Hüzün çiğleri

0

Hüzün elde edemediğimiz metafizik kaynaklı iklimdir.

Yüreği kaplayan buğu ve gözlere yağmur damlaları hazırlayan uhrevi atmosferdir.

‘Çok gülmek kalbi öldürür’ kutsi sözünün mana oyalı, ebet nakışlı derin çizgileridir.

Çehreyi cennet yansıması bir mana buğusuyla ören bu hal asla laubalilik cehenneminin, kahkaha gayyasının izlerini taşımaz.

Hüzün, korku ve kaygıdan farklı olarak daha uzun, daha derin hissettiğimiz muhteşem bir duygudur. En içten türküler, en keskin şiirler söyletir. Hayata daha anlamlı bakmayı öğretir. Kendinden önce başkasını düşünenlerin yüzüne baksanız hüzün görürsünüz.

‘(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır’ sözünü asla yanlış anlamamak gerekir. Zira sadaka karşıdakinin yüzünü tebessüme getirmek için, onu yoksulluğun ve çaresizliğin engellerinden çekip çıkarmaktır. Yoksa kahkaha dehlizlerinde kaybolmak, hüzünden kaçıp gafletin çirkefliğinde yokluğa karışmak değildir.

İnsan evladının ne kadar da kolay bahaneleri var. Kendi çıkmaz sokaklarını açmaya çalışırken, kendi girdaplarından kurtulmanın acılı feryadını koparıyor. Nasıl da suçu başkalarının üzerine prova etmeye kalkıyor. Nasıl da boşluğunu başkalarının göz bebeğinde arama yanılgısına düşer. Hasta olduğu halde tabip tavırları takınır.

İnsanın bu ‘laubalilik sahte baharından’ kurtulması için hüzün yağmuru gerekir. Hani zamansız çıkan güneş birtakım meyve ağaçlarını aldatıvermesi gibi… Her dal bahar çiçeğiyle tebessüm ederken birden yağmur, kar, kış ve fırtına geriye döner. Dalların tebessüm eden yıldızlarını döker. Ağacın bütün noktalarını kuşatmış yeşil gökleri hatırlatan bahar elbisesini beklenmedik şokla soldurur.

Hüzün metafizik bir cemredir. O iç ılıklığını kendi iç dünyasında mayaladıktan ve kendiyle barışık hale geldikten sonra yürekten filizlenen bir sevda dalıdır. Bahar mayalayan ve sevgi damıtan bir sevda dalıdır.

Hüzün bir çiğ damlasıdır. Gecenin metafizik sancısını hatırlatan; göz ve gönüllerde yavaş yavaş oluşan bir nemdir.

Mutlu olmak ve yaşamı huzurla devam ettirmek hüzün atmosferinden kaçmakla elde edilmez. Zira huzurun krokisi ve planı tefekkürün aydınlık tayfları altında yapılabileceğinden mutedil bir iklim gerekir. Saadet sarayının temelini atmaya sağlam bir zemin gerekir.

Hüzün bir hicran sisidir. O dayanılmaz ayrılık zincirlerine vurulmuş aşkın ve sevdanın simetriği olan bir bakış, bir çizgi, bir buğu ve gözyaşı halidir.

Geleceği bengisuyu taşıyan ve özünde cennet kevserleri barındıran bu hal, asla ruhu dumura uğratan çakırkeyflik ve sarhoşluk zakkumuyla karıştırılmamalıdır.

Ah hiçbir dem gülmekten kendini alamayan ve bu rotasızlıkla kahkahanın kahir kayalıklarında samimiyet gemisini pareleyen gönlüm! Sen ne zaman uslanacaksın? Sen ne zaman hüzün bulutlarıyla donanmış ve onun çisil çisil yağacak metafizik yağmuruyla abıhayat verilmiş verimli beldelere demir atacaksın?

Hangi güne dek dudağında sahte gülücükler içinde yürek yakan ağlamalarla bu çöllerde başıboş dolaşmaktan vazgeçeceksin?

Artık gel, gel de şu cennet diyarına bir yolculuk et. Kendini sahte güzeller peşinde harap ettiğin yeter. Onlara tebessümler yağdırırken yüzünde beliren kırışıklıkları kurtuluş vesilesi sayılan hüzün çizgilerine tabdil et.

Buyrulmuş: ‘Ölmeden önce ölünüz!’ Şimdi söyle ey okuyucu; ölenin yaşayandan farkı nedir, yani ölenin neyi yoktur?

Söyleyeyim; dünyevi… Yani arzuları, beklentileri, sevinç ve mutlulukları, hüzün ve kederleri…

Ey nefsim, ölmeye hazır mıyız?

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here