Hikâyeden Bir Ömür…

0

“Kanal İstanbul”, “geç geçme ödenen otoyol ücretleri”, “geç geçme ödenen köprü ücretleri”, onlarca yıl ödenmek durumunda kalınan “atıl hizmetler(!)”, “gereksiz ve devasa kamu binaları”, “hasta garantili hastaneler”, “sırasız, gereksiz, plansız, hesapsız yapılan hizmetler(!)”…

Örnekleri o kadar çok çoğaltabiliriz ki, her birimiz çevremizde, yaşadığımız şehirlerde, ilçelerde, mahallelerde ve hatta iş yerlerimizde bile benzer “yanlış” gördüğümüz yatırımlar karşısında üzülür, dertleniriz. 

Hani deriz ya; “aile toplumun en küçük birimidir”.

Madem ki aile toplumun en küçük birimi, toplum adına ve toplum için yapıldığı söylenen yatırımlardaki öncelik ve gereklilik durumunu bir ailede yaşananları hayal ederek örneklemek istedim.

*** 

Hikâye bu ya, “3Y” ülkesinin en kalabalık nüfusuna sahip bir şehrinde yaşayan üç çocuklu bir aile varmış.

Bu ailede çalışıp para kazanan ve evin geçimini sağlayan da sadece evin babasıymış.

Ev derken, gecekondu mahallesinde, derme çatma yapılmış bir barınak desek yanlış da olmaz.

Reklam

Bir penceresinin kırık camları maddi olanaksızlıktan dolayı naylon ile kapanmış, soğuk girmesi bile önemli görülmemiş, yeter ki yağmur yaş girmesin!  

Evin annesi olan ev hanımı, ilkokul, ortaokul ve liseye giden üç çocuğun bakımlarını, evin işlerini yürüterek ömrünü geçiriyormuş.

Evleri kira.

Isınmak için odun ve kömür yaktıkları bir sobaları varmış.

Kış gelince sokaklardaki tahta, odun artıklarını toplayarak evin ekonomisine de katkı sunan evin annesi ve üç çocuğu, zaman zaman da devletin kendileri gibi imkansızlıklarla yaşam mücadelesi veren insanlarına dağıttığı kömüre de muhtaç kalıyormuş.

İmkansızlıklardan dolayı çamaşır makinası olmadığından, evin annesi, üç çocuk ve karı koca olarak ailenin beş nüfusunun tüm çamaşırlarının yıkamasını da elleriyle yapıyormuş.

Eee doğal olarak bulaşık makinası da olmadığından bulaşıkları da elle yıkamak durumundaymış.

Evin babası bin bir zorlukla bulduğu işinde çalışıp, evin tüm ihtiyaçlarını karşılamaya çalışsa da, özellikle de çocuklarının malumunuz birçok ihtiyacını karşılayamıyormuş.

Reklam

Yırtık ayakkabılarıyla günü geçiren en şanslı çocuk da, liseye giden en büyük çocukmuş. 

Çünkü ayakkabının ilki ona, küçülenler kardeşlerine…

Keza kıyafetlerde de aynı sıralama..

Okul ihtiyaçları, eh işte, “olduğu kadar, olmadığı kader”…

Çocuklar, gelecek vadeden, okumayı seven, imkân bulsalar çok başarılı olup da iyi bir geçim sağlayabilecek kapasitede çocuklar.  

Yeter ki yoksulluk eğitimlerine engel olmasın..!

Bir gün evin babasının canına tak ediyor.

Çevresinde gördüğü imkanları sorgulamaya başlıyor.

Mesela, ailesinden maddi destek alan, büyüklerinden miras kalan bir iş arkadaşının aldığı bir arabaya gönlü kayıyor.

Hesap yapıyor, topluyor çıkarıyor ama nafile. 

Parayı denk getirmesi mümkün değil.

Bir gün şansı(!) yüzüne gülüyor ve arabasına imrendiği arkadaşı; “sana bir kıyak yapayım, bana her ay maaşının bir kısmını taksit taksit ödeyerek bu arabayı satayım. Gel beş yıl, altmış ayda şu kadar parayı öde, araba senin olsun” diyor.

Düşünmek için zaman istiyor tabii.

Eve geliyor. Eşine ve çocuklarına durumu anlatıyor.

Eşi; “ya bey, ellerimin derisi soyuldu çamaşır yıkamaktan, pencerelerde naylon serili cam taktıramadığımız için, çatımız akıyor, ısınacak odun ve devlet vermezse kömürümüz yok! Arabanın sırası değil ki şimdi ” diyor..

Liseye giden çocuk; “babacığım benim derslerim çok iyi, bu yıl üniversiteye girip, kazanıp, okumak, güzel bir meslek sahibi olmak istiyorum. Eğer sen beş yıl bu borcu ödemek durumunda kalırsan, ben nasıl okuyacağım? Bence de araba almak bizim önceliğimiz değil!” 

Ortaokula giden çocuk; “babacığım benim de derslerim çok iyi, bu yıl okul takımında oynamak istiyorum. Eğer izin verirsen bana forma, ayakkabı gibi ekstra kıyafetler lazım. Eğer sen beş yıl bu borcu ödemek durumunda kalırsan, ben nasıl okul takımına gireyim! Bence de araba almak bizim önceliğimiz değil!” 

İlkokula giden çocuk ise; “babacığım ben bilmem. Abim ve ablam bilir. Ben de arabamız olsun isterim ama, okula da gitmek, abim gibi okul takımında oynamak, ablam gibi üniversiteye gitmek istiyorum.” 

Zaten çok az maaşla geçim derdinde ve beş nüfusa bakmak zorunda olan, çocuklarının geleceklerini hazırlamak, onların hem okul hayatlarına, hem sosyal hayatlarına, hem de hayat başarılarına etki etmesi gereken evin babası karar vermekte zorlanır tabii…

Ve bir karar vermek zorunda kalır.

Ya hayallerini ertelemek, unutmak durumundadır.

Ya da eşini, çocuklarını, geleceklerini düşünmeden yanlış bir karar verecek, beş yıl, altmış ay ödemek suretiyle, her yıl da alacağı arabanın masraflarını da yüklenmek zorunda kalarak araba sahibi olacaktır.

İhtiyaçlar ve istekler…

Hayaller ve gerçekler…

Yatırımlar…

Hizmetler(!)…

İsraflar…

**

“En büyük israf, ömrün boş yere harcanmasıdır. Çünkü bir saatlik ömür, yüz bin dinarla geri çevrilemez” Hz. Mevlana

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here