Herkesin söyleyecek bir şeyi var

0

Herkesin söyleyecek bir şey(ler)i vardır.

Bu söylemek isteyip de söyleyemediği değildir, söyleyip de ifade edemediğini düşündüğüdür, yoksa insan hep konuşuyor.

Çok konuşması ise yalnızca anlatmak istediğini anlatamadığını düşünmesindendir.

Bu, kuşkusuz insanın kendisini anlatma ihtiyacının bir sonucudur.

Ancak ‘neden bu kadar çok anlatma?’ sorusunun cevap değildir.

Oysa insanın özgürlüğü kendisini başkalarına anlatma ihtiyacını aşmasıyla mümkündür.

Elbette yaşama şartına bağlı bir insanın kendisini başkalarına ifade etmek gibi bir ihtiyacı vardır, çünkü o da herkes gibi gerekleri üzerinden toplum bağlıdır.

Ama birbirimizi uymak zorunda bıraktığımız veya kendimizce uymaya çalıştığımız ‘normal’in dışında normal değiliz, zira hem çok ses veriyoruz hem de duyulmadığımızı düşünüyoruz ve duyulmak veya görülmek için kendimizce ne yapmamız gerekiyorsa onu yapıyoruz.

Siz bu duyulma ve görülme çığlığını istediğiniz kadar çeşitleyebilirsiniz; ses tonunuz, saç stiliniz, giyim şekliniz, takındığınız maskeler, giydiğiniz kostümler, iyilik, hatta kötülük bile yaparken aldığınız duruş, takındığınız ifade biçimi, hepsi kendinizi ifade etmeye çalışırken kullandığınız davranış kombinasyonlarıdır.

Peki, neden bu kadar çok duyulmak ve görülmek…?

Çünkü duyulma ve görülmenin sizi hedefinize götürdüğüne tecrübeyle tanıksınız.

“Ağlamayan bebeğe mama verilmez” mi?

Sanırım ne demek istediğimi anladınız!

Yani aslında ses verirken şekilsel ağlıyoruz, çünkü duyulması şartının o ağlama biçimimize bağlı olduğunu biliyoruz ve o nedenle olsa gerek ki; kimimiz giydiği kostümle kendisini ifade etmeye çalışırken, kimimiz taktığı maskeyle, kimimiz saç veya sakal stiliyle, kimimiz makyaj biçimiyle, kimimiz evi, kimimiz arabası…

Kendimizce pek olgun olabiliriz, ama ne yazık hiçbirimiz bundan istisna değiliz ve buna keçi sakallarıyla aramıza katılma nezaketi gösteren bilgelerimiz de dahildir.

Elimizde görece bir normalite değeri insanları kopardıkları çığlıkların şekillerine göre tasnif ediyoruz.

Oysa tüm bu çığlıklar duyulup görülmek, bizden istediğini almak üzerinedir ki; hepimiz ‘kül yutmaz’ türlerdeniz, ancak kimilerini görmezden gelsek de, gördüklerimiz, görmek istediklerimiz ve bizi görenlerle birlikte hepimiz bu sahtekarca oyunun birer parçasıyız.

Bu oyunda hepimiz kendi hayatımızın baş aktörüyüz, genel oyunda ise birer figüran, çıkardığı oyuna göre bir ağırlık sahibiyiz.

Peki, “özgürlük kendimizi başkalarına ifade etme ihtiyacından kurtulmaktır” diyoruz, iyi de bu nasıl olacak?

Kuşkusuz oyunu bilince çıkarmak, oynanan rolü ifade amaç ve ihtirasından çıkararak dönemsel bir kural şartına indirmek…

Peki, bunu yaparsak ihtiras amacı ve amaçta yaşama şevkimizi öldürmez mi?

Öyle ya, bir şeylere anlam yıkıp onları amaç edindiğimiz için mutlu olmaya bu kadar çok sebep buluyoruz.

Belki öyle, ancak artık kontrolün bizde olduğunu ve mutsuz olacaksak bile bunun bizdeki bir seçiminin nihayeti olduğunu da unutmamalıyız.

İbrahim Yersiz

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here