Her görüşe saygılı olunmalı mı?

0

Geçen bir kısım insanın birbirlerine bu soruyu sorduklarına tanık oldum.

Cevaplar pek çeşitliydi: Kimi şiddet ve tahakküm içermeyen her düşünceye saygı duyulması gerektiğini söylerken, kimi fikirlere değil kişilere saygı duyulması gerektiğini söylüyordu. Kimi de tüm bunlara karşı gelirken; “Hitlere saygı duyuyor, faşizme mi saygı duymuyorsunuz?” diye soruyordu.

Gerçekten de insan doğru bulmadığı görüşe mi saygı duymalıydı, yoksa o görüşü ifade edene kişiye mi?

Dediğim gibi cevaplar muhtelifti ve konuşmacılar bir yerde saygı olması gerektiğine inanmalarına karşın ortak bir uzlaşı noktası yakalayamıyorlardı. 

Kimi de olayı yanlış alıyor olacak ki; “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa kimse bir şeyi düşünmüyordur mesela” diyordu. Örneğini ise eşyanın kullanım amacı üzerinden alarak “Bir iple intiharda edebilirsin salıncakta kurabilirsin” dedikten sonra tuhaf bir şekilde hayatın iplerin elinde olduğunu söylüyordu!

Kimi ise, bu sorunun sahiden bir sorun olarak karşılarında durduğunu ve bunu aşmanın değer duygusu ile değer bilinci arasındaki ilişkiyi çözmekten geçtiğini söylüyordu.

Kimi de tüm bu önermelere karşı geliyor; “Bu benim görüşüm” diye abuk sabuk hezeyanlar serf ediyor. Öyle de ateşliydi ki; “Yahu bu benim görüşüm dediğin bir fikir, bir ide içermiyor, tam tersine bir hastalık yayıyor. Örneğin milliyetçilik, ulusalcılık, ırkçılık bir fikir değil ki” diyerek fikirlere değil kişilere saygı duyulmasının şart olduğunu söylüyordu.

Biri ise ısrarla “Saygı duymak gerekiyorsa ancak insana duyulur” dedikten sonra önceki arkadaşlarından birine cevap niyetine. Hitler ve benzerlerinin ne kadar insan olduklarından emin olmadığını söylüyordu.

Sanırım ortada birbirlerine yakın görüşler olsa da bir uzlaşı noktası yoktu; ama haklarını da yememek lazım en azından ırkçılar konusunda yakın bir fikir birliği içindeydiler; hepsi de ısrarla ırkçıların ne görüşlerine ne de kendilerine saygı duyulmaması gerektiğini, ırkçılığın bir düşünce olmadığını, bir zehir olduğunu söylüyordu.  

Biri ise, “Saygı duymayabilirsiniz” diyerek, karşındakilere fikir sahibini yargılayabileceğini ama saygısızlık edemeyeceğini söylüyordu. 

Kısa cevap verenler ise genelde “Farklı görüşe evet, vereceği zarara hayır” diyordu, ama o zararın nasıl önleneceği konusuna ise kimse bir açıklık getirmiyordu.

Kimi de daha mı hoşgörülüydü, bilmiyorum ama her görüşe evet, hakarete hayır diyordu. 

Kimi ise kimseye saygı duymak zorunda olmadığını ama saygısızlıkta yapmayacağını ve dolaysıyla onlardan da kendisine aynı saygıyı göstermelerini beklediğini söylüyordu. 

İnsan gerçekten başkasına saygı duyuyor mu?

Bu görünürde basit ama gerçekte zor bir sorudur; kaldı ki bende bu saygı konusuna hep temkinli yaklaşmış biriyim.

Peki neden?

Nedeni, insanın henüz sosyal anlamda bu hoşgörü düzeyinde evrimleşmediği, henüz böylesi bir hoşgörü kültürüne erişmediği yönündedir.

O zaman insanı saygı duymaya iten başka bir sebep olmalı.

Soruyu bu şekilde mi sorsak? Yani acaba insan başkasının kendisine gösterdiği saygıya saygıyla karşılık vermek zorunda kaldığı için mi o saygıyı gösteriyor?

Şahsen bundan da emin değilim, çünkü pratikte gösterilen tüm saygılar saygı verenlerin bir zayıflığı şeklinde alınıyor. 

Yani nu, bir anlamda zayıfların güçlü olanlara gösterdikleri bir çeşit saygı şeklinde alınıyor. 

Peki güçlülerin saygın olduklarını kim söylüyor?

Kuşkusuz sahip oldukları makam veya mevkileri.

Ama itiraf etmek lazım bunun doğru bir yanı var, ancak insanın bir meziyetine saygı duymak aynı zamanda onun emek ve çabasını takdir etmek anlamına gelir ki, bunu tümden mahkûm etmekte doğru olmayabilir. 

Fakat hemen yukarda insanın başka bir insanı takdir edecek kadar sosyal anlamda evrimleşmediğini, aslında pek çok takdirin hasetlerin dolaylı bir ifadesi olduğunu söylemiştik. 

Bu şekilde mi söylemiştik?!

Tam olarak değil, ama buna benzer bir şeyler işte!

Bu görüşe de katılım vermiyorsak o zaman başka bir kapıya bakmalıyız!

Başka kapı var mı?

Aslında kapı yoktur, ama kapıları aradan çıkardığımızda sonsuzluk daha belirsiz bir hal aldığı için onu kapılar şeklinde bölerek kendimize bir şeyler ifade edebilir duruma getirmek zorunda kalıyoruz. 

Yani aslında bir kaosu kendimize bir şeyler ifade etmesi açısından bir kozmos şeklinde alıyoruz.

Diğer bir ifadeyle düzensizliği kendimize bir ifadeye kavuşturmak için yaptığımız bir kısım indirgemeyle kendimizin algılama sınırı içinde bir ifadeye kavuşturuyoruz. 

Uzattım galiba, sadede geleyim!

Biz gerçekten kimseye saygı duymuyoruz ve bunun için kimse bize yeteri bir neden bile veremez; kaldı ki o nedeni vereni hasetlerimizle bile boğabiliriz, çünkü o mükemmelin en mükemmeli biziz ve tüm o saygılar bizim olmalıdır.

Sanırım ortaya saygının nedeniyle ilgili bir ipucu çıktı!

Her şeyi kendisine isteyen insan başkalarını da o şeyi kendisine vermeye razı etmek için onlara kendi istediği şeyin aynısını vererek onları da aynısını kendisine vermeleri için onlara yol gösteriyor. 

Yani aslında bir şey veriyor, ama onlara ne vereceklerini öğretmek için veriyor ve onlara kendi istediğinden verince onları da bir şekilde verdiğinin aynısını kendisine vermelerine onları ikna etmiş oluyor.

Ortada ilginç ve korkunç bir ticaret şekli var; herkes biliyor, herkes görüyor ama yine de kimse kimseye hak ettiği o saygıyı sebepsiz yere vermiyor, veren illaki verdiği üzere bir karşılık bekliyor ve verirken bununla aslında karşı kişiden kendisi için ne istediğini ona ifade etmiş oluyor.

O yüzden bunu basit manada tanımlarsak, insan aslında kendisine duyulmasını istediği saygıyı başkasına veriyor ve verdiğiyle kendisinin ondan ne istediğini ifade etmiş oluyor. 

Mevkie saygı, makama saygı görüşlere saygı, farklılıklara saygı, tercihlere saygı, dinlere saygı, inanç ve ideolojilere saygı bu seviyesiz alışverişten istisna değildir, ama izin verişeniz o konuyu da başka bir zamanda başka bir yazının konusu yapalım.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here