İbni Sina’nın ölümüne neden olan hastalığın devası, yine İbni Sina’nın kitabında mı: Zerdeçal- Kolit ilişkisi

0

İddia odur ki, kendisini vezirliğe taşıyan yolu açan bir hastalık, İbni Sina’nın ölümüne de sebep olmuştur.

Zamanın Büveyhi hükümdarı, kolit hastalığına yakalanmıştır. Aynı Binbir gece masallarındaki gibi saray doktorları hastalığa çare bulamayınca çevre illere haber göndermişler.

Kolit hastalığını tedavi etmede kendisine güvenen İbni Sina, hazırladığı bitkisel karışımlar ile hükümdarı iyileştirmiş ve zaman içinde hükümdar ile gelişen dostluğu sayesinde yolu vezirliğe kadar uzanmıştır.

Tıp ve felsefeye iyi gözle bakılmayan diyarlarda kalmaması ile ünlü bu büyük hekimin görece uzun hayatı, vezirlik makamı ile bir kaledeki zindan arasında gidip gelmiştir.

1956 yılı Özbekistan yapımı, İbni Sina’nın hayatını konu alan filmdeki bir sahne, günümüzü özetlemesi konusunda da güzel ipuçları vermektedir. İzlerken insanlık bu kadar gelişirken, aslında pek de değişmemiş demeden edemedim doğrusu.

On asır öncesi Buhara’da geçen hikâyede, şehri bir hastalık kaplamaya başlamıştır. O şehirdeki başka bir hekimi ziyaret eden İbni Sina, bu hastalığın bulaşıcı olduğunu, insanların ellerini sıklıkla özellikle de sirke ile yıkaması gerektiğini tavsiye etmektedir.

İnsandan insana bulaşın azalması için de toplu bir araya gelişleri azaltmak gerektiği, bu nedenle de ibadetlerin bir arada yapılmaması için mescitlerin, camilerin bir süreliğine kapatılmasını salık vermektedir. İşte bu son önerisinin tellaklar aracılığı ile halka ulaşması sonrasında İbni Sina ilk düşmanlarını kazanmaya başlayacaktır…

1700’lü yıllara kadar, Avrupa’daki tıp fakültelerinde başvuru kitabı olarak okutulan Tıbbın Kanunu, tam beş cilt olarak kaleme alınmış ve İbni Sina’yı, “Tıbbın İncili’nin yazarı” olarak tüm dünyaya tanıtmıştır.

İbn Sina’nın kitabı

İbni Sina’nın yazmış olduğu kitaplarda, Yunan tabibi Hipokrat ve Galen’den, kendisinden önce aynı diyarlarda hekimlik yapan Farabi’den etkilendiği, onların eserlerinden faydalandığı bilinmektedir. Ancak, kendi gözlem ve bilgilerini de ekleyerek ortaya çıkardığı eser tam bir şaheser niteliğindedir ve ilk yazımı ve ilk çevirileri bile koleksiyonlarda- müzelerde korunmaya devam etmektedir. Bu satırları okurken, hiçbir medeniyetin tek başına, başka bir medeniyet ile etkileşime girmeden, ondan destek almadan, sonsuza kadar yaşayamayacağının ipuçlarını görüyorsunuzdur umarım…

Onuncu yüzyılda kaleme alınmış Tıbbın Kanunu kitabında, İbni Sina tam 800 ilaçtan ve 650 reçeteden bahsetmektedir. O dönemde kolit denilen hastalığın yaygın olduğu bilinmektedir.

Kolit, bir bağırsak iltihaplanması durumudur. Yani, vücudu korumak gibi elzem bir görevi olan bağışıklık sistemi, kendi vücudunda olduğu için saldırmaması gereken barsaklara karşı bir savaş başlatır. Sanki organ nakli yapılmış da, vücuttaki bağırsaklar başka birisine aitmiş gibi saldırır bağışıklık sistemi. Sonuçta da, tabii ki büyük bir bağırsak hasarı ve ölüme kadar götüren sorunlar zinciri ortaya çıkar.

Bu savaş bazen şiddetlenir, bazen de durağanlaşır; kiminde şiddetli seyreder, kiminde sakindir. Bazılarında bağırsağın sadece küçük bir kısmını tutar, bazılarında ise nerdeyse normal barsak kalmazcasına bir hasar ortaya çıkar. Kısa süreli bir şikayet atağından sonra yıllar boyu normal bir hayat yaşayan da vardır, ilk günden itibaren ameliyat üstüne ameliyat olan, hayatını hastane koridorlarında geçiren, hatta ağızdan beslenemediği için damardan besin takviyesi alan da vardır. İşte böyle bir hastalığı tedavi ettiği için, İbni Sina kendisine vezirlik kapısını açacak bir arkadaşlığa adım atmıştır zamanında. Hükümdarlığın zengin kütüphanesi ardına kadar kendisinin hizmetine sunulmuştur.

İnsan sormadan edemiyor; acaba İbni Sina’nın tedavisi başarılı olduğu için mi hükümdar iyileşti, yoksa zaten hastalık kendisini sınırlandırmaya başlamıştı da, zamanlama mı İbni Sina açısından denk gelmişti.

Günümüzde gayet iyi biliyoruz ki, ilk ataktan sonra hastaların dörtte birine yakın bir kısmında bir daha hastalık tekrar etmemektedir. Elbette ki bu bir kaderdir. Anadolu topraklarının kadim anlayışına göre, hekimler zaten şifa için sadece vesile olurlar, köprüdürler sadece. İyi olacak hastanın ayağına doktor öyle veya böyle zaten gelecektir! Günümüzün egoları bunu kabul etmekte zorlanır, ama olsun, buraya biz not düşelim…

Tıbbın Kanunu kitabında özellikle iltihap ile seyreden durumlar için özel bitkisel reçeteler hazırlamıştır İbni Sina.

Zerdeçal içinde yer alan curcumin bunlardan birisidir.

Öyle ki, ülseratif kolit adı verilen kolit hastalığının bir alt türünde, curcumin akut aşamayı atlatmış durumlarda hastalığı kontrol altında tutma konusunda plasebodan daha başarılı bulunmuştur. Ama aktif şiddetli hastalığı kontrol altına alabilir mi, orası tartışmalı bir durum. Yani, kanıta dayalı tıp uygulaması için yeterli veri yok elimizde. Unutmayalım ki bilimsel teorinin bir diğer kuralı da, kanıtın olmaması, yokluğun kanıtı değildir!

Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da, kolit denilen hastalığın alt tipleridir. Onuncu asırdaki bilgi birikimi gereği kolit, bağırsaklarda iltihap ile seyreden tüm hastalıklara verilen genel bir isimdir. Oysa günümüzde mikrobik etmenlere bağlı kolit de vardır ki tedavisi kısa süreli antibiyotiktir. Belki de kolit hastalığı kontrol altına alınan hükümdarın hastalığı mikrobik idi ve sarımsak içeren bir kür ile hükümdar iyileştirildi!  Sadece hastayı değerlendirerek sebebin tamamen mikrobik mi olduğunu anlamak çok zordur. Sadece, eğer aynı ailede, mahallede, aynı anda birden çok benzer kolit vakası çıkarsa, sebep mikrobik diye düşünerek uygun tedaviye yönelmek mümkündür. Gözle görülmeyen etkenlere- mikroplara- bağlı bulaşıcı hastalık olduğu kavramının, hatta karantina uygulamasının, İbni Sina’nın sözlüğünde olduğunu belirterek devam edelim…

Uzun lafın kısası, hayat yolculuğunda o kadar cahil insanın hücumuna uğrayan, siyasi entrikalarla karşı karşıya kalmış İbni Sina’nın hayatı, daha öncesinde belki de onlarca hastasını tedavi ettiği bir hastalık ile son bulmuştur.

İnternetteki kaynaklardan birisinde, ilk tedavi başarısız olunca tedaviye devam etmeyi reddettiğinden bahseder o dehanın.

Acaba, kolit tanıları arasındaki farktan haberdar mıydı İbni Sina? 

Tedaviye ilk aşamada yanıt vermeyen kolit formunun kendisinde olduğunu anladığı ve tedaviye devam etmenin anlamsız olduğunu mu biliyor muydu?

Yoksa düşüncelerini ileride bir bir kendi dünyasına dahil edecek olmasına rağmen o düşüncelerin ilk sahibini dinden çıkmakla suçlayacak bir başka dehanın yaklaştığını mı hissetti?

Sahi, tedaviyi reddetmek de ne demek?

Belki ileride o konunun üstünde biraz kalem oynatırız.

Şimdilik esen kalın…

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here