İkiz kardeş

0

Sevgi ve hoşgörü… Söylemi, yazımı, hissedişi ne kadar hoş iki kelime…

Sevgi; gönülden bağlılık derecesine göre aşk, sevda, karasevda ismini alır.

Hoşgörü ise bıçak kemiğe dayanma derecesinde sevdiğine karşı toleranslı olma ve ona katlanma cehdi ve gayretidir.

Sevmeyi vazife bilmek ve bu uğurda kendilerini de sorumlu bilenler ancak sevgi üveyiklerinin sorumluluğunda olan bir eylemdir.

Pısırık ruhlar, silik yaşayanlar ve nemelazım bezirgânları bu yüce duygudan nasibi asla alamayacak kaçak ve korkak güreşçilerdir.

Seven ve sevdiğinden emin bir insan hoşgörü semalarında takla atarak uçuşan beyaz güvercinler gibidir.

Sevginin çilesi hoşgörüdür. Meyvesiz ağaç değersiz ve hatta odun olduğu gibi cilvesiz sevgi de nahoştur.

Gönlü okyanuslar gibi geniş insanlar vardır. Bereketli bir toprağa benzer kalpleri ve ruhları. İnsanlara her an sevgi ve hoşgörü gıdasını sunarlar.

Sevgi yoksulu insanların sineleri çölleşir, kalpleri çoraklaşır, gönülleri ümitsizleşir ve sözleri kuru toprakları andırır.

Hoşgörü ile sevgiyi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Hoşgörülü insan açık havza gölleri gibi bir gönle sahiptir. Çevresinden ona akan sevgi ve sevda ırmaklarıyla beslenir.

Hoşgörü bir kuşun kanadı ise diğer kanadı da sevgidir. Diğerkâmlık bir tavus kuşu gibi salınırken onu geniş ve görkemli sevgi kanatlarından soyutlamak mümkün mü?

Farkında mısınız, toplumda sık sık duyarız ve hatta “Ne kadar sabırlı insan!” diye ifade ederiz ama “Ne kadar sevgi dolu!” demek aklımıza pek gelmiyor.

Kalpten kalbe yol vardır” sözünün gerçeğini düşünmemek ve bu gizli bağı kullanarak insanların yüreklerini ideal parmaklarıyla akort etmemek biraz safdillik değil mi?

Maddeye gebe insanlığın, bir sürü metafizik hadiselere kafa yoran beşerin bir o kadar da bu can alıcı konuya eğilip insanlar arasındaki kin ve öfke kasırgalarını dindirip, nefret yangınlarına dur deyip bir kardeşlik ortamı oluşturmak, bir hoşgörü iklimi vücuda getirmek için gayret göstermesi gerekmez mi?

Anlamıyorum, nedir ve nereyedir bu çakırkeyif gidiş?

Ölen öldüğüyle, öldüren yüreğinin en derinindeki sızılarla kalıyor şu dünyada. Hepsi de yürek yakıyor.

Kimseye kin duymaya ve kin beslemeye hakkımız yok. Hem bu ‘besleme’ zararı en çok da onu besleyenedir. Çünkü bakımı hep yıpratıcıdır.

Bir işin şu yönü var… Biz vazifemizi yaptık mı? Elden bir şey gelmeyince kötülere kin duyuyoruz?

Sahi, hangi gün gücümüzün son damlasına kadar bir insanın sevgini kazanmak için gayretkeş olduk ki, feryat edelim?

Bu noktada duyarsız ve şuursuz insanları geçtim. Fakat bilinçli, şuurlu ve basiretli insanlara ne demeli? Hangi lisanı hal ve lisanı kal ile insanların gönül kapılarının tokmağına dokunduk da bize olumlu geri dönüş olmadı? Geri dönüş yoksa kendimizi hesaba çekmeliyiz.

Sormaya devam edeyim…

Cehennem misali stres içinde kıvranan bir kalpten geniş bir vaha misali hoşgörü ve tolerans iklimi veya onun tezahürü bir davranış nasıl beklenir? Evet, biz buna suni sebepler buluveririz hemen. İşte geçim derdi; şu bu bizleri sıkıntılı, burnundan kıl aldırmayan öfkeli insanlar haline getirmiş falan filan… Bütün bahanelere; hayır!

Kin ve nefretin sebebi gönlün aşkı ve sevdayı tatmamasıdır. Sevgi usaresiyle beslenmeyen bir gönül kovanı örümcek bağlamaya mecburdur. Akıl, fikir arısı bir başka derde düştüğünden gönül kovanı parçalanmıştır.

Ey insan, gür sesiyle masumlara bahar muştusu ve sonsuz huzur bestesi sunan ulaklar bekliyor… Seven ve sevdiği ufku hoşgörülü davranış ve tavırlarla insanlığa sunan sabır ve sebat duygularıyla beslenmiş polat yürekli ter ü taze sevgi ordular bekliyor… O sevgi ordusundan bir nefer olmak için gayrete geç!

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here