu sözü söyler söylemez tapınaktaki insanlar bana dönüp baktı. Adam acı duymuş gibi, “Tanrım bunu nasıl yaparsınız?” dedi. “İnek bizim annemiz, herkesin annesi, asla kesilmemeli, görünce hayır duası dilenilmeli…”

Yaşlı kadın lotus pozisyonunda oturmuş vaziyette herkese susması için seslendi ve yaşlı kadının sesiyle herkes beni bırakıp ona döndü. Kadın kalabalığı süzünce şakaklarındaki damarlar sanki biraz şişmişti, gözleri tek tek salondaki herkesi taradı, sonra tuhaf bir ses çıkararak sanki boşlukta birine seslendi! Sanırım ya transa girmişti ya da trans haline geçmek için kendisini motive etmeye çalışıyordu. Hafif sarsıldı, sonra bacaklarını sarsarak kıvrıldı, ayağa kalktı, bir sağa, bir sola döndü ve salonun içinde bulunan tek sihe doğru parmağını uzatarak bir şeyler mırıldanmaya başladı.

Kadın mırıldanırken o esnada gözleri bana kaydı, sanki hem görüneni görüyordu hem de görünmeyeni, “Kadın erkek, hepimiz tanrının çocuklarıyız, ondan geldik, ona geri döneceğiz. Tanrıya ulaşmanın yolu iyilikten geçiyor, biz ancak iyilik yapar, adil olursak tanrıya ulaşabiliriz. Krishna (Bagavat) Gita’da Prens Arcun’a dedi ki” diyerek Bagavat Gita’dan bir pasaj okudu ve sonra mutluluğu anlattı, sevinci anlatı, ama bunları anlatırken sanki rüya ile gerçek arasında bir yerlere gidip geliyordu. Kadın bilgisizlikten, cehaletten, hırs ve tutkuların körelttiği ruhların körlüğünden konuşuyor, transtayken sanki bilincin farklı bir veçhesi bizim görmediklerimizi görüyordu.

Sanki o an her şey ona açık ayan beyan bir şekilde görünüyor, isterse uçabilir, isterse alemlere karışıp yok olabilir gibi konuşuyordu. Bu halde ne o kimseyi duyuyordu, ne de kimse konuşmaya cesaret ediyordu, herkes pür dikkat o anı anlamaya, yaşlı kadının açtığı kapıdan bir şeyler görmeye çalışıyordu.

Yaşlı kadın ise bir büyüyor, bir küçülüyor, bir sarsılıyor, bir duruluyor, bir şekilde tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyordu.  Bir ara herkesi tanıyor, herkesin iç yüzünü biliyor gibi, sırayla salonda bulunanlara bilmeleri ve uymaları gereken birtakım şeyler söylemeye başladı. Ancak özellikle erkeklere kadınlarında duyguları olduğunu ve erkeklerin bunu görmek yerine kendi duygularına öncelik verdiklerini anlatmaya çalıştı. Herhalde adalet tanrıçasının tapınağında da bunlar konuşulmalıydı!

Merasim bitince şöyle çevreme bir baktım, sanki tapınaktaki kalabalık gözüme daha bir fazla göründü, “Bu ufak yer bu kadar insan mı almıştı” diye söylenmeden edemedim. Gelenlerin önemli bir kısmı kast sistemi dışında sayılan paryalardı; dışlanıyor, kast sistemi içinde bile sayılmıyorlardı. Geriye kalanları ise Sudralardı, yani en alt sınıftan olan işçiler, çöpçüler ve kölelerdi. O yoksul ksatriyalar, vasyalara Sudralara, Sudralar da diğer paryalara, yani dalitlere yakın durmuyorlardı. Belli ki kimse kendi sınıfı dışındaki başka bir sınıfa yakın durmuyor, ya da yakın sakınıyor, yakın durmaktan çekiniyordu. Anlayacağınız Nehru’nun ülkesinde insanlar hala eskisi gibi birbirini dışlıyor, birbirlerinden uzak duruyor ve birbirlerine kız alıp vermiyorlardı. Aradan sınıf atlamak için yoksul bir ksatriyadan kız almaya çalışan zengin bir vasyayı saymasak neredeyse hiç evlilik yoktu.

Anamika Devi’nin tapınağından çıkınca bir grup dalit Tanrı Glunat’ın tapınağına yöneldi. Belli ki gelmişken Tanrı Glunat’ın tapınağını bekleyen rahibinde hayır duasını almak istiyorlardı. Yolda erkekler susmuş, kadınlar kendi aralarında konuşuyorlardı. Kadının biri gebeydi ve ne hikmetse orada sağlık hizmeti veren bir Hristiyan misyondan doğacak bebeğin kız olduğunu öğrenmişti. Onun için diğer kadınlara yakınıyor, doğacak çocuk için “Önceki hayatında ne günah işledi de dünyaya bu sefer kız çocuğu olarak gelecek” diye yakınıyordu.

Bunun ne demek olduğunu anlamam kuşkusuz zordu, sonuçta Hindular her doğumu bir önceki hayatın ödülü veya cezası sayıyorlardı. Ancak genel manada Hindistan’da üst sınıf kızları hariç, alt sınıf kızları çeyizlik yapamadıklarında koca bulamadıklarını biliyordum. Daha kötüsü, alt sınıflardan kadınların bu tür istenmeyen gebelikleri sonlandırmak için bebeklerini öldürdükleri de duymuştum. Korkunç bir şeydi, ancak Hindistan’ın bir gerçeği de buydu. Yoksul bir ailenin kızına koca bulması için kızla birlikte damat adayına vereceği çeyizlik ise ayrıca bir külfetti.

Glunat’ın tapınağına vardığımızda bizi kapıda yaşlı bir adam karşıladı. Söylediğine göre bir zamanlar her şeyini satmış, bu tapınağı kendisi yaptırmıştı; artık tapınakta yaşıyor, gelen yardımlarla geçinmeye çalışıyordu. Çok zayıftı, köy halkı yoksul olunca belli ki tapınağa yapılan bağışlarda azdı. Ama adam yine de yakınmıyor, halinden memnun bir şekilde işine devam ediyordu. Kadınlar beni içeriye “Memsahip” diye önden buyur etti. Dalitler, İngilizlerden bu yana her yabancıyı bir velinimet biliyor, görünce onlara “Memsahip” diyordu. Sonra yaşlı kadınlar “Mataji” vs. vs.

Glunat’ın tapınağından çıkınca amacım en yakın kasabaya gitmekti. Çünkü medeniyete gitmem için bir şehre ulaşmam gerekiyordu, zira bir tek şehirde araç bulabilirdim. Kasabaya giden külüstür bir kamyon buldum. Şoförü az bir miktar para karşılığında beni kasabaya kadar götürebileceğini kabul etti. Kamyonun içi çok kirliydi ve doğrusu kamyon oldukça eski bir araçtı, bizi her an yolun bir yerlerinde bırakacağından korkuyordum. Tüm döşemeleri söküktü. Sanırım şoförün zevkine hitap ediyor olacak ki, bir tek müzik aksamı sağlam duruyordu. Bu müzik çalarında Punjabi’nin bağırmasından belliydi. Genç şoförümüzün müzik zevki yerindeydi! 

Bulunduğumuz yer baştan sona dağlıktı, hava hafif kararmış, vakit yola çıkmak için uygun bir zaman değildi. Ancak genç şoförümüzün kendisine olan güvenini yol tecrübesine yorarsak herhalde sorun edecek bir şey yoktu. Hintçem hoş bir muhabbette girecek kadar değildi, sanırım daha önce de geceleri bu yollarda gidip geldiğini söylüyordu. Araç yolda her hopladığında içimiz dışımıza çıkıyordu, ama yine de genç şoförümüz bunu kötüye yormuyor, bunu yolun kötülüğüne değil, insanlar kötülüğüne yoruyordu.

Genç adam pek konuşkandı, yol boyu konuşmak istiyordu, ama ne çare hoş bir muhabbette yetecek kadar Hintçem yoktu. Ama biraz Hintçe ve birazda İngilizcenin pek iş gördüğünü söyleyebilirim. Genç şoförümüz diğerleri gibi düşünmediğini, dalitleri diğerleri gibi kötü görmediğini, dalitlerden kimse almasa da kendisinin onlardan eş alabileceğini söylüyordu. Bu lütfuna hayran olduğumu söylemedim, ama şükür o başlarken yolumuz bitti!

İbrahim Yersiz

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here