Herkesin sırtında sayılamayacak kadar çok dost bıçağı var

0

İnsanların birbirlerine siyasi veya dini bir kimlik yakıştırmaya çalışmaları anlaşılır olmasa da bu kendilerini neye veya kime karşı, nasıl ve ne şekilde savunacaklarını bilme ihtiyaçları açısından anlaşılırdır.

İnsanlar böylesi bir ihtiyaçla karşılarındaki insanlara bir kimlik yakıştırır ve yakıştırmaları doğru çıkmasa bile, düşündükleri o değildir. Düşündükleri alacakları tepkiden karşılarındaki kişinin dost mu, düşman mı olduklarını ve ne tür bir savunma veya saldırı pozisyonuyla karşılık vereceklerini öğreniyor.

Yani kişi yaptığının farkında olsa da olmasa da bu bir savaşçı taktiğidir, amaç o kişinin savaşçı niteliğinin anlaşılması üzerinedir. Çünkü kişinin anlaşılması düşmanın düşmanını tanınması demektir ve takdir edersiniz ki, düşmanını tanıyan kişi ona nasıl yaklaşacağını ve gerektiğinde ona karşı ne tür bir taktikle savaşacağını bilir.

Bu, kuşkusuz dostu tanımak açısından da bir yoldur. Ancak hesapta kişinin dost olabileceği çıksa da öncellikli hesap savaşçı ruhun düşmanını tanıması üzerinedir.

Ve doğrusu tüm dostlukların kavgalardan sonra ortaya çıkmasının nedeni de buradan gelmektedir. Zira dostu dostlukla tanımak insanlarda bir özellik olsa da o sosyal bir özelliktir, ama doğrusu savaşçı genler daha baskındır, çünkü savaşçı ruh daha uzun bir tecrübe geçmişine sahiptir. Ki dostluk yüzü aynı zamanda bir savaşçı taktiği olduğu için insanlar zaten dostça yaklaşımlara da temkinli yaklaşmakta, o yaklaşımlara da kuşkuyla bakmaktadır. O yüzden savaşçı duruş savaşçının niyetini belli ettiğinden bu çoğu zaman savunma gardı içinde olan insan için, ona dostça yaklaşımda bulunana karşı daha güvenli bir sonuç vermektedir.

Bunu sosyal açıdan aldığımızda elbette doğru bir yaklaşım değildir, ancak mücadele ederek var olmayı başarmış bir tür açısında bu anlaşılırdır. Zira insan bu şekilde taktiksel mücadele verebildiği için hayatta kalmayı başarmıştır.

O nedenle direk saldırıya geçen bir insanı onaylamak mümkün olmasa da, temkinli yaklaşmış olmasını eleştirmekte adil değildir; zira herkesin sırtında sayılamayacak kadar çok sayıda dost bıçağı vardır ve tüm o bıçaklarda yutturulmuş o dostluk gösterileri sonrası indirilmiş bıçaklardır.

İnsan neden bu dostluk gösterilerini yutuyor, diye sorarsanız, elbette yalnız yapamadığı içindir; çünkü doğarken birinin kucağında doğmuştur, karnı doyurulmuş, muhafaza edilerek bu günlere gelmiştir. Kaldı ki onu savaşçı yapan bu şeklide korunup kollanması değildir, eli tutar olunca karnını kendisi doyurmak zorunda kalmasıdır.

Evet.

Her insanın savaşçı serüveni ilk bu şekilde başlamaktadır ve başkaları da aynı şeyin peşinde olduğu için, başkalarıyla savaşı da ilk bu şekilde vuku bulmaktadır. Ama insan yalnız başına karnını bile doyurabilir yetenekte değildir, onun için hemcinsleriyle belirli ittifaklar kurma yoluna gitmiş ve ancak bu yolla hayatını daha bir taşınabilir duruma getirmiştir. Ancak mideler hep en iyisini kendisine isteyince ganimetin paylaşılmasında bile adil olmayı başaramamış, malın gözünü güçlü olana kaptırırken, kendisine verilenle yetinmek zorunda kalmıştır.

Bu durum ise kişileri hep en güçlü savaşçı olmaya şartlamış, güç yetirebilir duruma geldiğinde kural tanımamayı meslek edinmeye doğru itmiştir.

Pek tabii olarak güçsüzleri de kafalarını kullanmak, zamanı gelen fırsatlardan yararlanmayı bilmek durumunda bırakmıştır.

Bu yüzden bugün bile kendilerine güvenenler oyunu dobra oynarken, güçsüzler güçlülerin gölgesinde durmayı seçiyor ve fırsatını buldular mı, ilk bıçağı onlar sırtlarına indiriyor.

Bu oyun insanın sosyal anlamda gelişmesini, savaş oyununu çeşitlemesini ve politik dehasını katarak oyunu daha çetrefilli bir hale getirmesini getirmiştir. Bugün dostu ve düşmanı birbirinden ayırmak daha bir zorlaştığı için insanlar artık siyasal veya politik taktiklere baş vuruyor, dost görünürken aslında en düşmanca hamlesini yapmak için bu dostluğu bir savaş taktiği olarak kullanıyor veya tersi şekilde karşısındaki kişiyle dost olmak istediğinde onu birkaç düşman darbesiyle sınama yoluna gidiyor.

Ve üzülerek söylemeliyim ki, bugün kimin ağzını açarsanız açın yediği tüm darbelerin dostlarından geldiğini söylüyor. Ama yine de tek başına yapamadığından kalbinin sesini dinliyor ve darbesini yerken kendisine en az acı vereni seçiyor. Tabi taşıyana, sabır küpünü doldurana kadar. Sonra dostluklar bitiyor, arkadaşlıklar da artık yeni yetme iki düşman olarak birbirlerini en iyi nereden vuracaklarını bildikleri için dönüp dönüp hep aynı yerden vuruyorlar.

Ve üzülerek söylemeliyim ki, burada savaşçı ruh tam olarak düşmanın darbeleriyle değil, dostun darbeleriyle bileniyor, öfke biriktirip güç topluyor, çünkü ona en fazla bu darbeler acı veriyor. Ama diğer yandan tam bu sayede gerçek anlamda politik bir savaşçı olup çıkıyor.

Düşmanı sorarsanız, o pusuda bekliyor ve saldırmasa da barışmayı aklında geçirmiyor, çünkü düşmanın varlığı sayesinde savaşçı ruhunu besliyor ve o sayede kendisinde hayat kavgasını verme gücü buluyor.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here