‘Hutbe’nin Mahiyeti ve Tarihçesi

0

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resulüne salat, selam olsun.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan, 30 Ağustos 2019 Cuma günü okunan ”Vatan bize emanettir” konulu hutbede Atatürk’ün ismi geçmediği için yapılan polemikler vesilesi ile hutbenin mahiyeti ve tarihçesi hakkında yazalım istedik.

Hutbe, Arapça “h-t-b“ َ kökünden isimdir ve yaygın anlamıyla hatibin minberde yaptığı konuşmaya denir. Bir topluluk karşısında yapılan etkileyici konuşma anlamına da gelen hutbe, dinî literatürde başta cuma ve bayram namazları olmak üzere belirli ibadetlerin ifası esnasında icra edilen, genelde vaaz ve nasihati içeren konuşmayı ifade eder. 

Hutbe kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de geçmemekle birlikte hem sözlük hem terim anlamıyla birçok hadiste yer almış, Hz. Peygamber’in hutbelerinden, Veda Hutbesi gibi çeşitli örnekler zamanımıza ulaşmıştır. Geçmişte ve günümüzde böylesine bir fonksiyonu haiz olan hitabetin içerisinde dini hitabet, dini hitabetin içerisinde de hutbe büyük öneme sahiptir.

Hz. Peygamber, ilk cuma namazını hicret esnasında Medine’ye yaklaşık bir saatlik mesafede bulunan Rânûnâ vadisinde kıldırmıştır. Doğal olarak ilk hutbeyi de burada irad etmiştir. Bu andan itibaren cuma namazı ve hutbe, Müslümanların haftalık toplanma ve görüşme vakti ve vesilesi hâline gelmiştir.

Hulefâ-i Râşidin döneminden itibaren hilafet merkezinde hutbe bizzat halife tarafından irad edilmiş, namazı da o kıldırmıştır. Vilâyetlerde ise bu görevi halifenin atadığı valiler yerine getirmiştir. 

Ancak Abbasiler döneminde İslam topraklarının genişlemesi ve resmi meşguliyetlerin artması, halifelerin cuma namazını bizzat kıldırma geleneğini terk etmelerine neden olmuştur. Bundan sonra hutbe ve namaz için görevliler tayin edilmeye başlamıştır.

Peygamberimizden sonra göreve başlayan halife ve valiler, idarede takip edecekleri politikayı çoğunlukla hutbe yoluyla halka bizzat duyurmuşlardır. Örneğin Hz. Ebu Bekir, hilafetiyle ilgili ilk düşüncelerini ve takip edeceği temel ilkeleri (hükümet proğramını) hutbede açıklamıştır. Bunu diğer üç halife de takip etmiştir. 

Hutbede halifenin isminin anılması ise daha Hulefâ-i Râşidin döneminde başlamıştır. Kaynakların bildirdiğine göre halife adına ilk hutbe okuyan kişi Hz. Ali’nin Basra valisi Abdullah b. Abbas’tır. Hz. Ali ile Muaviye arasında ortaya çıkan anlaşmazlık sırasında Hz. Ali’nin adının hutbede okunması, onun hilafetinin bir alameti sayılmış, halkın da sükut ederek dinlemesi kendisine biat olarak kabul edilmiştir.

Bir hükümdarın meşruiyet kazanması, onun saltanatının halife tarafından tasdik edilmesine bağlı olduğundan hükümdarlar ülkelerinde halife adına hutbe okutmuşlardır. Hutbede halifenin ismiyle birlikte “halife” sıfatını da söyleme âdetinin Abbasî Halifesi Emin döneminde başlatıldığı kaydedilmektedir.

Abbâsî hilâfetine son veren Moğollar’ın İslâmiyet’i kabul etmeleri hutbe konusunda yeni bir uygulama getirdi. Mısır’daki Abbâsî hilâfetini tanımayan Moğollar, kendi yönetimlerinin meşruiyetine bir temel olarak Sünnî çevrelerde Hulefâ-yi Râşidîn’in adlarını, Şiî çevrelerde ise on iki imamın adlarını hutbede okuttular. 

Memlük hükümdarları, herhangi bir siyasî gücü bulunmayan Mısır Abbâsî halifelerinin adını hutbede kendi adlarıyla birlikte okutuyorlardı. 

Hindistan’da Bâbürlüler Hulefâ-yi Râşidîn’in yanında kendi hükümdarlarının adlarını anarken Âdilşâhîler ve Kutubşâhîler gibi Şiî hânedanları on iki imam ve kendi hükümdarları adına hutbe okuttular. 

Bağımsız Anadolu beyliklerinde hutbe, bey adına okunmuştur. Osmanlı Devleti’ne bakıldığında ise ilk defa Dursun Fakih’in hutbede Osman Bey’in adını andığı görülür. Zira Osmanlılarda ilk hutbe, daha henüz Selçuklu Devleti’ne bağlı oldukları sırada Osman Bey tarafından Karacahisar’ın fethi ve kilisenin camiye çevrilmesi üzerine Dursun Fakih tarafından okunmuştur. Bu başlangıç, devletin son bulduğu tarihe kadar başta bulunan bey/sultan adına hutbe okunması şeklinde devam etmiştir. 

Yavuz Sultan Selim döneminde hilafetin Osmanlı’ya geçmesinden itibaren, devletin güçlü olduğu dönemlerde çok uzak bölgelerde bile himaye edilmek isteyen Müslüman devletlerde hutbede Osmanlı sultanının adı zikredilmiştir. Açe, Cava, Seylan, Sumatra gibi devletler bunlardan bazılarıdır. Hatta bu uygulama Osmanlı Devleti’nden sonra da uzun yıllar II. Abdülhamid adına hutbe okunması şeklinde devam etmiştir.

1876 anayasasının 7. maddesinde padişah adına hutbe okunması onun hâkimiyet hakları arasında sayılmıştır. Ancak son halife Abdülmecid’in sürgün edilmesinin ardından, Hulefa-i Raşidin’in adları anıldıktan sonra, Cumhuriyet hükümeti ve İslâm milleti adına dua edilmeye başlanmıştır.

Sonuçta, Cumhuriyet Türkiye’sinde laiklik ilkesinden ötürü, hutbelerde cumhurbaşkanlarının adı anılmasa da veya onlar adına hutbe okunması uygulanmasa da; geçmişte yaşamış veya halen yaşayan cumhurbaşkanı adının hutbede okunması yada isminin anılmasının hutbe tarihinde kaynağı vardır ve dinen de hiçbir sakıncası yoktur.

Esasen hutbe halk açısından, ibadet anlayışı içinde; dini nasihat, siyasi yönü de olan sosyal ve kültürel öğüttür.

Devlet ve yönetenler açısından da, Resmî Gazete mesabesinde halka yönelik bir tebligattır.

Vesselam.

Kaynak:

T.D.V, İslam Ansiklopedisi, hutbe maddesi

D.İ.B, Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Hutbenin Tarihçesi.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here