Her Düşünce ve İnanç Girdiği Ülkenin Karakterine Bürünür

1

Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan’ın, gazeteci Murat Yetkin’in sitesi Yetkin Report için kaleme aldığı, “Film Gibi Bir Müslüman Kardeşler ve Suriye Hikayesi” ile “Türkiye’de Reislamizasyon, Müslüman Kardeşler ve CIA” adlı makaleleri oldukça dikkat çekti.

Makalelerde iyi veri madenciliğinin yapıldığını söyleyebiliriz; ancak verilerin işleyiş tarzında ve yapılan çıkarımlarda bazı sıkıntıların olduğunu dile getirmemiz lazım.

Sabit bir veri, ideolojik görüşe, zihin modeline ve siyasi aidiyete göre birçok farklı şekilde işlenebilir. Çünkü verileri yorumlama biçimi, kişinin zihin kodları ile yakından ilintilidir. 

Nasıl mı? 

Şöyle açıklayayım: Bir toplantıda tanıdığınız bir kişinin sırtının size dönmüş olarak oturduğunu düşünün. Bu tavır sizde nasıl bir duygu uyandırır? 1. Ne kadar saygısızca bir tutum; sırtını bana dönmüş oturuyor, deyip sinirlenebilirsiniz. 2. Yanınızdaki şahsın bel fıtığı olduğunu öğrenip düz oturamadığını anladığınızda tutumuna hak verir, olayı kişisel algılamazsınız. 3. Bu kişiye karşı negatif duygunuz varsa, gerçeği bilmenize rağmen bunun bir maksatla yapıldığını düşünmeye devam edersiniz.

Bir veriyi okuma biçimimizi belirleyen, zihnin kodlarımız, inançlarımız ve ideolojilerimizdir.

Gelelim bu makalelerde itiraz ettiğim ve yorumlama biçiminin doğru olmadığını düşündüğüm noktalara:

“2011 sonrası Suriye’ye yönelik olarak Müslüman Kardeşleri merkeze alan ve Suriye’de rejimi devirmek için muhalefeti silahlandıran dış politikanın bir benzeri 1980’lerde uygulanmış. Bir farkla: direksiyonda AKP değil, ordu var. 2) 1986 yılı, “laiklikten” taviz vermediği iddia edilen ‘Kemalist’ ordunun, aslında tam gaz Türk-İslam sentezini pompaladığı döneme denk düşüyor. Dolayısıyla o dönem Ortadoğu’daki köktendinci hareketlerden biri olan Suriye Müslüman Kardeşlerine verilen destek, Türk generalleri çok da rahatsız etmemiş.”

Özkan’ın ‘köktendinci bir hareket’ tanımlaması duygusal bir teşhistir. Köktendinci diye tanımladığınız bir örgüte verilen desteği elbette yadırgamanız mümkün. Ancak devletler böyle çalışmaz. Çünkü devletler, her enstrümanı hedefleri doğrultusunda kullanmaktadır. Afrika’da Hristiyan bir örgütü destekleyip onlar üzerinden siyasal karar alıcıları baskı altına aldığınızda, bu destek, desteği veren ülkenin Hristiyanlaştığı şeklinde okunamayacağı gibi, farklı motivasyona sahip Müslüman bir örgütü desteklediğinde de yardım yapan devletin İslamlaştığı sonucu çıkarılamaz.

Bir örgütü desteklemek için onun size benzemesi gerekmez, stratejinize hizmet edecek bir ortaklık kurabiliyorsanız Budist bir örgütü dahi desteklersiniz. Taktik ve stratejiler karıştırılmamalıdır. Kemalist ordu elitinin, Baba Esad rejimine karşı bir örgütü kullanması yaşam şekli benzerliği ile açıklanamaz. Pragmatik nedenlerle devletler içeride veya dışarıda örgütleri ve ideolojileri destekler veya ortaya çıkmasını sağlarlar. 2011’de Suriye’de Müslüman Kardeşler Örgütü’nün desteklenmesi, AK Parti’ye yakın ideolojik kodlara sahip olduğu için İhvan’a destek verildiği şeklinde okunabileceği gibi, Suriye’de ve Ortadoğu’da en örgütlü aktör İhvan olduğu için, sonuç almak daha mümkün olabileceğinden onun desteklendiği şeklinde de okunabilir. Okuma biçiminiz örgütü nasıl kodladığınıza bağlıdır. 

Behlül Özkan’ın kullandığı diğer irdelenmeye muhtaç veri de şu: 

“Bunu doğrular şekilde Soner Yalçın ‘Erbakan’ kitabında ANAP’lı bir bakanın ağzından Türkiye-Müslüman Kardeşler ilişkisine dair çarpıcı bir tanıklık aktarıyor: “[Hafız] Esad’a karşı, İhvan’ı CIA-Mossad-MİT destekledi. Esad’ın çok şikâyetleri oldu. Özelikle MİT 1981 yılında olaya çok girdi. Öyle ki, Esad her başına geleni Türkiye’den bilmeye başladı.” 

Bu ifadeyi irdelemeye başlamadan önce, alıntı yapılan yazarın Esad‘ın iktidara gelmesinde Türkiye’nin rolünü anlatan başka bir anekdotuna da yer vermek gerekir. Şu satırlar Soner Yalçın’ın “Bay Pipo” kitabından:    

“Seyfi Öztürk dokuz yıl çeşitli bakanlıklarda bulunmuş Türk siyasî yaşamındaki renkli politikacılardan biriydi. Bir dönem Süleyman Demirel’in en yakınındaki siyasetçilerdendi. Demirel özellikle MİT’ten gelen gizli dosyaları Seyfi Öztürk’e okutur, böylece raporların özetini ondan dinlerdi. Soner Yalçın çeşitli kez kendisiyle sohbet yapma olanağı buldu. 2 Aralık 1991 tarihli görüşmesinde ilginç bir anısını anlattı: “Başbakan Demirel yanıma geldi, ‘Seyfi gel, seninle bir şey konuşacağım’ dedi. Ben sanıyorum ki makamında konuşacağız, ‘Çıkalım’ dedi, Başbakanlıktan çıktık. Makam arabasına da binmedi, ben de binmedim. Dinleniyor diye binmedi. Kim dinliyor tahmin edersin! Neyse, yürüyoruz. Makam arabalarımız ve korumalar da arkamızdan geliyor. Fısıldayarak dedi ki, ‘Yahu Seyfi, Fuat Doğu geldi bugün bana. Bir haber verdi, doğru mu değil mi, bilmiyorum valla. Bizimkiler (MİT), CIA ile birlikte, Suriye’de darbe yapacaklarmış. Hafız Esad diye bizim çok iyi tanıdığımız bir Çerkez’i başa getireceklermiş. Adam bize çok bağlıymış. Sen akşam radyoyu bir dinle de bana haber ver, iş doğru mu?’ Ayrıldık. Akşam radyoyu dinledim. Sahiden darbe olmuş. Hafız Esad da başa gelmiş. Lakin adam bizimkilerin değil. KGB’nin adamı çıktı arkadaş.’ Kamuoyu, Fuat Doğu’nun ‘Çerkez arkadaşı’ Hafız Esad’ın o günden sonra Türkiye’nin ne denli ‘dostu’ olduğunu yakından görecekti.”

Hafız Esad’ın ne kadar Sovyet yanlısı olduğu tartışma konusudur. Stasi şefi Marcus Wolf’un arşivine bakıldığında, İngiliz istihbaratı MI6 tarafından Esad rejimine hulul edilip, yeniden tasarlandığı görülüyor. Bu husus başka bir yazı konusu; dahası Türkiye’deki içe kapalı Kemalizm örtüsü içine saklanıp Türk sosyalizmini darbelerle Türkiye’ye yerleştirmek isteyenlerle, Ortadoğu’daki BAAS rejimleri arasındaki benzerlik ve Londra ile olan ilişki derinlemesine tetkik edilmeye muhtaç bir konudur.

Behlül Özkan’ın yazılarındaki ana temaya bakıldığında, yazarın tabiri ile köktendinci Müslüman Kardeşler Örgütü’nün CIA ve MİT ile olan ilişkisinin önemli olduğu vurgulanıyor. Hatta İhvan’ın Türkiye’ye girişi konusunda da önemli veriler sunuluyor. Bu verilerin yanlış olduğunu ben de düşünmüyorum; ama yazarın çıkardığı sonuç eksik. Çünkü devlet aklının nasıl çalıştığına yönelik bir perspektif eksikliği söz konusu. 

Eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın, “Türkiye’ye Komünizm gelecekse biz getiririz” sözü üzerinde biraz düşünmenizi istiyorum. Çünkü bu söz bir çalışma yöntemine işaret ediyor. 

Nasıl mı?  

Devletler, fikir ve inanç akımlarının yayılmaya başladığını gördüğünde iki tür refleks verir. Birincisi, durdurmaya ve yok etmeye yönelik girişimler… Birincisi mümkün değilse, ikinci seçenek olarak kontrol etmeye yönelik girişimler söz konusu olur. 

Bahsedilen dönemde İslamcı akımları baskılamanın veya yok etmeye yönelik girişimlerin sonuç vermeyeceği bilindiği için onun kontrollü bir şekilde Türkiye’ye girmesine izin verildi. Türkiye’deki çarpık modernleşme sürecinin inançlı kesimlerde yarattığı tahribat ve bunun sonucu olan içe kapanma dikkate alındığında, hiçbir dip dalganın yok edilemeyeceği anlaşılır; çünkü er ya da geç bir şekilde kendine yer bulur.

İkinci yöntem olan kontrolü bir şekilde yer açma stratejisi, süreçleri ve aktörleri kontrol altına almanızı sağlar.

Bir şekilde kontrol stratejisi uygulanmasaydı, kendini ifade edemeyen kitlelerin terörü araç olarak kullanma tercihi yapabilmeleri söz konusu olabilirdi. Sürekli kamuoyunda tartışılan İŞİD gibi radikal örgütler bizim toplumda niye taban bulamıyor sorusunun cevabı burada gizli: İslamcı aktörler sisteme kontrollü bir şekilde entegre edilemeseydi, dini motifli terör gruplarının cirit attığı bir ülke haline gelirdik.  

İhvan’ın kontrollü bir şekilde Türkiye’ye girdiği iddiasının benim hüsnü kuruntum olduğu iddia edilebilir. Bunu böyle düşünmeye beni iten neden, Özkan’ın makalesinde zikrettiği isimlerin devlet ile irtibatları… Bu isimler biraz araştırıldığında resmin parçaları, bütünü biraz daha netleşecektir.

Devletler farklı bölgelerde çıkan inanç ve fikir hareketlerini kendi sistemine entegre etmek için modifiye de ederler. Almanya’da minaresiz camilerin varlığı ‘Alman İslam’ı şeklinde kavramsallaştırılırken, Ortadoğu’dan Türkiye’ye giren dini akımların da bir şekilde Türk tipine dönüştürüldüğü söylenebilir. 

Özetle, bir akım, geldiği coğrafyanın karakterine bürünmek zorundadır; çünkü devletler böyle çalışır. 

Behlül Hoca’nın yazdıkları bana bunları düşündürdü.

1 YORUM

  1. Yıldıray Oğur’un alt metninde IŞİD zihniyetini işlediği ” kahrolsun anksiyete” başlıklı bir yazısı var.

    Bildiğim kadarıyla IŞİD kendiliğinden ortaya çıkmış bir örgüt değil. Var olan zihinsel zeminin şartların elverişli hale gelmesiyle beraber bir yönlendirmeyle oluştuğuna inanıyorum.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here