İbrahim Efendi ile Win

3

Komşum Leman, İbrahim Bey diye birini anlatıyordu.  Bir zamanlar adanın en zenginlerinden biri olduğunu, hatta kendilerine para lazım olduğunda eşiyle birlikte ona gidip borç para aldıklarını söylediğinde, söz konusu kişiyi tanımadığımı söyledim. Leman’ın yüz ifadesi şaşkınlığını belli ediyordu. “Ama nasıl olur! Her gün kapının önünden geçerek Ali beyin köpeğini gezdiren yaşlı adam!”

Böyle birini hiç görmediğimi söyledim. Nasıl görebilirdim ki? Her gün sabahın sekizinde evden çıkıp akşam saatlerinde ancak eve gelebiliyordum.

Pazar günü öğleden sonra köpeğimi alıp gezdirmek için evden çıkmıştım. Parka doğru giden yola vardığımda bir adamın yanında Yorkshire Terrier cinsi bir köpekle önümüzde yürüdüğünü gördüğümde, Leman’ın anlattığı kişi olduğunu tahmin ettim. Aynı hizaya geldiğimizde adamın babacan bakışlarını görünce karşılıklı selamlaştık. Adının İbrahim olduğunu söylediğinde şaşırmamıştım. Bu esmer, uzun boylu, iri yapılı, orta yaşın biraz üstündeki adam; uzun süredir makas görmemiş dağınık ve uzamış kır saçlarıyla adeta Robinson Crouse’nun adalı arkadaşı Cuma’ydı. Kısalmış pantolon paçalarından çıplak ayak bilekleri görünüyordu.

Sanki çamaşır makinasından alelacele çıkarılıp adamcağızın üstünde kurumaya bırakılmış buruşuk ceketiyle, hayatla hesabını henüz kapatmamış mücadeleci bir insan profili çizen vücut dili, büyük bir çelişki yaratıyordu.

Köpekleri çok sevdiğini, eğer müsaadem olursa benim köpeğimi de birlikte gezdirebileceğini söyledi. Memnun olacağımı, çünkü, ben onu ne kadar dışarı çıkarsam da gezmeye hiç doymadığını söyledim.

“Bu cins köpekler evde sıkılırlar” diye açıklamada bulundu, bugün görmüş adam.

Parka kadar köpeklerimizle yürüdük. Yol boyunca hikayesini anlattı. Yedi yaşında yetim kaldığını, yollarda yattığını, İngiliz askeri üslerinde bulaşık yıkayıp, askerlerin botlarını boyadığını, sonradan çok zengin olduğunu söyledi.

Parayı nasıl kazandığını sorduğumda; askeri üsse bütün gerekli malzeme ve malların İngiltere’den getirtildiğini belirterek, çok istekli bir ifadeyle anlatmaya başladı.

“Bizim insanlarımız İngiliz mallarına çok düşkündü. Gelen mallar çok kaliteliydi. Harçlığımla ufak, ufak dışardan sipariş verilen malları alıp satardım. Zamanla verilen siparişler çoğaldı oldukça fazla para kazanmaya başladım.”

Birden Leman’ın anlattığı ve beni çok etkileyen soruyu hiç düşünmeden pat diye sormuştum. Bu zenginliği kaybetmeye nasıl dayanabildiniz.? İbrahim bey, hiç istifini bozmadan cevapladı sorumu. “Parayı bu kadar zorlukla ben kazandım ve ben kaybettim. İnsanın yaşaması için bir tabak yemek lazım. O bir tabak yemeği çok lüks bir lokantada da, evinde de yiyebilir insan. Fark eden bir şey yok. Kaldı ki, arkadaşlar beni restoranlara yemeğe davet ederler. Bir tek endişem var; iki oğlum İngiltere’de yaşıyor, onların okullarından mezun olup, iş sahibi olmalarını istiyorum. Başka bir şey de umurumda değil.”

Yaşadığım sürece İbrahim beyin, yaşam deneyimlerinden damıtılmış değerli bilgileri hep hatırlarım.

Bir süre sonra İbrahim beyi bitişik binadaki komşum Win’in evinde gördüm. Mutfak pencerelerimiz karşılıklı birbirine bakıyordu.

Win, doksan yaşlarında İngiliz, vatandaşı bir kadındı. Emekli olduktan sonra birçok İngiliz Kıbrıs’a yerleşirdi. Kendi ülkeleri soğuk ve yağışlı olduğu için sıcak ülkelerde yaşamayı tercih ediyorlardı. Kıbrıs’ı tercih etmelerinin bir nedeni de eski İngiliz sömürgesi oluşuydu. Trafiği diğer İngiliz sömürgelerinde olduğu gibi, soldan akardı. Bu da onlara araç kullanırken rahatlık sağlıyordu. Diğer nedenlerden biri de küçük bir ülke oluşu ve uluslararası camiada henüz tanınmadığı için ev fiyatlarının kendi ülkelerine göre çok ucuz oluşuydu.

Win, bembeyaz dalgalı saçları, masmavi boncuk gibi gözleriyle, kısa boyunu saymazsak tipik bir İngiliz’di.  Emekli olur olmaz Kıbrıs’a gelip genellikle kendi vatandaşlarının oturmayı tercih ettiği Beşparmak dağlarına sırtını dayamış zirveden denizi seyreden, Karmi’de ev almış, daha da yaşlanınca, Girne’de bu şirin, denize sıfır apartman dairesini satın almıştı. Bu değişikliğin nedeni, yaşından dolayı düz ayak bir evi tercih etmesiydi. Artık çok yaşlıydı, yaşamını bu şekilde sürdürmeyi tercih etmişti. İngilizler, gençken daha ucuz olduğu için çatı katlarını, evlenip çoluk çocuğa karışınca orta katlarda, emekli olunca da giriş katlarında oturmayı tercih ediyorlardı. Bu tercihleri İngilizlerin, insan yaşamındaki evrelere uygun bir yaşam sürdürdüklerini gösteriyordu.

Win’i çok sevmiştim. Çok tatlı bir babaanneydi. İki oğlu vardı. Büyük oğlu profesördü. Emekli olduktan sonra İsviçre’de bir üniversitede ders veriyor, tatillerde çocuklarını da yanına alıp annesini görmeye geliyordu. Küçük oğlu ise emekli olduktan sonra bir yat almış limana demirlemişti. Eşiyle beraber sık, sık annesini görmeye gelirlerdi.  İbrahim bey, bütün gün Win’in evinde sabahları kahvaltı hazırlar, birlikte kahvaltı yaparlardı. Evin temizliğini ve alışverişini de yapardı. Hafta sonları, Win bir bebek arabasına doldurduğu kitapları minik adımlarla ana cadde üzerindeki Girne Kaza Mahkemesi’nin arka bahçesinde bulunan, İngiliz kütüphanesine götürüp, okuduğu kitapları bırakır, yeni kitaplar seçer, aynı güzergahtan da evine dönerdi. Balkonunda küçük plastik bir masa ve sandalyesi vardı. Bütün gün bu plastik sandalyesinde oturup kitap okurdu. Bu yaşında boşa zaman geçirmeyip, kendi kendine yetmesini gıptayla izlerdim.

Bizim yaşlılarımız çocuklarını evlendirdikten sonra hep dert yanarlardı. Çocuklarının onları arayıp sormadıklarını, can sıkıntısıyla ne yapacaklarını bilemez bir halde sürekli yaşamlarından şikayetçi olurlardı.

Bir gün; önce mutfakta, sonra da balkonda saçları sarıya boyanmış, fönlü, kısaya yakın, balık etinde ve son derece bakımlı bir kadın görmüş, kim olduğunu merak etmiştim. Win’in arada bir arkadaşları onu ziyarete gelirlerdi. Çoğunu artık tanıyordum. İbrahim beye gördüğüm hanımı tarif ettim. Adam benim eşim demez mi! Az kalsın şaşkınlığımdan küçük dilimi yutacaktım.

İbrahim bey, yüzümdeki ifadeyi fark ederek eşinin bakımlı olmasını istediği için onu sık, sık kuaföre gönderdiğini söylemişti.

Çıkan sonuç şuydu: Çocuklarına ve eşine elinden geldiğince daha iyi bir hayat yaşatabilmek için kendini feda eden, var gücüyle çalışan fedakar bir insandı, İbrahim Bey.

Win’in büyük oğlu gelmişti. Her zamanki gibi çocuklarını da birlikte getirmişti. Çocukları, çok sevimli, sarışın, mavi gözlü, ilkbaharda yeşermiş söğüt ağacının narin dallarına benziyorlardı. Yaşıtlarına göre uzun boyluydular. Oğlu, annesini İngiltere’de yaşlı bakım evine götürmek üzere geldiğini açıkladığında Win de yanımızda sessizce oturuyordu. Yanaklarımdan sessizce yaşlar süzülüyordu. Ayrılık vakti gelmişti. Gurbette edindiğim manevi babaannemle ayrılık acısı içimi yakmıştı. Kendimi biraz toparlayıp Win’e baktığımda sessizce verilen karara boyun eğdiği her halinden belli oluyordu. Win, doksan üç yaşına gelmişti. Artık bir bakım evinde yaşamına devam edecekti.

Onunla geçirdiğimiz güzel anlar gözümün önünde canlandı. Çay demlediğimde mavi seramik kupayla ona çay ikram ederdim. Yemek pişirdiğimde ona mutlaka bir tabak götürürdüm.

Yılbaşlarında çikolata, şarap, renkli ve kokulu mumlar, el örgüsü patik ve kuruyemiş dolu bir sepet götürürdüm. Mavi gözleri ışıl ışıl parlayarak teşekkür ederdi. İnsanın mutlu olması için, hangi milliyetten olursa olsun, minik jestler yeterliydi.

Win’i ülkesine uğurladık. Mutfak penceresinde ve balkonda Win’i görememek içimde derin bir acı ve boşluk yaratmıştı. Sevgiyle bağlandığımız insanlardan ayrılırken bıraktıkları boşluğun asla doldurulamayacağını zamanla anlayacaktım.

Kısa bir süre sonra Win’in ölüm haberini gazetede görünce sarsıldım. İlanı büyük oğlu vermişti. Annesinin küllerinin Girne mezarlığına defnedileceğini ve dostlarıyla birlikte onu anmak için düzenleyeceği veda partisinde buluşacakları yeri ve saati bildiriyordu.

Win’in Kıbrıs’a gömülmeyi istemesi, onun ülkesinden çok burayı sevdiğini gösteriyordu. Benim gibi o da burayı çok sevmişti.

Girne asri mezarlığının duvarları, Girne kalesinde olduğu gibi, Kıbrıs’a özgü sarı taşlarla örülmüştü.

Denizde oluşan ve zamanla suların çekilmesiyle ortaya çıkan bu kayalardan kesilen taşlar, Kıbrıs mimarisinin karakteristik bir özelliğiydi. Katedrallerde bu taşlar ince bir işçilikle oya gibi işlenmiş, günümüze kadar gelmeyi başarmış birer sanat şaheserleriydi.

Evler, han ve hamamlar Akdeniz ikliminin yapısına özgü sarı renkli taşlarla örülmüştü.

Mezarlığın etrafını çepeçevre koruyan duvar, denizin oluşturduğu nemle zamanla rengini kaybetmiş ve kararmaya yüz tutmuştu.

Çiçekçiden bir buket kırmızı karanfil aldım.

Kıbrıs’ta hemen, hemen her evin balkonunda veya bahçesinde teneke kutu veya saksılarda birçok rengi yetiştirilen, Asya’dan, Akdeniz’e kadar ulaşan, efsanevi bir çiçekti bu.

Burada, karanfili ilk kokladığımda evlerimizde baharat olarak kullandığımız karanfilin yoğun ve baygın kokusunu duyumsayınca çok şaşırmıştım.

Çünkü; ülkemizde, karanfiller ve çiçekler, seralarda yetiştirildiğinden, suni olan her şeyde olduğu gibi, onları farklı kılan özelliklerini yitirip, asla kokmazlardı.

Mezarlığın giriş kapısı da taşlarla örülmüş, taç kısmı kilit taşıyla, kavis verilerek örülmüştü.

Çift kanatlı demir kapıyı iterek, taşla döşenmiş yoldan sağlı sollu mezar taşlarını inceleyerek ilerledim. Mezar taşları da zamanın ve iklimin yarattığı tahribattan paylarına düşeni almışlardı.  Osmanlı dönemine ait olduğu kûfi, yazılardan belli olan mezar taşı kitabeleri, adadaki Osmanlı izlerine tanıklık eden, canlı birer belgeydi.

İnsanlar, mezar taşlarında bile statülerini sergiliyordu. Kimi mezar taşları mermer, kimi de çok gösterişli yeşil ve siyah granittendi.

Mezarlığı artık yarılamıştım. Sol tarafımda, gördüğüm tabela mezarlıkta İngilizlere ayrılmış bölümü gösteriyordu. Win’in mezarı yeni olduğu için daha arkalarda olmalıydı. Mezarlık duvarının tam sonuna geldiğimde duvarın dibinde ancak küçük bir bohçanın kaplayacağı kadar yerde, yeni kazılmış toprağı görünce, üstündeki tahta tabelada, Win’in adının yazılı olduğunu fark ettiğimde acıdan içim burkulup kalp atışlarım hızlandı…

Usulca yanına çömeldim. Ülkesini ardında bırakıp çok sevdiğine inandığım Girne toprağına, tıpkı güneşin sıcaklığından korunmak isteyen bir kedi gibi duvarın dibine kıvrılıp sığınmıştı adeta… Karanfilleri bırakıp içimde tarif edilemez bir hüzünle, o anda, yerçekiminden kopmuş, uzay boşluğunda belirsiz adımlarla yürür gibi oradan ayrılmıştım.

22.05.2021

Önceki İçerikÇocuklar
Sonraki İçerikPolis şiddetinin sebebiyle IŞİD’çinin anlattıkları arasında bir bağ var mı
Diyarbakır - Lice doğumlu İlkokulu Kayseri'de okuduktan sonra, ortaokul ve liseyi Diyarbakır'da bitirdi. Yakındoğu Hukuk Fakültesi‘nden mezun olduktan sonra Diyarbakir'a döndü. Hukukçu ve kolleksiyonerdir. Yaklaşık on iki yıl Kıbrıs'ta yaşadı. Kıbrıs'ın tarihini ve mimarisini inceledi. Bu amaçla Kıbrıs'ın müze ve ören yerlerini gezdi. Doğasını çok sevdiği Kıbrıs'ın çok kültürlü yapısından etkilendi. Yüzme ve bisiklet tutkunu olan Vecdet Dikan, fırsat buldukça doğa yürüyüşleri de yapar. Bir kitap ve edebiyat tutkunu olan Vecdet Dikan, Yaşamının tümünü edebi çalışmalarına ayırarak deneme, anı ve öykü türlerinde yazılar yazar.

3 YORUMLAR

  1. Her iki yazıyı da okudum, kullandığın dil oldukça hoş.
    Sanıyorum kendini yalnız hisettiğin zamanlarda yazmışsın. Doğada mevcut, küçük şeylerle, yalnızlığı giderebilmek, mutlu ve huzurlu olmak çok güzel bir şey. Tabiatla barışık olduğun belli.

  2. Yine çok güzel bir yazı duygulanmama sebep oldu, dostluğun, arkadaşlığın vefanın kaybolmaya yüz tuttuğu bir zamanda böyle iliskilerin var olduğunu bilmek insanı sevindiriyor . Bunları bir kitapta toplasanız da internetin olmadığı yerlerde ki insanlarda okuma imkanı bulsa. Sevgi ve saygılarımla

  3. Yazıyı okurken komşum olan hacı teyzemi çokca andım.
    Her insanın hayatlarının bir kesitinde kalbine dokunan insanlar ile tanışması sanırım en büyük zenginliğimiz.
    Yazılarınızın devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
    Sevgiyle kalın..

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here